Kerbela, kanayan yara, ibretlerle dolu bir vaha… Her tarafı dehşet saçan bir saha… Ehl-i Beyt esirlerinin ve dostlarının hiç ağzından düşmeyen ve aklından çıkmayan Neyneva…

Unutulmamalıdır ki; onun sorumluları o günkü birkaç kişi ya da birkaç zümre değildir. Onun sorumluları taa Peygamber (s.a.v.) döneminde, Gadir-i Hum bölgesinde Nebevî nidaya kulak verip sonra da duymazlıktan ve aymazlıktan gelen dönemin insanlarıdır!

O gün Nebevî nida şöyle yankılanmıştı: “Rabbimin huzuruna varmam yakındır. Bu, sizinle son görüşmem olabilir! Benden sonra ayrılığa düşüp eski cahiliye dönemi gibi birbirinizin boynunu vurmamanız ve sapkınlığa düşmemeniz için kendilerine sımsıkı sarıldığınız takdirde ebediyete kadar birlik içerisinde sizi tutacak iki emanet bırakıp gidiyorum size. Biri Allah’ın kitabı (Kur’an-ı Kerim) diğeri de soyumdan olan Ehl-i Beyt’imdir. Bunlar Kevser Havuzunun başında Bana gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar!”

Orada bulunan yüz binin üzerinde sahabi bunu hep beraber duydular fakat aradan yetmiş gün geçip Resûlullah (s.a.v.) vefat edince o sözleri unuttular! Resûlullah’ı dinlemeyerek, kendi nefislerine uymayı, Kitap ve Ehl-i Beyt’e tercih ettiler!

Onlardan sonraki sorumlular da kendisinden başka imam ve önder tanımadıklarını, yoluna baş koyduklarını ve her hususta kendisine yar ve yardımcı olacaklarını bildiren Kûfeliler oldular. Gönderdikleri elçilerle ve yazdıkları mektuplarla İmam Hüseyin’i (a.s.) Kûfe’ye davet ettiler. Getirttikten sonra da İbn-i Ziyad’a çuvallar dolusu rüşvete satılıp O’nu yalnız bıraktılar!

Kûfelilerden sonraki sorumlular ise mevki ve makam hırsının gözlerini bürüdüğü ünlü başkomutan Saad bin Vakkas’ın oğlu Ömer oldu. Bu zavallı adam İmam Hüseyin (a.s.) ile aralarındaki dostluğu (küçükken arkadaşlardı) bir kenara iterek, tüyler ürpertici Kerbela cinayetinin kumandasını üzerine almıştı. İmam ve etrafındaki vicdan ehli insanlar tarafından yapılan nasihatlere rağmen bu görevini bir türlü bırakmamıştı.

Bunlardan sonraki sorumlular da Şimr bin Zilcevşen, Hermele, Sinan ve benzerleri gibi vahşi, bedevi, cahil, kaba ve niteliksiz insanlardı.

Bin dört yüz yıla yakın bir süre önce cereyan eden ve sorumluları kabirlerinde tutuklu bulunan bu facia, her yıl Muharrem ayında yâd edilmekte ve her Aşura gününde, sanki o gün gerçekleşmiş gibi mü’minler üzerinde derin izler bırakmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), “Hüseyin için mü’minlerin kalbinde öyle bir muhabbet vardır ki, kıyamete kadar asla soğumaz” buyurmuştur.

Kerbela faciasından ürpermeyen bir vicdan ve kan ağlamayan bir Müslüman yoktur. Kimisi içten içe ağlarken, kimisi de içindeki acıyı gözyaşlarıyla dışarı yansıtmaktadır.

Her yıl Kerbela olayını yâd etmekten maksat; onu anmakla birlikte, ondan ibretler almak ve dersler çıkarmaktır. Saltanat hırsının nasıl insanoğlunun gözünü döndürdüğünü ve hatta hırsları uğruna gerekirse kendi peygamberlerinin ev halkını dahi kılıçtan geçirttiğini, hanım ve çocuklarını esir edip şehirden şehire gezdirttiğini ve ibret-i âlem olsun diye bu rezilliğini teşhir ettirecek kadar alçalttığını görmekteyiz!

Yine her yıl Kerbela olayını anarken, İmam Hüseyin (a.s.)’ın, hareket ve sözleriyle ne tür mesajlar verdiğini ve Müslümanları nelere davet ettiğini de anlamaya çalışmalıyız. Bu bağlamda İmam Hüseyin (a.s.)’ın Iraklılara gönderdiği bir mektupta daveti şöyleydi: “Ben sizleri Allah’ın Kitabına ve Resûlünün (s.a.v.) sünnetine davet ediyorum. O sünnet ki, öldürülmüş, yok edilmiş, onun yerine bid’atler ihdas edilmiştir.” (Taberi, Tarih, c.7, s.97).

Kur’an’a ve Sünnete bağlı olan tüm Müslümanların Kerbela ve İmam Hüseyin’e (a.s.) ilgisiz kalmaları, hem Kuran’a ve hem de sünnete aykırı bir davranıştır! Çünkü Ehl-i Beyt’i sevmek, Kur’an’ın ifadesiyle; “Peygamber Efendimizin peygamberlik zahmetinin karşılığını ödemektir.” Nitekim ayette şöyle buyurulur: “De ki: Sizden tebliğime/peygamberliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir…” (Şura: 23).

Kerbela ve Hüseyin’e ilgisiz kalmak Sünnete de aykırıdır çünkü Sünnetin sahibi Peygamber Efendimiz, İmam Hüseyin (a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur: “Hüseyin Bendendir Ben de Hüseyin’denim. Allah’ı seven Hüseyin’i sever.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.4,s.172; İbn Mace, Sünen, c.1, s.51).

Kısacası, Allah’ın Kitabına ve Peygamberimizin Sünnetine ve Sünneti içerisinde önemle vurguladığı ve dikkatimizi çektiği Ehl-i Beyt’ine göre hareket etmekte tüm Müslümanlar için selamet vardır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100