Bir toplumda, hele hele bir İslam toplumunda kötüler palazlanmış, güç kazanmış, kartopu gibi sürekli büyümüşlerse ve buna paralel olarak kötülükler de dört bir yanı sarmışsa o toplumda ihmal edilen bazı görevler var demektir.
Her şeyden evvel, inandım diyen her ferde yüklenmiş olan iyiliği emretme, güzellikleri yayma, hayırlı girişimlerin önünü açma ve şerlere, kötülüklere engel olma gibi ilahi vazife ifa edilmiyor demektir.
“Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.” (Al–i İmran:104)
Bu bir madalyadır, bu bir taçtır ki, Allah tarafından müminlere bahşedilmiş ve bu madalyayı layıkıyla taşıyanlar da peşinen “felah bulanlar” diye ilan edilmişlerdir.
Allah tarafından Müslümanlara yüklenen bu kutsi vazife ihmal ve kulak ardı edildiği zaman ve zeminlerde kötülüklerin alabildiğine yayıldığı ve dolayısıyla kötülükleri körükleyenlerin de bir o kadar güçlendikleri zaman ve zeminler olmuştur.
15 Temmuz gecesi milletimize tarifsiz acılar yaşatan söz konusu ekibin devlet kurumlarına sızması neredeyse elli yıllık bir çalışmanın ürünü ve bunlar özellikle son yirmi yılda Tevhid ehli olan bu milleti haçlı rıhtımına, şirk limanlarına taşımak için açıktan çalıştılar.
Bunların bu gayretleri elbette ki bu coğrafyanın tarihi ve bu coğrafyada yaşayan Müslüman millet açısından son derce tehlikeli, son derce zararlı gayretler idi ama bu noktada kötülüklere mani olma noktasında toplum görevini ihmal etti ve uyarılara da kulaklarını tıkadı.
İftar sofralarında papaz ve hahamlara dua yaptırıp Müslümanlara “amin” dedirttiler, bir Müslüman kadınla bir papazın nikahını canlı yayında milyonların önünde kıydılar, oluşturdukları sembolik “sırat köprüsünden” gayri Müslimleri geçirdiler ve tüm Türkiye’ye naklen yayınladılar ve maalesef bütün bu yıkım hareketleri olurken feryat eden sadece Haydar Baş ve kadrosu vardı ve onlara da dava üstüne dava açılıyordu.
Bin yıldan beri bu coğrafyada tevhidin temsilciliğini yapan bir milleti sinsice ve yavaş yavaş haçlı rıhtımına yanaştırmak elbette ki münkeratın, mani olunması gereken kötülüklerin en başında geliyordu ve toplumu bu sinsi tehlikeye karşı uyarmak en başta Diyanet’in görevi olmalıydı.
“İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.”
“Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları!” (Maide:78–79)
“Din adamları ve âlimleri, onları günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri ne kötüdür!”(Maide:63)
Bir toplumda, hele hele bir İslam toplumunda kötüler palazlanmış, etki alanları genişlemişse ve dolayısıyla kötülükler de yedi iklim dört bucağa yayılmış ise o toplum iyilikleri emretme ve kötülükleri önleme vazifesini yapmamış demektir.
Yaşadığımız son olayların, milletimizi ve devleti yönetenleri uyarmasını temenni ediyoruz ve bu olanlardan ders alınarak bundan böyle bu ilahi vazifelerin kulak ardı edilmemesini umut ediyoruz.
“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar, kendilerine güzel ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona iman eden, onu destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar var ya, işte felaha erenler onlardır.” (A’raf:157)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100