Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal, köylü meselesini bütün çarpıcılığıyla şu sözleriyle anlatıyordu; "Yedi asırdan beri cihanın dört köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf ettiğimiz ve buna mukabil daima 'tahkir, terzil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlıklarına, ihsanlarına karşı nankörlük ve cebbarlıkla uşak seviyesine indirmek istediğimiz bu asil sahibin huzurunda bugün saygıyla hakiki vaziyetimizi alalım."

“Milli ekonominin temeli ziraattır.” “Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır.” “Küçük, büyük bütün çiftçilerin iş vasıtalarını artırmak, yenileştirmek ve korumak tedbirleri vakit geçirmeden alınmalıdır.” “Her Türk çiftçi ailesinin, geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması mutlaka lazımdır.” “Vatanın sağlam temeli ve bayındır hale getirilmesi bu esastadır.” “Köylü hepimizin veli nimetimizdir. Bu soylu unsurun refahını düşüneceğiz.” “Türk köylüsünü efendi yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez.”

Türk köylüsünü “Milletin Efendisi” olarak tanımlayan Atatürk, sonuna kadar haklıdır ve çözümün adı "Köy Enstitüleri"dir. Köyleri okula kavuşturmak, cehaletin yerine aydınlamanın gücünü egemen kılmak, köyde eğitimi, köyün bünyesine uygun hale getirme projesinin, iddiasının adıydı Köy Enstitüleri.

Mustafa Kemal'in emriyle hazırlıkları 1935’te başlatılıp 1937’de denemesine girişilen ve 1940’ta yasallaşan Köy Enstitüsü sistemi; Cumhuriyet aydınlanmasının eğitim alanındaki en özgün ve en çok ses getiren bir uygulamasıdır. 17 Nisan 1940’ta kabul edilen, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu’na göre “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince (MEB’ce) köy enstitüleri açılır.” (m.1) Bu yasa hükmüne göre enstitülerin görevi sadece köy öğretmeni yetiştirmekle sınırlı olmayıp öğretmenle birlikte sağlık görevlileri, teknisyenler ve diğer meslek elemanları yetiştirmektir.

Eğitimde asıl sorun milletin yüzde 80’inin yaşadığı köylerdeydi. Osmanlı’da, asker ve vergi kaynağı olarak görünen köylerdeki eğitim sorununa çözüm bulmak için yapılan çabalar, geçici çözümlerden öteye gidememişti. Cumhuriyet de köylere bir türlü ulaşamıyordu. Devletin köylerdeki uzantısı jandarma ve tahsildar ile sınırlıydı.

Köylünün bilinçlenip güçlenebilmesi için tek çare, köyü canlandıracak, okuma yazma sorununu çözecek, her konuda köylüye örnek ve rehber olacak öğretmeni yetiştirmekti.. Köy Enstitülü öğrenciler, dersliklerde, tarım alanlarında, dikiş, marangozluk, demircilik ve yapı atölyelerinde gerekli eğitimi almışlardır.

Köy Enstitüsü sisteminin kuramcısı olan İsmail Hakkı Tonguç’a göre “köylüye bir şey öğretebilmek için, ondan birçok şey öğrenmeliydik (1938).” Şöyle diyor Tonguç: “Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi, mihaniki surette ‘köy kalkınması’ değil, manalı ve şuurlu bir şekilde ‘köyün içten canlandırılması’dır. Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki, onu hiçbir kuvvet yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler, şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir.” (1939)

1954 yılına dek köylüyü iş, aş ve meslek sahibi yapan bu aydın uygulama maalesef Marshall yardımlarının bir şartı olarak; "Dinsiz nesil yetiştiriyor" gerekçesiyle Demokrat Parti tarafından kapatılacaktı…

Köy Enstitüleri yaşasaydı, eğitimle birlikte ülkemizin birçok sorunu sağlıklı bir çözüme kavuşmuş olurdu. Demokrasi bilinci yerleşir ve eğitim, sağlık, toprak sorunu diye bir şey kalmazdı. Hemen her köy sağlık memuruna, köye gerekli teknik elemana, okula kavuşurdu. Ve en önemlisi daha nitelikli öğretmenler yetişeceğinden, toplumumuz şimdikinden çok daha farklı bir yerde olurdu. Ayrıca eğitim almak ya da iş bulmak için insanlar bu derece köyden kente göç etmek zorunda kalmayacaklardı.

O günlerden bu günlere itile-kalkıla gelen köylü; cahilliği üzerinden atamayarak ; “efendi” değil de hep “maraba” olmayı kendi oylarıyla tercih etmiştir, faturasını da ödemeyi sürdürmektedir maalesef.

Yıkık bir harabeden tam bağımsız bir devleti, Türk milletine armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuz şükran ve rahmetle anıyoruz. Şimdi sıra, Türkiye’yi kainat devleti yapacak olan liderin önderliğine ve onun dünyaya mal olmuş Milli Ekonomi Modeli’nin uygulanmasına gelmiştir. Atatürk’ün bize armağan bıraktığı bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin muasır medeniyetlerin üstüne çıkmasının da, ilelebet payidar kalmasının da tek çaresi budur.

Ne mutlu, Muhteşem Türk Atatürk’ün bu mirasına gerçek anlamda sahip çıkan ve yine O’nu, Türk milletine ve dünyaya gerçek anlamda tanıtan Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş Bey’e. Ne mutlu O’nunla birlikte yürüyen seçkin topluluğa.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121