08 Ocak 2016 Cuma 15:33
374 Okunma
Yumurta
 Kümesteki kızıl horozun kulakları tırmalayan sesi, köyün üzerine doğru yayılırken, Zehra Ana öfkeli öfkeli bağırdı kapıdan aceleyle çıkan Nuri’ye:
“Oğlum Nuriii! Niye böyle erkenden gidiyorsun evden. İki lokma bir şey koysana ağzına. Daha bir saat var mektebin açılmasına.”
Nuri, arkasına bile bakmadan, “anam beni zorla eve sokar” korkusuyla, ok gibi fırladı ahşap kapıdan dışarı:
“Aç değilim be anam. Okula erken gidiyorum ki, mektebin bahçesinde arkadaşlarla biraz oynayayım. Ders aralarında oynayamıyoruz. Hemen zil çalıyor.”
Nuri, Sarıtaş Köyü’nün tam tepesinde bulunan ve denizi bütün görkemiyle kucaklayan evlerinden çıkıp, toprak yoldan aşağı yel gibi öyle bir koşmaya başladı ki, Zehra Ana “hay seni dili kuruyasıca, düşüp bir yerini kıracaksın” diye söylenip iki elini şaşkınlıkla bir birine vuruyordu.
Nuri, hiç durmadan koştu, koştu. Köy meydanının hemen kenarında, meranın tam orta yerine yapılmış, yemyeşil çimenler içindeki mektebin yanından geçerken, dönüp bakmadı bile. Okulun yüz metre kadar ilerisinden sola doğru kıvrılan patika yola vardığında tık nefes kalmıştı. Biraz yavaşladı. Daha kestirme olsun diye Naciye Teyze’lerin tütün bahçesi ile havuz arasındaki tel örgüyü araladı, altından geçti.  Ardıç ağaçlarının arasına daldı. Yere hafif kırağı düşmüştü. Ardıçların ibreli yapraklarını toplayıp temmuz sıcağında tutuşturduklarında yayılan o siyah duman kokusu nasıl da hoşlarına giderdi. 
Nuri, bir başka severdi köyünü. Havasını, suyunu, ağacını, yaprağını, buğdayını, tütününü her şeyini severdi. 
Babası, iki ay önce onu yanına almış “Hadi bakalım Nuri” demişti, “Ali Can Dayı ne zamandır beni çaya davet ediyor. Beraber gidelim, sen de bahçesinde oynarsın” demişti.
İşte o gün görmüştü Ali Can Dayı’nın tavuklarını. Çimenin Düzü denilen bir yerde idi Ali Can Dayı’nın evi.  Arka tarafında oldukça büyük bir orman vardı. Ormanın bittiği yerden itibaren sıra sıra karayemişler dizilmiş, orta yerde uzunca bir kiraz ağacı, etrafta çeşit çeşit incir ağaçları sıralanmıştı. Bayılmıştı buraya Nuri.
 Uzunca boylu, güler yüzlü, kalın kaşlı bir adamdı Ali Can Dayı. Babasıyla hararetle kucaklaşmışlar, Nuri’yi yanağından öpmüş “Yahu Yavuz’cuğum, görmeyeli ne kadar da büyümüş senin oğlan!” demişti.
Sonra elinden tutmuş “gel bak sana ne göstereceğim” diyerek o büyük kümesin yanına getirmişti Nuri’yi.
Kümesin kapısının bir yanına,  dili hafif eğri kalın bir demir çakılmış, demirin ucu diğer taraftaki çengele bağlanmıştı. Ali Can Dayı, eğri çengeli kaldırıp kümesin kapısını açarak “gel bak Nuri, neler var burada” deyince, hem heyecanlanmış hem sevinmişti. Bütün köy, bu kümesteki tavukları konuşurdu. Yüzden fazla tavuk olduğunu söylerlerdi burada. Mektepteki arkadaşları neredeyse her gün Ali Can Dayı’nın yumurtalarından bahseder, herkes o yumurtaların hayalini kurarak ağızlarının suyu akardı. 
O kümes şimdi karşısında idi. İçerideki tavukların gıdaklamaları, horozların bir birine karışmış ötüşleri ninni gibi gelmişti. Uzun bir kavak ağacının hemen dibindeki bu muhteşem kümes, ılık bir ekim ayının tatlı rüzgârını kucaklarken ne güzel hülyalara daldırmıştı Nuri’yi. Yerlere serili samanların arasında, ne kadar da çok yumurta vardı. Ali Can Dayı bu kadar yumurtayı ne yapıyordu?
Günlerce bu manzara aklından çıkamadı. Günlerce mektepteki bütün arkadaşlarına o alacalı bulacalı tavukları, her yere yayılmış yumurtaları, tavukların adeta koro halindeki gıdaklamalarını, Ali Can Dayı’nın kümesten aldığı 5 tane yumurtayı kendisine hediye ettiğini, istediği zaman buraya gelebileceğini söylediğini ballandıra ballandıra anlattı.
Ama Ali Can Dayı’nın “istediğin zaman buraya gelebilirsin” sözü kulaklarında çınlıyordu. Evet, istediği zaman buraya gelmeliydi. İstediği zaman bu yumurtaları almalıydı.
Zaten çok değil bu ziyaretten iki gün sonra, büyük bir heyecan ve tutku ile koşarak, kümesin arka tarafındaki orman yolunu izleyerek ve kimseye görünmeden yumurtalarla buluşmaya başlamıştı. Neredeyse bir aydır, her sabah mektebe gitmeden önce sabahın erken vaktinde evden çıkıyor, Zehra Hanım’ın her sabah “oğlum niye kahvaltı yapmadan gidiyorsun” diye bağırmasına hiç aldırmıyor, tarlaların içinden, havuzların kenarından geçerek, tel örgülerin üzerinden atlayarak, Çayırın Düzü’ne bağlanan ormanın patika yolunu aşarak kümesle buluşuyordu.
Bu heyecan verici yolculuğun sonunda kümesin kapısını tıpkı Al Can Dayı’nın yaptığı gibi demir mandalı kaldırarak açıyor, sessizce içeri giriyor, samanların ortasına bağdaş kurarak etrafa yayılmış yumurtaları kırmaya başlıyor, yumurtaların sarısını yere akıtarak, akını içmeye başlıyordu.
Sonra da geldiği yolu takip ederek, tam da başlama ziline birkaç dakika kala mektebe geliyordu.
Yaklaşık bir aydan beri durum aynıydı. Nuri, bir aydan beri geceleri yatağında uyurken bile sabah yapacağı maceralı yolculuğu ve bu yolculuğun sonunda afiyetle çiğ çiğ yiyeceği yumurtaları düşünüyordu.
Ama Ali Can Dayı’nın her gün gittikçe büyüyen öfkesinden haberdar değildi oysa. İlk günler kümesin kapısını açtığında büyük şaşkınlık duyan Ali Can Dayı, eve gelip hanımı Sabiha Hanım’a “Yahu hanım” demişti, “Kümese tilkiler dadandı. Ama nasıl oldu da kapıyı açıp yumurtaları alıyorlar, sonra nasıl kapatıyorlar anlamadım. Bu yaşa geldim böyle şey ne gördüm, ne de duydum” diye hayıflanıyordu.  
Eline tüfeğini alıp ormanın başına gidiyor, etrafı kolaçan ediyor, tilkilerin ayak izini bulmaya çalışıyor, hiçbir şey bulamayınca da öfke ile eve geliyordu.
Ama o gün kararlıydı. Bu lanet olası hayvanları mutlaka yakalayacaktı. Sabah gün ışımaya yakın kümesin karşısındaki çınar ağacına tırmandı. Tüfeğini omuzuna asarak kalın bir dalın gövdesine çömeldi. Elindeki tüfeği kontrol etti. Mesafe tamamdı. Bir kurşunda hayvanı indirebilirdi. 
Adeta nefes bile almadan, havada uçuşan kelebekleri bile ürkütmemeye çaba eden bir sessizlikle beklemeye başladı.
Bekledi. Bekledi.
Her dakikası bir asra bedel bir bekleme idi bu. Bir tarafta bu küçük canavarların kümesin kapısını nasıl açıp kapattığına dair bir türlü çözemediği şüphe içini kemiriyor, diğer tarafta bugüne kadar bu hayvanları yakalayamamanın öfkesi gözlerine yansıyordu.
O sırada bir hışırtı duydu. Küçük boy ardıç ağaçlarının arasından süzülen bir şey, adım adım kümese yaklaşıyordu ama ne olduğunu anlayamamıştı. Yere eğilmiş, küçük adımlarla gelen bu karartı hiç de hayvana benzemiyordu. 
Ali Can Dayı, tüfeği omuzuna dayayıp, nişan almaya hazırlanmıştı ki, kümesin kapısına doğru yaklaşan şeyin, Nuri olduğunu gördü.
Nuri, yerdeki otları incitmemeye çalışan bir derin şeffaflıkla, parmak uçlarına basa basa, pamuk hafifliğinde, geldi, kümesin kapısına dayandı.
Ali Can Dayı küçük dilini yutacaktı.
Nasıl anlamamıştı yahu. Bir hayvanın bunu yapması mümkün müydü? Bir tilkinin o demir mandalı açabileceğini ve tekrar kapatabileceğini nasıl düşünebilmişti.
“Vah akılsız başım, vah!” 
Nuri, yavaşça demir mandalı kaldırdı. İçeri girdi. Her zamanki gibi yere çömeldi. Yumurtaları kırıp kırıp içmeye başladı.
Ali Can Dayı, Nuri’yi şaşkınlıkla izlerken onu gördüğünü fark ettirmemeye dikkat ediyor, “ye bakalım eşoğlu” diyordu tebessüm ederek, “Ye bakalım ne kadar yiyeceksin. Bunca telaşa sen mi saldın bizi. Ulan söyleseydin yumurta mı vermezdik be çocuk!” diye söyleniyordu.
Nuri, her günkü gibi yumurtaları yedi, ağzını siyah önlüğünün yakası ile sildi ve kümesin kapısını kapatarak mektebin yolunu tuttu.
Turan Öğretmen, şimdi sorsun bakalım çarpım cetvelinden, nasıl bülbül gibi cevaplayacaktı!
* * *
Ertesi gün Salı idi.
Kasabanın pazarının kurulduğu gündü. Bütün köylerden sebzeler, meyveler, mis kokulu tereyağları, çeşit çeşit peynirler, yumurtalar ve daha toprağın ve hayvanın verdiği her ne ürün var ise pazarda yerini alırdı. Pazar yerinde kadınıyla, erkeğiyle sıra sıra dizilmiş köylüler, bin bir ümitle getirdikleri mahsulleri paraya çevirme telaşına düşerlerdi. 
Köy pazarının kurulduğu yerin tam karşısında, belediyenin tahsis ettiği başka bir alanda ise özellikle kuru gıda satıcıları için çadırdan sergi yerleri ayarlanmıştı. Bu çadırların en büyüklerinden biri Kibarlı Hüseyin’e aitti. Yavuz Bey, haftalık alışverişini her buradan yapardı.
Ali Can Dayı, Yavuz Bey’i işte bu çadırın içinde buldu.
“Selamün aleyküm.”
“Aleyküm selam canım kardeşim.”
“Yavuz’cuğum çok mühim bir mesele var.”
“Hayırdır” diyerek ellerini sıkı sıkı sarmaladı Ali Can Dayı’nın.
“Bana hemen 300 kuruş ver.”
“Başım üstüne, ne demek” diyerek kesesine uzandı, paraları teker teker sayarak Ali Can Dayı’nın eline teslim etti.
İki dost arasındaki para ilişkisinde “ niçinlere, sebeplere, ne yapacaksınlara, ne zaman vereceksinlere” yer yoktu.
“Parayı aldım ama” dedi Ali Can Dayı, “iade etmek için almadım. Bu parayı senin Nuri için aldım.”
“Allah, Allah, ne oldu bizim Nuri’ye? Ne alakası var onun bu paralarla?”
“Ne işi mi var?”
 Ali Can Dayı bir kahkaha attı.
“Bak anlatayım” dedi.
“Günde on yumurtadan, otuz günde ne eder, üç yüz yumurta. İki kuruştan ne yapar? Altı yüz kuruş. Üç yüz kuruşu senden gerisi benden.”
Yavuz Bey, daha da şaşırdı. Kafasını kaşıdı.
“Yahu sen ne diyorsun be ahretlik. Ne yumurtası, ne parası, ne üç yüz kuruşu?”
Ali Can Dayı, tatlı bir tebessümle devam etti:
“Yahu senin oğlan bir aydan beri benim kümese dadandı. Her sabah gelip on yumurtayı midesini indirdi. Hesapladım, aşağı yukarı altı yüz kuruş ediyor. Yarı parasını aldım. Gerisi helal hoş olsun.”
Bu defa gülme sırası Yavuz Bey’deydi.
“Ulan eşşoğlusu, nasıl yemiş on yumurtayı. Bizim tavuklar dururken ne diye dadanmış sizinkilere. Akşam ben ona gösteririm gününü.”
“Sakın ha! Bak, tek fiske vurursan çocuğa hakkımı sana helal etmem. El kadar çocuk heves etmiş işte. Köyün en büyük kümesinden yumurta yemenin havasını atmış çocuk.”
Ali Can Dayı ve Yavuz Bey hararetle kucaklaştılar.
* * *
Akşam olup da Yavuz Bey eve gittiğinde hayli yorgundu. Zehra Hanım sofrayı kurmuş, Nuri ile bağdaş kurmuşlar onun gelmesini bekliyorlardı.
Yavuz Bey, yavaşça sofraya çömeldi, başköşede duran mindere oturdu. Karısına baktı.
“Zehra kadın” dedi içini çekerek.
“Bugün canım yemek yemek istemiyor. Bu akşam farklı bir şey yiyeyim istiyorum. Şu bizim kilerdeki yumurtalardan birkaç tane al getir, kır onları bir sahana, yiyeyim. Ama sakın pişirme ha. Çiğ yiyeceğim. Siz ne yerseniz yiyin.”
Zehra Hanım şaşkın şaşkın mırıldandı. 
“Tövbe tövbe, akşam vakti çiğ yumurta mı yenirmiş? Bugün başına güneş mi geçti senin?”
“Yoo! Hiç de güneş geçmedi” dedi Yavuz Bey, Nuri’ye dönerek.
“Sen de yer misin oğlum.”
Nuri’nin gözleri parladı:
“Yerim baba. Sarısını atarsak daha güzel olur.”
Not: Bu olay 1950’lerin Akçaabat’ında yaşanmış bir olaydan alınmıştır. Ali Can Dayı, benim rahmetli dedemdir. Yavuz Bey, Sarıtaş eşrafından değerli bir büyüğümüzdür, rahmetli olmuştur. Olayın başkahramanı Nurettin Abi’miz ise olayın yaşandığı yıl, 7-8 yaşlarında idi. Şu an, Akçaabat’ta Sarıtaş’ın denize nazır manzarasında Karadeniz’in sert rüzgârını soluyarak ve “sert insanlarıyla boğuşarak” günlerini geçirmektedir.
Allah uzun ömür versin.
O eski dostluklar maalesef hikâye
oldu.
Son Güncelleme: 08.01.2016 18:17
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100