Bu haber kez okundu.

Alnımız ak başımız dik mi?
Mesele "yol"dan açılmışken isterseniz içinde yol olan bir hikaye ile devam edelim de ülkemiz Türkiye'nin bugünkü halini kimlere borçlu olduğumuzu, borcumuzu ödeme konusunda alnımızın ak, başımızın dik mi, yoksa kara lekeler içinde bir alınla boynumuz eğik mi dolaşmakta bulunduğumuzu, 30 Ağustos Zafer Bayramının 83. Yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günlerde bir kez daha tefekkür süzgecinden geçirelim. "Halil dedem, İstiklal Harbinde asker iken Erzincan'daki birliğinden taa Afyon'a kadar yürüme gitmiş... Terhisini Sapanca'dan almış. Oradan köye yine yürüme gelmiş." Bu sözler doğduğu yerden doyduğu yere savrulma olgusundan nasibini alan Geyikli beldelilerden Köksal Bayraktar'a ait. ~|~  Beyaz mı beyaz sakalı, biraz ağır işiten kulağıyla yakından tanıdığım Delihalioğlu Hacı Halil amca da meğer İstiklal Harbi gazisi imiş. Torunu Köksal'dan bu gerçeği duyunca şoke oldum; çünkü, eli öpülecek insanlardan biri daha burnumuzun dibinde olduğu halde kendisinden istifade edememiştim. Sevindim; çünkü, sağlıklarında istifade edemediğimiz bu insanların varlığından haberdar olması gerekenleri haberdar edebilmek için adeta iğne ile kuyu kazarcasına yapmakta olduğum "vefa borcu"nu inşa için bir tuğla daha bulmuştum.
Erzincan'dan Afyon'a...
Hem de yaya
Torun Köksal'ın anlattıklarına göre, dedesi Halil'in babası Mehmet ve amcası Hasan, 1910 yılında askere alınmışlar. Köyden gidişleri bu gidiş olup her ikisinin de geriye dönüşü olmamış. Yalnız Mehmet'i, yine Geyikli'den asker olan ve daha sonra subay rütbesine kadar ulaşan Hafız Temel Dural, Doğu Beyazıt'ta, bir savaş kargaşası içerisinde görmüş.
Mehmet'e, "burada ne yapıyorsun?" demiş. O da "Birliğimi, taburumu kaybettim. Taburumu arıyorum" cevabını vermiş. Bunun üzerine Temel amca, "Mehmet! Tabur mu kaldı. Her taraf darmadağın oldu. Sen benim yanımdan ayrılma" demiş. Buna rağmen Mehmet, "Yok. Ben illa taburumu bulacağım" demiş ve ayrılmış. Ondan sonra da Mehmet ve Hasan'ı  gören olmamış. Tarihi kesin olmamakla birlikte 1919?1920 yıllarında Halil amca askere alınmış. Önce Trabzon'a, Trabzon'dan da Erzincan'a gitmiş. Kazım Karabekir komutasındaki 3. Orduda bir birliğe katılmış. Rusya'da komünist devrim gerçekleşip, Çarlık Rusyası askerleri topraklarımızı terk edip, Doğu sınırımız garanti altına alınınca önemli bir kuvvet, Batıya kaydırılmış. Kaydırılan birliklerde Halil amca ile Temeloğlu Mustafa amca, Kuşoğlu Osman ve Ahmet amcalar da varmış ve yaya olarak Afyon'a kadar gitmişler. Bir asker disiplini içinde, açlıklarını, susuzluklarını hiç çaktırmadan giden Halil amcalara, köylüler, ellerinde bulunan neyse onunla yardım etmek için yarışırlarmış. Hatta bir yağmurlu havada büyük bir han sahibi zengin bir Anadolu anası, bütün askeri o handa misafir etmiş, ne var ne yok askere getirmiş, yedirmiş. Halil amca, "eğer o kadın bizi yedirmeseydi açlıktan ölecektik" dermiş. Bitlenmenin, pirelenmenin gayet olağan olduğu Türkiye'nin bir ucundan bir ucuna bu yaya yolculukta geçtikleri bütün yerleri tek tek sayarmış Halil amca. Afyon cephesine ulaştıktan, Afyon'u, gökyüzüne kalkan bir toz bulutu içerisinde 15?20 dakikada aldıktan sonra Yunan düşmanını kovalaya kovalaya, savaşa savaşa İzmir'e kadar gitmişler. İzmir'de Karadeniz'den gelen askerleri ayırmışlar. Onlara "Siz bir daha geriye dönemezsiniz. Buradan oraya yaya gidemezsiniz. Biz sizi buraya yerleştireceğiz" demişler, bir kamp kurmuşlar. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra, Halil amca ve bir kısım asker Manisa üzerinden İstanbul'a, İngiliz işgalini kaldırmaya yardımcı olmak için götürülmüşler. Onlar gidene kadar zaten İngilizler, kendiliğinden çekilirken oradan Adapazarı'na geçip, Abaza ayaklanmasını bastırma harekâtına katılmışlar. Sapanca'dan da terhis edilmiş, yanındaki askerlerle yine yürüme olarak Trabzon'a, köyü Geyikli'ye dönmüş.
Konak'ta denizi atılan anahtarlar
Torun Köksal'ın, bizzat dedesinden duyduğu şekliyle naklettiğine göre daha İstanbul ve Adapazarı seferi planlanmadan, yukarıda da bahsedildiği gibi Erzincan'dan gelen askerleri İzmir'de bir kampta toplamışlar. "Yaya geldiniz. Yaya olarak geriye dönmeniz mümkün olmaz. Sizleri buraya yerleştireceğiz. Hiç birinizi mağdur etmeyeceğiz. İzmir'in en güzel yerlerinden size ev, arazi vereceğiz" demişler ve hatta kaçan Rumlardan kalma evlerin anahtarlarını vermişler. Fakat anahtar alanların çoğu, bu anahtarları Konak'ta denize atarak, "Biz burada kalamayız. Memleketimize döneceğiz. Biz seferberliğe çıktık. Çoluk çocuğumuz hep askerdi. Kimler kırıldı, kimler kaldı, dönmemiz lazım" dediklerini söylermiş. Kendisinin kalmayış sebebini ise İstanbul ve Adapazarı'na göreve göndermenin yanısıra, "Kalmadım. Çünkü babam, amcam askerdi. Köyden de birçoğu askere gitmişti. Kim öldü, kim kaldı? Onun için köyüme döndüm" diye izah edermiş.
"Al sana merhamet!"
Torun Köksal, yine bir gün kendisine "Atatürk'ü hiç gördün mü?" diye sormuş ve şu cevabı almış: "Bir akşam saatlerinde arazide yemek yerken bize komutanlar tarafından 'Kemal Paşa gelecek' dendi ve bizi ayağa kaldırdılar. Sıra yaptılar. 'Kemal Paşa geldi' dediler. Orta boylu, mavi gözlü, sarı bir adam olduğunu gördüm. Hatta, 'bu askeri yemekten niye kaldırdınız, içtima ettiniz?' diye bizim subaylarımıza çıkıştığını duydum."  Torun Köksal'ın bir başka sorusu ve dedesi Halil amcanın cevabı ise  Anadolu'da gerçekleştirmedikleri mezalim kalmayan Megalo İdea'cıların, "merhamet etmeyene merhamet edilmez" düsturunun adaletinden hisselerine düşeni nasıl aldıklarını göstermesi bakımından manidardı: "Birinde yine sordum. 'Hiç düşman askeri öldürdün mü?' dedim. 'Yunan askeri ile karşılaştık. Bana 'merhamet' diye bağırdı. Ben de 'al sana merhamet' diyerek tüfeğimi sıktım' dedi. 'Onlar merhamet etti mi?' diye de ekledi."
Göğsüne madalya takamadı
Erzincan'dan İzmir'e, İzmir'den İstanbul'a, Adapazarı'na, Sapanca'dan tezkere alarak tekrar Trabzon'a yürüyerek dönme gerçeğini de bünyesinde barındıran bir İstiklal Savaşı hikayesi gazilerinden biri olmasına rağmen Halil amca ne İstiklal Madalyası alabilmiş, ne de kendisine gazilik maaşı bağlanabilmiş. Çünkü askere alındığına dair şubesinden belge getirilmesi istenmiş. Belgeyi almak ise mümkün olmamış. Kayıtlara ulaşılamamış. Çünkü Vakfıkebir askerlik şubesi bir yangın geçirmiş ve Halil amcanın göğsünde gururla taşıyacağı, oğullarına, torunlarına miras bırakacağı madalya için istenen belgeler bu yangında yok olmuş.
Torun Köksal'ın anlattığı bu bilgiler bizzat Halil amcanın ağzından çıkmış olup yarım saatlik bir kasete kaydedilmiş. Kasetin hikayesini torun Köksal, şöyle anlatıyor: "Dedem, sağlığında bu olayları pek anlatmazdı. Üç gün hasta yattı. Dördüncü gün öldü. Hasta yatağında biz sorduk, o da anlattı. Hatta zaman zaman ölümü yaklaştığı zamanlarda 'ben de geliyorum' diye söylendiği duyuldu. Yanında Yasin okumak için bulunanların söyledikleri bu."
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100