12 Eylül 2005 Pazartesi 00:00
315 Okunma
Çözüm çok mu zor?
Ülkemize çok pahalıya patlayan olgularda bile akıl almadık düzenlemeler yapılabiliyor da sakinlerinin, et?tırnak misali kenetlendiği Sisdağı gibi yaylalarla ilgili "men" kararına yol açan düzenlemeleri değiştirmek çok mu büyük zorluk arzediyor? ~|~ "Kanunlar böyle emrediyor" denilebilir. Gerçekten de kanunlar böyle emrediyor. Yürürlükte bulunan kanunların herkesi bağladığı bilinen gerçektir. Yargı kararlarına da herkesin uyma zarureti vardır. Hukuk devletinin olmazsa olmaz kuralıdır bu. Bu çerçevede bakıldığında genelde yaylalar, özelde Sisdağı yaylası hakkında da Yargı kararları olup muhataplarını bağlamaktadır. Fakat, işin bir de "fakat" boyutu var. Türkiye'ye 30 bin cana, yaklaşık 100 milyar dolar paraya, onbinlerce yaralıya, binlerce sakata mal olan, nice anne?babayı, kardeşi, çoluk?çocuğu psikolojik travmaya sürükleyen PKK lideri Apo için de bir Yargı kararı vardı. Hem de "idam"dı. Ama ne oldu? Bu Yargı kararına uyuldu mu? Türkiye'nin en büyük davası sayılan bu dava ile ilgili karar uygulandı mı? Sümen altı edildiğine tanık olunmadı mı? Neticede de AB uyum yasalarına kurban edilmedi mi? Kanunlarda bulunan idam hükmü bir Anayasa değişikliği ile müebbet hapse dönüştürülmedi mi? Türkiye'ye bu kadar pahalıya patlayan bir "olgu"da böyle bir düzenleme yapılabiliyor da sakinlerinin, yüzyıllardır et?tırnak misali kenetlendiği Sisdağı ile ilgili "men" kararına temel teşkil eden kanunları değiştirmek çok mu büyük zorluk arzediyor?
Sisdağı'nın
bedeli ödendi
Hani, "Petlas" reklamlarına da konu olan bir Çanakkale olayı vardı. Mehmet Muzaffer Üsteğmen, araba lastiği almak için İstanbul'a geliyor, bir Yahudi tüccardan lastikleri alıyor, ücreti olan parayı sabaha kadar kendi imkanları ile bizzat resmediyor, sabahleyin veriyor, ayrılıyor, tüccar paranın arkasını gördüğünde küçük dilini yutuyordu. Çünkü paranın arkasında "Bedeli Çanakkale'de ödenecek" yazıyordu. Eğer Sisdağı gibi yaylalar için de bir bedel isteniyorsa, bu bedel Çanakkale'de, Dumlupınar'da, Kafkaslarda, Yemen'de, Karadağ'da, Haymana'da ödendi. Temeloğlu Mustafa, Delihaliloğlu Halil, İmadoğlu Hurşit, Pirgayipoğlu Osman, Alemdaroğlu Mustafa, Şıhoğlu Hasan, Kavazoğlu Ali Osman, Kuşoğlu Osman, Duraloğlu Hafız Temel amcalar dahil 1. Cihan ve İstiklal Harbine gidenler, gazi olup dönebilenler, şehit olup dönemeyen 111'ler tarafından çoktan ödendi. Sisdağı vatandı, onlar sayesinde vatan kaldı. Onlar, vatanın her karışının vatan kalması için bedel ödediler. Ama onlar için "vatan" kavramının içini doldurmada "doğdukları yer"in, Sisdağı?Geyikli?Alaca?Kadırga'nın önceliği vardı. Tercihlerini bu yerler için kullandılar. Kendilerine verilen "ganimet" anahtarlarına tenezzül etmediler. Alsalar ve kalsalardı evlatlarının trilyoner hayatı sürecekleri anahtarları İzmir Konak'ta denize attılar, doğdukları yere koştular. Çoğu zaman aç kaldılar. Çıplak dolaştılar. Hastane yüzü göremediler. İlaçları, karın ovalamak (oğmak), sabretmek oldu. Sırtlarından bir hayvan gibi yük eksik olmadı. Gaz?tuz bulamadılar. Evlerini kara lamba ile ışıttılar, kara ateş ile ısıttılar. Çıra ateşiyle "İşsizlik" gibi mazeretlerin arkasına sığınarak asi olmadılar. Sırtlarında kovalarla su taşıdılar. "Tabana kuvvet" dediler. Yol nedir, araba nedir bilmediler. Müsaderesi, zilyedi adına Belediyeye devredilmesi öngörülen evler ve çevirgeler hep bu tercihi yapanlardan evlatlarına, torunlarına miras kaldı. Evlatlar, torunlar da aynı geleneği sürdürdüler. Köylerini bile kayıt altına almadığı, kadastro hizmetini getirmediği halde Devlete küsmediler. Vatandaşlık görevlerini bihakkın ifa ettiler. Vergilerini verdiler. Evlatlarını vatan görevine yine düğün, bayram, dua ile uğurladılar. Ocaklarını gelene içtenlikle açtılar. Misafirperverlikte, saygıda, hizmette kusur etmediler. Kanunsuzluğa asla pirim vermediler. İşsizliği şikayet konusu yapmadılar. Gerektiğinde çoluk? çocuktan, eşten, yârden, ana?babadan ayrıldılar. Hasretin iç yakacağı taa Almanya'lara, yaban illere savrulmayı göze aldılar. Fakat ata?dede?baba topraklarını hiç unutmadılar. Ata?dede?baba taşlarının üstüne tuğla koymayı ihmal etmediler.  
Yapılması
gereken neydi?
Devlet, işte bu teb'asının karşısına, "bu topraklar benimmiş" diyerek çıkmamalıydı. "Sana gereken hizmeti veremedim. Buna rağmen sen buraları terk etmedin. Sahiplendin. İmar ve ihya ettin. Yaşanılacak yer kıldın" teşekkürü ile çıkmalıydı. "Buralar artık bundan sonra senindir" tescili için çıkmalıydı. Elbette böyle bir "tescil"e itiraz edilebilir. "Eğer, herkes, her istediği yere bu şekilde bir mânâ yüklenen haliyle 'vatan' gözüyle bakar, istediği tasarrufta bulunursa bunun önüne geçilemez" denilebilir. Fakat, bu endişeyi geçersiz kılan bir ince çizgi bulunduğu unutulmuş olur. Çünkü burada ne "herkes"lik, ne de "istedikleri yer" söz konusu değildir. Burada kalkıp taa İstanbul'lara, Antalya'lara gidip de orada doğmuş bulunanların hayat sahalarına "gecekondu", "hazine arazisini işgal" misali müdahale söz konusu değildir. Söz konusu olan şey, ata?dede?babanın doğduğu, torunların doğacağı bir yerde evlatların, hayatlarını garanti altında sürdürme isteği gerçeğidir.
Af üstüne af
çıkarılıyor da...
Yasama boyutu yönüyle böyle bir tescile bir, iki değil, hem de çok gerekçe bulunabilir. Mesela durduk yerde bir "yayla sorunu"na yol açılan bu ülkede, yanlışlığı biline biline bir sürü af kanunu çıkartılmadı mı? Ceza Hukukunda bulunup ancak istisnai olmasına rağmen neredeyse af genel bir kural haline getirilmedi mi? "Benim can güvenliğimi hiçe sayıp gasp eden caniyi benim adıma devlet nasıl affeder?", "Bayanlara, çocuklara tecavüz edenleri, beşikteki çocuklara kurşun sıkanları devlet nasıl affeder?", "gözümüzün içine baka baka oy ticareti yapıyorlar" itirazlarına aldırmadan bir sürü çapulcu sokağa salınmadı mı? Ve sokaklar "kaptı kaçtı"cıların estirdiği terörden yürünemez hale gelmedi mi? Her sonucu bu iken af üstüne af düzenlemesi yapılabiliyorsa Devletin yaylalar konusunda da vatandaştan yana bir düzenleme yapması çok mu zordur? Her şeyi, bir daha oynamamak üzere yerli yerine oturtmak çok mu zordur?
Çözüm "sorun"un
içinde
Sorular... Sorunlar... Cevabını, çözümünü de barındıran sorular, sorunlar bunlar... "Fildişi kule"lerden bir an önce inilip genelde tüm yaylalarda, özelde Sisdağı'nda "müsadere" ve "men" kararı verilen evlerin, yerlerin o insanlar için ne mânâ ifade ettiği tespit edildiğinde... O insanları evlerinden ve çevirgelerinden etmenin "can suları"nı kesmek olduğu gerçeği iliklere kadar hissedildiğinde... Yaylacılığın Türklerde vazgeçilmez bir gelenek olup bu geleneğin Karadeniz'de zarurete binaen böyle gösterdiğinin idrakine varıldığında... Yani hayatın pratik gerçeklerine gerçek bir gözlük ile bakılabildiğinde... Bütün bu soruların cevabını içinde barındırdığı da görülebilecektir. Mevcut sorunlara bir de yayla sorunu eklenmeyeceği gibi boğuşmakta olduğumuz nice sorunların da köküne kibrit suyu ekmek işten bile olmayacaktır. İnanın!
 SON
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121