07 Şubat 2004 Cumartesi 00:00
128 Okunma
Ehl-i Kitabın durumu
Hz. Ömer, kitap ehli olan bazı kimselerden elde ettiği bir kitabı, Resûlullah'a getirip, okumak isteyince Hz. Peygamber kızmış bir halde; "And olsun ki Ben, size bu şeriatı bembeyaz ve tertemiz olarak getirdim. Din konusunda onlara (yani kitap ehline) hiçbir şey sormayın. Çünkü onlara sorarsanız gün olur hak olan bir şey söylerler de, siz onun yalan olduğunu söylersiniz. Veya bâtıl bir şey söylerler de, siz tasdik edersiniz. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa hayatta olsa, bana uymaktan başka bir yolu olamazdı" buyurmuştur.

Netice olarak deriz ki; Hz. Musâ'nın ve Hz. İsa'nın şeriatlerinden sapmış Yahudi ve Hıristiyanlara 'cennetlik' deme ve din hususunda onlara danışma müsaadesini Kur'ân ve Sünnet bize vermemektedir. Bunun aksi, hiç bir ilmî dayanağı bulunmayan bâtıl bir iddiadır. Bu mantık, bir müsteşrik mantığından farklı değildir.

Aynı şekilde ilmî dayanağı bulunmayan bir başka iddia da Yahudi ve Hıristiyanların ellerinde bulunan Tevrat ve İncil'in tahri~|~fe uğramamış, hakiki Tevrat ve İncil olduğudur. Bu iddiaya dayanak olarak da şu ayetler gösterilir:

"(Ey İsrailoğulları!) sizin beraberinizde bulunanı doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur'ân'a) iman edin. Onu ilk inkar eden siz olmayın ve âyetlerimi az bir pahaya değişmeyin. Ancak benden sakının." 15

"(Ey Muhammed!) Biz, sana bu kitabı (Kur'ân'ı) kendinden öncekini doğrulayıcı hak ile indirdik."

"Tevrat indirilmeden önce İsrail'in (Yakup Peygamberin) kendisine haram kıldığı yiyecekler dışında kalan bütün yiyecekler İsrailoğullarına helâldi... De ki; 'Eğer doğru iseniz Tevrat'ı getirip okuyun'. "

İlk iki ayette geçen; "beraberinizde bulunanı doğrulayıcı" ve "kendinden öncekini doğrulayıcı" ifadeleri Tevrat ve İncil'in tahrif edilmediğine değil, her ikisinin de Allah katından gönderilmiş semavî birer kitap olduğuna işarettir. Kaldı ki, ilk âyetin yani Bakara sûresi, 41. âyetin tefsirine girildiğinde ortaya, bu bâtıl iddianın tamamen tersi bir durumun çıktığı görülüyor. Şöyle ki: Cenâb?ı Hak, Yahudilere hitaben; "... âyetlerimi az bir pahaya değişmeyin", buyuruyor. Nesefî tefsirinde denilmiştir ki, Benî İsrail insanları, Tevrat'ın bazı hükümlerini kolaylaştırmaları ve bazılarını da değiştirmeleri için alimlere para verirlerdi. Hükümdarlar da, aynı şekilde hükümleri gizleyip değiştirsinler diye âlimlere mal akıtırlardı. O âlimler de, halk, Hz. Muhammed'e iman ettiği takdirde bu imkânların ellerinden çıkacağından korktukları için Tevrat'ı değiştirmeye devam ettiler.

Aynı şekilde, Yahudilerin reisi olan Ka'b b. Eşref, Yahudi alimlerine; "Muhammed hakkında ne dersiniz?", diye sormuş, alimler de; "O nebîdir", cevabını vermişlerdi. O zaman Ka'b b. Eşref; "Başka şekilde konuşsaydınız yanımda size vereceğim hediye ve bahşişler vardı", dedi. Bunun üzerine o alimler; "Düşünmeden cevap verdik. Bize mühlet ver düşünelim; Tevrat'a bakalım" dediler. Ve oradan çıkarak, Resûlullah'ın sıfatlarını, Deccal'in sıfatlarıyla değiştirdiler. Ve sonra dönerek Ka'b b. Eşref'e bu sıfatları okudular. O da, alimlerin her birine bir ölçek arpa ve dört arşın keten bezi verdi. İşte Cenab?ı Hak, ayette 'az bir paha' derken bu hakikati kastetmektedir.

Aynı hakikat; yani, Resûlullah'ın sıfatlarının değiştirilmesi suretiyle Tevrat'ın tahrif edildiği hakikati Bakara sûresinin 79. âyetinin inişine sebep olmuştur: "Artık vay o kimselere ki, Kitab'ı kendi elleriyle yaparlar, sonra az bir pahaya satmak için; 'bu Allah katındandır' derler. Ellerinin yazdığından ötürü vay onlara ve kazandıkları şeylerden dolayı vay onlara!" İbn?i Ebu Hatem'in, İbn?i Abbas'dan rivayet ettiğine göre bu âyet, Yahudi bilginleri hakkındadır. Onlar Tevrat'ta Hz. Muhammed'in sıfatlarını, 'orta boylu, gözleri sürmeli, buğday tenli, dalgalı saçlı' olarak buldular. Fakat maddî kazançlarının ve mevkilerinin ellerinden gideceği korkusuyla hased ve kıskançlığa düştüler. Bu sıfatları değiştirerek yerine 'uzun boylu, gök gözlü, düz saçlı ve siyah tenli' yazdılar. Yazdıklarını Mekke müşriklerine ve halka göstererek; "Son peygamberin eşkali böyledir, bunda o eşkal yoktur" dediler.

Al?i İmran sûresinin 93. âyetinde geçen; "Doğru iseniz Tevrat'ı getirip okuyun" ifadesi, Tevrat'ın tahrif edilmemiş olduğunun değil, bilakis tahrif edilmiş olduğunun, yüzde yüz delilidir. Şöyle ki, Cenâb?ı Hak; "Getirin Tevrat'ı" buyurmak suretiyle, o anda Peygamberimizle tartışan Yahudilerin Tevrat'taki tahrifatı çok iyi bildiklerini beyan ediyor. Çünkü bu tahrifatı yapan bizzat o an huzurda bulunan Yahudilerin kendileridir. Aksi takdirde Cenâb?ı Hak onlardan, Tevrat'ı getirmelerini istemezdi. Çünkü, asırlar önce yapılmış değişiklikleri bu Yahudilerin bilmesine imkân yoktu. Ancak konuyla ilgili tahrifatları bizzat onların yaptığını gayet iyi bildiğini ifade etmek maksadıyla Cenâb?ı Hak; "Eğer doğru iseniz getirin Tevrat'ı; getirip okuyun" buyuruyor. Ve bu hadise, ümmî bir Peygamber olan Hz. Muhammed için apaçık bir mucizedir. Vahiyden önce, bu Yahudilerin Tevrat hükümlerini değiştirdiklerinden haberi olmayan ancak, âyet nazil olduktan sonra; "Doğru söylüyorsanız, Tevrat'ı getirip okuyun", demek suretiyle Peygamberimiz, yapılan tahrifattan haberdar olduğunu Yahudilere beyan ediyor. Sadece birkaç Yahudinin arasında cereyan eden bir hadiseyi, apaçık bir şekilde ortaya koyması, hele okuma?yazma bilmediği de düşünülürse Peygamberimiz için bir mu'cizedir.
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100