Bu haber kez okundu.

Elvada Ya Şehri Ramazan
Ramazan Yazıları
CEMALULLAHI MÜŞAHEDE (RU'YET)
Dünden devam...

Fakat, basiret erbabı ve de arifler için her an Allah'ı bilmek, O'na bakmak O'nunla yaşamak ne zor, ne de imkânsızdır. "Kainat olduğu gibi Allah?ü Teala'nın tasnifidir. Allah'ın işidir diye onlara bakan, Allah'ın işi olarak onları seven, onlarda onlara değil, onları yaratan ve tasnif eden Allah'a bakar. Allah'ı bilir ve Allah'ı sever de, O'ndan başka kimseyi görmeyen gerçek bir muvahhid olur. Hatta kendisine de kendisi için değil, Allah?ü Teala'nın kulu olduğu için bakar. İşte nefsinde yok olmuş, tevhidde yok olmuş dediğimiz budur. Buna işaret olmak üzere; "Bizim için olduk; bizden kaybolduk ve yok olduk. Biz, bizsiz kaldık denilmiştir." (5)

İnsanlar, idrak ve marifet kusurlarından dolayı gaflete düşer, şehvetlere dalar. "İşte bunlar ve benzeri sebeplerle bir de şehvetlere dalmak, insanlara marifet nuru ile aydınlanmak kapısını kapamıştır. İnsanlar, Allah'ı marifeti aramakta, merkebine bindiği halde o~|~nu arayan sarhoşlar gibidir. İşte bu işin sırrı budur" (6).

İnsanların dünyada elde ettikleri marifetin kuvveti nisbetinde ru'yet mümkün olacaktır. Açıkça görmek manasına gelen ruyet, keşfin son haddidir (7). Ruyet, dünyada mümkün değildir. "Elbette beni göremezsin" (A'raf: 143) mealindeki ayetler buna delildir.

Ölümle basiret gözünün önündeki perdeler kalkınca, dünyadaki marifet ahirette müşahedeye, açık keşfe dönüşecek ve ruyet vuku bulacaktır. "Buna işaret etmek üzere Allah?ü Teala: "Işıkları önlerinde ve defterleri sağdan verilmiş olarak yürürler ve: "Rabbimiz, ışığımızı tamamla" derler" (Tahrim: 8) buyurmuştur. Bakmak ve görmek derecesine ancak, dünyadaki arifler ulaşabilir. Zira, dünyada marifet olarak ekilen, ahirette müşahade olarak yetişen bir tohumdur. Bunun gibi, dünyada Allah'ı bilmeyen ahirette O'nu nasıl görür?

"Dünyada Allah'ı marifet, muhtelif derecelere ayrıldığı gibi ahiretteki ilâhi tecelli de farklıdır. Marifetin ihtilafına nisbetle tecellinin ihtilafı, tohumların ayrılmasına nisbetle mahsulün ayrı olması gibidir. Marifet, çokluğu, azlığı, kuvvetli ve zafiyet bakımından mutlak surette farklı olur" (8).

Dünyadaki marifet, ahirette açık keşfe dönüp rûyetin vuku bulması, her türlü Cennet nimetinden üstün kabul edilir. Ruyet; yani Allah?ü Teala'nın cemalini müşahede ahiret nimetlerinin en üstünü, zirvesidir. "Bunun için Râbia?i Adeviyye'ye 'Cennet hakkında ne dersin?' diye sorduklarında; 'önce komşu, sonra mesken' diye cevap vermiş ve bu sözü ile kalbinde Cennete değil, Cennetin Rabbine iltifatı olduğunu ifade etmiştir.

"Dünyada Allah'ı bilemeyen O'nu ahirette göremeyecektir. Dünyada marifet zevkine varamayan, ahirette müşahede tadını alamayacaktır... Herkes, yaşadığı gibi ölecek ve öldüğü gibi dirilecektir. İşte dünyada, marifette ne kadarına sahip olmuşsa ahirette onun nimetine ulaşacaktır. Yalnız perde ortadan kalkmakla, marifet müşahedeye dönecektir. İşte fark buradadır."

Cenab?ı Hak: "Asıl hayat, ahiret yurdundaki hayattır, keşke bilseler" (Ankebut: 64) buyurarak biz kullarını, ahirette açık keşfe dönüşecek marifeti kazanmağa teşvik etmektedir. Baki Cennet lezzetlerinin dünyadaki bir numunesi olan marifeti elde eden herkes, ölümü hakir görmez, bilakis hoşlanır, arzu eder. Zira, gerçek manada ölüm, Hakk'a vuslat sebebidir. O'nun için sevilir. Ancak, arifler marifette daha çok kemal bulmak için yaşamak isterler. Onlar, "Saadetlerin efdali, Allah'a itaat yolunda geçen uzun ömürdür" (İbrahim Harbî, Luhaya'dan rivayet) mealindeki hadisle amel ederler.

"Zaten marifet, sahili bulunmayan bir deryadır. Allah?ü Teala'nın celâlini ihata ve O'nu tam manasıyla anlamak muhaldir. Allah?ü Teala'nın zatını, sıfatını, efâlini ve mülkünde sırlarını bilmek, ne kadar çoğalır ve kuvvetlenirse, ahiret nimetleri de o nisbette büyür ve çoğalır" (9).

Ahirette açık keşfe dönüşerek Cemalullah'ı müşahedeye esas olacak gerçek marifeti elde etmek için çalışmak; bu meyanda anlayış kusurlarını izaleye gayret sarfederek Muhabbetullah'ın kökleşmesine muvaffak olabilmek, her Hak yolcusunun değişmez arzusu ve nihai hedefidir.

Cenab?ı Hak'tan bütün mü'minlere kusursuz marifet nasip etmesini niyaz ederiz.

(Dipnotlar için bakınız İhyau Ulumid'din 4. cilt, ilgili konular).


Eski İstanbul Ramazanları
Ramazan geceleri

İftardan sonra sokaklar, caddeler, meydanlar fenerli fenersiz halk ile dolmaya başlar. Yaz Ramazanlarında Fatih, Şehzadebaşı, Lâleli, Beyazıt, Sultanahmet, Ayasofya, Mahmutpaşa, Eyüp, Yeni Cami, Sultanselim Camii meydanlarının ağaç altları hıncahınç dolar, yatsı ezanına kadar deve tüyü fincanlarla köpüklü kahveler içilir, iftar keyfi çatılırdı.

Bu ağaç altı meydan kahvelerinin en meşhuru Aksaray'dan Lâleli Camii'ne giden yol üzerindeki Yeşil Tulumba meydanı idi. Öyle ki son zamanlarda işleyen atlı tramvaylar buradan geçemezlerdi. Çünkü halk tramvay yoluna kadar iskemle atıp otururdu. Tramvayların önünde bir elinde küçük kırmızı bayrak bir elinde boru çalarak koşan vardacı buraya gelince tramvayla beraber dururdu. (İki atla çekilen bu tramvaylara iki at daha koşularak Aksaray'dan Beyazıt'a dört atla çıkarlardı.) Yatsı ezanı okununca kahveler tenhalaşır, halk teravih namazı kılmak için camilere dağılırdı.

Çifte minareler mahya kurmaya başlardı. Minareden minareye gerilen halat üstünden makaralarla sarkıtılan kandillerle mahya kurulurdu. Ramazan'ın başından on beşine kadar "Merhaba ya şehri Ramazan", "Safa geldin", "Bismillâh", "Maşallah" gibi yazılar yazarlar. Bu yazıların kaidelerinin güzelliğini bozmadan muntazam dizerlerdi.

Mahyacılık gayet ince bir sanattı. Her kandilin makaralı ipine vurulan düğümlerin sayısına göre kandilleri istenilen şekilde sırasına yerleştirmek suretiyle sülüs veya celî bir yazı resmetmek kolay bir şey değildir. Çünkü mahyacı minareden mahya halatına kandilleri sallandırırken düğümlerin hesabını şaşırmamak zorundadır. Bir kandili bir düğüm eksik veya fazla salıverse mahya karmakarışık olur. Halbuki bu mahyalarda hiçbir zaman böyle bir hata görülmemiştir.

Musahipzade Celal/Eski İstanbul Yaşayışı


Fıkıh Köşesi
Zekatın mahiyeti
Zekât lügat deyiminde temizlik, bereket, çoğalma, güzel övgü manalarını taşır. Din deyiminde ise, "Bir malın belli bir miktarını, belli bir zaman sonra hak sahibi olan bir kısım Müslümanlara Yüce Allah'ın rızası için tamamen temlik etmek (mülkiyetine geçirmek)tir."

Zekat, kulların kulluk görevindeki sadakatlerine delâlet eder. Bu yöndendir ki, zekâta "sadaka" da denmiştir. Bununla beraber "sadaka" sözü, zekâttan daha kapsamlı mana taşır. Vacibleri de, nafileleri de içine alır.

Zekât vermeye, "Tezkiye", zekat verene de "Müzekkî" denilir.

Zekât vermek farzdır. Peygamberimizin hicretlerinin ikinci yılında, oruçtan önce farz kılınmıştır. İslâmın şartlarından birini teşkil etmektedir. Belli miktarda bulunan nakid paraların ve ticaret mallarının üzerinden bir yıl geçince, zekâtlarını geciktirmeden hemen vermek gerekir. Çünkü bu zekât mallarına yoksulların hakkı geçmiş oluyor. Artık bu hakkı özürsüz olarak geciktirmek caiz olmaz.

Diğer bir görüşe göre, zekâtın verilmesi geciktirmeli olarak farzdır. Sene sonunda hemen verilmesi gerekmez. Zekât borcu olan kimse, bunu hayatta bulunduğu sürece ödeyebilir. Ödeyemeden ölürse, o zaman günahkâr olur. Fakat doğru olan birinci görüştür.

Zekatın aşikâre verilmesi daha faziletlidir. Çünkü bu şekilde verilmesi, başkalarına bir örnek olur ve teşvik yerine geçer. Kendisi hakkında, zekât vermiyor diye, kötü bir zannı da kaldırmış olur. Zekât bir farz olduğu için, bunun yerine getirilmesinde gösteriş olmaz. Nafile olarak verilen sadakalarda ise, durum böyle değildir. Bunların gizli verilmesi ve gösteriş yapılmasına engel olunması daha faziletlidir.

Zekâtın meşru olmasındaki hikmet pek önemlidir, herkese göre açık ve meydandadır da denilebilir. Bir hadis?i şerifde şöyle buyurulmuştur:

"Mallarınızı zekâtla koruyunuz, hastalarınızı sadaka ile tedavi ediniz, belâ dalgalarını da dua ve yalvarışla karşılayınız."

İşte zekât sayesinde mallar korunmuş oluyor. Sadakalar da, maddî ve manevî hastalıklar için birer ilâç yerine geçiyor.

Doğrusu zekât ve sadaka verenlerin mallarında ve canlarında bir feyiz ve bereket, bir sağlık ve afiyet yüz gösterir. Bunun çok üstünde olarak da, kendileri Yüce Allah'ın rızasını kazanıp nice manevî mükâfatlara kavuşurlar, nice manevî tehlikelerden kurtulurlar.

Zekâtın her yönden birçok yararları vardır. Bilindiği gibi, kalblerde pek ziyade yer tutan mal ve mülk sevgisi, insanı yüksek duygulardan yoksun bırakır, insanı bazan fena işlere sürükler. Zekât sayesinde ise kalbin bu zararlı duygusuna ve meyline direnilmiş olur, nefsi de cimrilikten kurtulmuş olur. Mal, başkasının hakkından arındırılarak insanda şefkat ve hayırseverlik duyguları gelişir. Başkalarını gözetme ve koruma gibi yüksek duygular meydana gelir.

Ömer Nasuhi Bilmen / Büyük İslam İlmihali


Gönül Dostları
Mevlânâ Hâlid?i Bağdâdî
Sonra Sultan Mahmûd Hanın saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi, Mevlânâ Hâlid'in şöhret ve itibarını çekemeyerek, kendisini halifeye çekiştirdi. "On binlerce adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lâzımdır" dedi. Sultan Mahmûd Han; "Din adamlarından devlete zarar gelmez" diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlâna Hâlid Hazretleri bunu işitince, hayır ve selâmetle duâ etti ve; "Hâlet Efendinin işi Pîri Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerine havale olundu. Onu huzûruna çekip cezasını verecektir" buyurdu. Az zaman sonra Sultan Mahmûd Han Mora isyânına sebeb olduğu için onu Konya'ya sürdü. Orada idam olundu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri bir ara üçüncü defa Bağdat'a gelerek İhsâiye Medresesinde yerleşti. İnsanlara İslâmiyeti anlatmaya ve ilim öğretip talebe yetiştirmeye devam etti. Peygamber Efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesini yayıp, sonradan ortaya çıkan bid'atları kaldırdı. İlim, fazilet ve güzel ahlâkta olgunluğun zirvesine yükselen Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin üstünlüğünü dost düşman herkes kabûl etti. Bağdât'ın alimleri, ileri gelenleri, vezirleri ve vâlileri önünde boyun eğdikleri gibi, diğer İslâm ülkelerindeki insanlar da onun üstünlüğünü işitip Bağdât'a koştular. Uzaktan yakından onun sohbetlerine ve ilim meclislerine gelenler, zâhirî ve bâtınî üstünlüklere kavuşarak memleketlerine döndüler veya İslâm memleketlerinin çeşitli yerlerine giderek İslâmiyeti anlattılar.

Ramazan SofrasıDİVAN TATLISI

( 4 Kişilik)

Ekmek malzeme: 100 ml. Süt, 50 gr. Tereyağ, 80 gr. Un, 3 ad. Yumurta, 1/2 çay kaşığı Tuz.

Krema malz: 250 ml. Süt, 75 gr. Şeker, 30 gr. Tereyağ, 50 gr. Un, 1 ad. Yumurta, 1/2 paket Vanilya,

Çikolata sos: 200 ml. Süt, 50 gr. Kuvartür, 50 gr. Pralin, 40 gr. Kakao, 1 ad. Yumurta sarısı, 1/2tatlı kaşığı Nişasta. Tarif : (Ekmek): Süt kaynatılıp, içine tereyağ katıp eritilir. Sonra unu katıp tel yardımıyla kısık ateşte pişerken yoğurulur. 56 dk. sonra ateşten alınıp mikserde karıştırılırken, yumurtalar yedirilir. Sonra sıkma torbası ile tepsiye sıkılıp, sıcak fırında 25 dk. pişirilir.

Krema: Süt, şeker ilave edilip kaynatılır. Ayrı bir kapta yumurta kırılıp, kaynayan sütten çok az ilave edilip, un ve vanilya ile birlikte iyice çırpılır. Bu karışım ince tel süzgeçten geçirilip, kaynayan süte karıştırılır. Koyulaşınca tereyağ eklenerek kısık ateşte pişirilip, soğumaya alınır.

Sosu: Süt kaynarken içine kakao, pralin ve kuvertür ilave edilir. Nişasta suyun içinde eritilip, yumurta sarısı karıştırılarak, süte yedirilir. 2530 dk. pişirilerek soğumaya bırakılır. Hazırlanan ekmeğin içine krema sürülüp tabağa konur. Üzerine çikolata sos dökülerek servis edilir.

Afiyet Olsun
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100