Bu haber kez okundu.

Ermeni İddialarının Muhatabı, ''Bağımsız Mahkemelerdir''
Geçmişte Osmanlı'yı parçalamak üzere Ermenileri kışkırtıp ayaklandıran Batılı devletler, bugün Türkiye Cumhuriyeti topraklarını bölmek maksadıyla asılsız soykırım iddialarını sahipleniyor ~|~


İNCELEME / Oğuz Köroğlu

Türkiye üzerinde oynanan oyunlardan biri de, hemen her fırsatta dünya kamuoyunun gündemine sunularak aleyhimize "ulusal bir bir tehdit unsuru" oluşturulan Ermeni meselesidir.
Osmanlı döneminde, İmparatorluk topraklarını parçalamaya yönelik olarak Batılı güçler tarafından ortaya çıkarılan Ermeni meselesi, bugün çeşitli iddialarla birlikte aynı çıkar çevrelerinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarını bölmek ve siyasi, iktisadi emellerine ulaşmak için çeşitli yönleriyle sıcak tuttukları suni bir meseledir?

Dilerseniz bu yazımızda Ermeni meselesinin tarihî kökenlerini araştıralım, sözde soykırım iddialarının arkasında hangi niyetlerin yattığını ibretle öğrenelim ve yapılması gerekenleri Türk milleti olarak hep birlikte seslendirelim. Konu ile ilgili binlerce bilimsel kitap, milyonlarca arşiv belgesi, askerî tutanaklar, raporlar, istatistikler, müşahid dökümanları, yerli ve yabancı enformasyon kaynakları, müze ve kütüphane materyali,  mezarlık belgleri, arkeolojik ve antropolojik vesikalar bulunmaktadır. Geniş çaplı bir araştırma yazısı, gazete formatına sığmayacağından, burada bazı bilgileri sadece "vurgulamak" babından ele alacağız.

Müslüman-Türk medeniyetinin en güzel modeli
Herşeyden önce şu gerçeği ifade etmeliyiz ki, Müslüman-Türk Milleti tarihin her döneminde insanlığa örnek olmuş, teknikte ve medeniyette tüm dünyaya yön vermiş asil bir millettir. 1071 Malazgirt Zaferi'ni hatırlayalım? Anadolu kapılarının Türklere açılmasının ardından, tasavvuf terbiyesiyle  yoğrulmuş binlerce alperen, Müslüman-Türk medeniyetinin en güzel modeli olarak halkın içine karışmış, Anadolu coğrafyasında adaletin, can ve mal emniyetinin, namus emniyetinin, huzur ve barışın birer sancaktarı olmuşlardır. Bu nedenledir ki Türkünden Kürdüne, Arabından Boşnağına, Lazından Çerkezine, Keldanisinden Yezdanisine, Ermenisinden Rumuna, tabiri caizse yetmiş iki millet, etnik kökenine bakmaksızın bu modele hayran kalmış, Müslüman-Türk kimliğini taşımayı bir şeref saymıştır. Bizdeki inanç atmosferi her türlü insana merhameti, rifkati, şefkati emrederken, milli gelenek ve göreneklerimizde Hoca Ahmet Yesevîlerimiz, Yusuf Has Haciblerimiz, Âhi Evrenlerimiz, Yunuslarımız, Mevlanalarımız, Hacı Bayramlarımız, Hacı Bektaşlarımız hep bu ölçüyü korumuşlardır.
Osmanlı döneminde Ermeniler altın çağını yaşıyor
Müslüman-Türk şemsiyesi altında asırlar boyu barış ve huzur içerisinde yaşamış, her türlü hak ve hürriyeti doya doya tatmış topluluklardan biri de Ermenilerdir.  Ermeniler, hiçbir dönem ve devirde Osmanlı idaresinde olduğu kadar müreffeh olmamışlardı. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle bu şehrin kapıları, Türklerle birlikte Ermenilere de açılmıştı. Hesapsız ihsanlara kavuşan Ermeni azınlıklar, Osmanlı Devleti'nin gayr-i müslimler ile ilgili müsamahalı politikası sayesinde dillerini koruyabilmiş, dinlerini özgürce yaşayabilmişlerdir. Ülkede istedikleri yerlere yerleşmiş; çeşitli meslek dallarıyla ve ticaretle uğraşmış, nazırlığa varıncaya dek, devletin en üst idari makamlarında dahi görev almışlardır.
Osmanlı Devleti, Ermenilere  çocuklarını diledikleri gibi okutma, kendi okullarını açma ve yönetme, öz dillerinde kitap ve gazete yayınlayabilme imkanlarını sağlamış; can, mal, ırz ve namuslarını teminat altına alarak Türklerle birlikte huzur içinde yaşamalarını temin etmiştir. Varlık sahnesinde hiçbir devlet ve hükümdarlardan görmedikleri bu ilgi, Ermeni toplumunu Osmanlı'ya bağlayan en önemli etken olmuştu. Osmanlı tarihinde Ermenilerden "teb'a-i sâdıka", "sadık millet" olarak bahsedilmesi, onların, milletimiz nezdindeki güven ve itibarlarının bir ölçüsüydü. Öyle ki, Türkçe konuşmayan, Türk?İslam geleneklerini Türkler gibi benimsemeyen Ermeni ailesi yok gibiydi.
Devlet, ilk yıllardan itibaren beraber yaşadıkları sürece Ermeni sanatkar, tüccar ve köylüsüne ilgiyi hiç bir zaman esirgememiştir. Bu sayede Ermeniler iktisaden en müreffeh seviyeye ulaşmışlar, bilhassa sarraflık ve kuyumculukta çok ileri gitmişlerdi. Dünyanın çeşitli yerlerinde özellikle Rusya'da Ermeniler gayet hakir görülür ve türlü baskı ve zulüm altında yaşarken, Osmanlı idaresinde tarihlerinin en mesut yıllarında bulunuyorlardı.

Batı'nın Ermeni oyunu
Fakat; idaresinde bir 'teb'a?i sâdıka' olarak yaşamışken bu defa Türklerin ezeli hasımlarının tahriklerine kapılan Ermeniler, yüzyıllarca kendilerine en büyük nimetleri sunan Osmanlı'ya sırtını dönerek ihanet etmişler, başta İngiltere ve Rusya olmak üzere Batı'nın politik hesaplarında piyon olmayı yeğlemişlerdir. Bu durum, 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, özellikle 1877?1878 Osmanlı?Rus Savaşı sırasında İngiltere ve Rusya arasındaki rekabetin yarattığı bir emperyalizm sorunu olarak açıkça belirmeye başladı. Ermeniler, bundan sonra Osmanlı Devleti'nin diğer gayr-i müslim unsurları gibi bağımsız bir devlet kurmanın çabası içine girmişlerdi.
Boğazlar üzerinden Akdeniz'e açılmak hususundaki tarihi emellerinin önüne, buraların stratejik önemi dolayısıyla Avrupa devletlerince set çekildiğini gören Rusya, sıcak denizlere inme gayesini gerçekleştirebilmek için Doğu Anadolu'da müstakil bir Ermenistan kurdurmak sonra da Ermenileri elde ederek, onları basamak olarak kullanmayı tasarlıyordu. Osmanlı Devleti üzerinde iktisadi, siyasi çok girift hesapları olan İngiltere ise, güneye inmek isteyen Rusya'ya karşı doğuda kendi emelleri doğrultusunda tampon bir Ermeni devleti kurulmasından yanaydı. Ermeni sorunu, Ermenilerin kendi içinden ve ihtiyaçlarından değil, güçlü devletlerin bölge üzerindeki çıkar hesaplarından kaynaklanıyordu. Bu oyunda Ermeniler, kukla olmanın ötesinde bir rol icra etmemişlerdir. Ne var ki, Osmanlı Devleti savaşlarda uğradığı ağır yenilginin baskısı altında imzaladığı "Ayastefenos" ve onun yerini alan "Berlin" antlaşmalarıyla, Ermenilerle ilgili ıslahatlar yapmayı kabul ediyordu.
Osmanlı toplum hayatında misyoner faaliyetleri ve kavmiyetçilik
Ermeni meselesinin bir insanlık ve Hıristiyanlık meselesiymiş gibi gösterilmeye çalışılması, kiliselerin ve misyonerlerin de bu emeldeki sinsi rolünü ortaya koymuştur. Esasen Osmanlı'yı parçalama gayesine yönelik plan ve projeler hep bu misyoner ajanlar vasıtasıyla bilfiil ortaya konmuştur.
Batılı Katolik ve Protestan misyonerler 19. yüzyıl Osmanlı Devleti'nde aktif olarak faaliyet yapmışlardır. Bu amaçla misyoner kiliseler, okullar, hastaneler ve diğer hayır kurumları açmışlar; kapitülasyonların himayesinde, Avrupa güçlerinin diplomatik yardımlarına sığınarak faaliyetlerini rahatça yürütmüşlerdir. Bu maksada yönelik olarak , Osmanlı toplum hayatında kavmiyetçilik, din ayrımı, mezhep ihtilafları, renk ayrımı, kabile ve arazi ihtilaflarını tutuşturmak üzere Ortadoğu ve başkent İstanbul'a yüzlerce ajan?misyoner gönderilmiştir.
Misyonerlerin iki temel gayesi vardı: Birincisi, Osmanlı'yı yıkmak; diğeri, Müslüman halkı Hıristiyanlaştırmak? Dr. Rıza Nur, bu konuda şunları söylemiştir: "Merzifon ve sair Amerikan kolejlerinde okuyup Protestan ve bunlardan da papaz olan Ermeniler, yıllardan beri Amerika'da gayet hummalı bir propaganda yapıyorlardı. Ermenilerin mazlum, istiklale layık olduğunu, Anadolu'nun eski asırlardan beri kendilerinin olduğunu, Türklerin zalim olup din hürriyeti vermediklerini, Müslümanlığın, Hıristiyanları kesmeyi sevap saydığını, Türklerin Ermenilere sırf bu yüzden katliam yaptıklarını söylüyorlardı. Zamanla bunlar yer tutmuş, sahih zannedilmiş, Amerikalılar'da Ermenilere karşı büyük bir teveccüh hasıl olmuştu. Hatta, Harb?i Umumi'de Ermeni katliamı diye ilk yaygarayı koparanlar da yine bu Ermeni Protestan papazlardı. O vakit Amerika, İngiltere ve Fransa'da bu hususta aleyhimize yüzlerce risale ve makale neşredildi. Bunların hepsi de, bu papazların raporuna istinaden yazılıyordu." (Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Frankfurt, 1982. c.2 .s.498?499.)
Rus General J. Mayewski, askerî bir raporda şu tespiti yapmaktadır: "Ermeni ayaklanması Ermenilerin; kamuoyunda milliyetçilik, hürriyet ve bağımsızlık fikirlerinin yayılması sonucu siyaset ile meşgul olmaları, bu fikirlerin Batılı hükümetler tarafından tahrik edilmeleri ve Ermeni papazların gayretleri ve telkinleriyle ortaya çıkmıştır. Ermeni din adamlarının, dinî çalışmaları yok gibiydi. Buna karşın, Ermeni papazları kavmiyetçilik fikirlerini yaymak hususunda çok çalışmışlardır. Yüzyıllardan beri, din hizmetlerinin yerine, Müslümanlara karşı din düşmanlıklarının aşılandığı esrarengiz kiliselerin duvarları arasında bu tür fikirler gelişmiştir"( J. Mayewski, Van ve Bitlis Vilayetleri Askeri İstatistiği, İstanbul. 1914. (Çev. M. Sadık, İst. Matbaa?i Askeriyye) s.16.)

Ayaklanmalar ve isyanlar başlıyor
Ermenistan'ı ihya meselesi, 1839'da ilan edilen 'Tanzimat Fermanı' ve 1856'da ilan olunan 'Islahat Fermanı' ile fikir sahasından çıkıp bir hedef haline geldi. Başta İngiltere ve Rusya olmak üzere Batılı devletler tarafından Ermeni komiteleri oluşturuldu. Ermeni isyan ve ihtilal cemiyetlerinin en zararlısı, 1887'de İsviçre'nin Cenevre şehrinde kurulan "Hınçak Komitesi" ve 1890'da Rusya'nın Tiflis kentinde kurulan "Taşnak Komitesi"dir. Bu ihtilalci komitelerin nihai hedefleri: Doğu Anadolu'yu Ermeni yurdu yaptıktan sonra; İran'dan, Azerbaycan ve Rusya vilayetleriyle Rusya'nın, Hazar Denizine kadar olan Kafkas topraklarını ele geçirerek bir "Büyük Ermenistan Devleti" kurmaktı. İlk olarak 1890 Erzurum isyanı, Kumkapı gösterisi, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, Zeytun ayaklanmaları, Van isyanı, Osmanlı Bankası'nın basılması, Yıldız Bombası suikastı ve 1909'da Adana isyanlarını çıkarmışlardır. Ermeni ayaklanmalarıyla ilgili olarak Hakkı Paşa'nın 1882 yılında İstanbul'a gönderdiği şu belge dikkat çekicidir: "Özellikle şu iki seneden beri (1881?1882) Ermenistan diye bir mesele çıkarılmış, Ermeni hükümetinden söz edilmektedir... Papazlar Ermeni okullarındaki küçük çocuklara varıncaya kadar bütün Ermenilerin beyinlerini yıkayarak hükümete saygıyı ve itaati yıkmışlar, bilhassa Müslümanlarla iyi geçinmeyi ortadan kaldırmışlardır.  Hatta, 1984 yılında Hınçak merkez teşkilatının girişimleriyle Patrikliğe getirilen İzmirliyan, aynı zamanda Hınçak komitesinin idaresini de üzerine almıştı. Böylece hem kilise hem de Hınçak katliam komitesi aynı kişi tarafından idare ediliyordu" (İ.Hakkı Paşa'nın Sivas Valiliği ve İlk Ermeni Olayları (1880-1882), Doç Dr. Kemalettin Kuzucu).

Ermeni çeteleri I. Dünya Savaşı'nda Türk Milletini sırtından hançerledi
Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı Devleti'nin 1 Kasım 1914'te İtilaf Kuvvetlerine karşı Almanya'nın yanında savaşa katılması, Ermeniler tarafından büyük bir fırsat olarak değerlendirildi. Nitekim, Ermeni yazar L. Nalbantyan'ın dediği gibi, "Ermeni komiteleri için, hedeflerini gerçekleştirecek topyekün ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı, Osmanlılar'ın savaş halinde olduğu zamandı." (Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement, Los Angeles, 1963 s.111.) Osmanlı Devleti'nin doğuda Ruslarla amansız bir savaşa tutuştuğu bu dönemde; seferberlik emri gereği askere alınma çağrısına uymaksızın Rus hesabına casusluk yapan, silah altına alınanları ise silahları ile birlikte gönüllü çeteler oluşturarak Rus ordusunun saflarına geçen Ermeniler, Ruslara kılavuzluk edip işlerini kolaylaştırmakla birlikte cephe gerisinde de soykırım faaliyetlerine girişerek Türk Milletini arkadan hançerlemişlerdir.
Tarihçi yazar Rafael de Nogales şu sözlerle itiraf etmektedir: "Çarpışmalar fiilen başlayınca, meclisteki Erzurum mebusu G. Pastırmacıyan, Üçüncü Ordu'daki hemen tüm Ermeni askerler ile öte tarafa, Rusya'ya geçti. Kısa bir süre sonra, onlarla geri dönerek köyleri yakmaya, ellerine geçen bütün Müslümanları insafsızca kılıçtan geçirmeye başladı" (Rafael de Nogales, Four Years Beneath the Crescent, Newyork, 1926, s. 45). Yine, Ruslarla hareket eden Ermeni alayları, Batılı yazar Felix Valyi'nin ifadesiyle, "Nisan'da Van'ı işgal ederek ele geçirdiler. Aram ve Vandan'ın kumandasında bir çete teşkil etiler ve 6 Mayıs günü Van'ı Müslümanlardan temizlenmiş olarak Ruslara teslim ettiler" (Felix Valyi, Revoluations in İslam, London, 1925, s. 233?234.). Ermeni sempatizanı bir başka yazar Clair Price ise şunları ifade etmekte: "Gönüllü Ermeni çeteleri, Nisan sonunda Van'ı işgal ettiler ve Türk halkını katliama tabi tuttuktan sonra şehirden geri kalanı Haziran'da Ruslara teslim ettiler" (Clair Price, The Rebirth of Turkey, Newyork, 1923, s. 86?87).

Osmanlı arşiv belgelerinde Ermeni çetebaşları
Yaşanan bu acı olaylar üzerine Osmanlı Devleti, Ermenilerle ilgili bazı genel tedbirlere başvurma zorunluluğu ile karşı karşıya kalmış, bu tedbirler çerçevesinde Dahiliye Nezareti, 24 Nisan 1915'te ilgili vilayet ve mutasarrıflıklara birer genelge yollayarak Ermeni komite merkez ve şubelerinin kapatılmasını, evraklarına el konulmasını ve elebaşlarının tutuklanmasını kararlaştırmıştır. Ermeni Komiteleri'nin kapatılmasıyla ilgili tebliğden iki gün sonra çetebaşı Ermenilerin hemen tevkifi öngörülmüş; bu karar gereğince 2345 kişi tutuklanmıştır (24 Nisan 1915). Suçları sabit görülen bu tutukluların, Osmanlı arşiv belgelerinde mahfuz bulunan suç mazbatalarında şu gerekçeler yazılıdır: Ermeni ihtilal fırkası efradından olduğu, harekat?ı hainaneye ictisar eyledikleri, müstakil ve muhtar bir Ermenistan teşkil maksadıyla tertibat ve istihzaratta bulundukları, harekat?ı isyaniye ve ihtilaliyede bulundukları, Memalik?i Devlet?i Aliye'nin bir kıtasını idare?i hükümetten çıkarmaya tasaddi eylediği,  tertibat?ı ihtilaliye amillerinden oldukları? (BBA, BEO, Karton No: 20, Dosya: 7, Belge No: 330159/47, 330071 /45, 329947 /44, 329868 /43, 329365 / 42, 329311 /42 aynı dosyada 88 arşiv belgesi vardır. (zikreden M. Kemal Öke, Ermeni Sorunu, İst. 1996, s. 163). Bunun yanısıra, savaş halindeki devletin iç güvenliğini tehdit eden Ermeni topluluklarının faaliyetlerine engel olunması için 26 Mayıs 1915'te, cephe gerisine veya düşmanla temas kuramayacakları bölgelere sevk ve iskan edilmesi kararlaştırılmış, savaş bölgelerine yakın yerlerde ikamet eden Ermeniler, Osmanlı sınırları içerisinde: Diyarbakır vilayeti güneyine, Fırat Nehri vadisine, Urfa?Süleymaniye yakınlarındaki bölgelere yerleştirilmişlerdir. "Tehcir" deyimi ile adlandırılan bu yer değiştirme uygulamasına 1916 yılının Ekim ayı sonlarına kadar devam edilmiş; bu süre içinde toplam 702.900 Ermeni nüfusun göç ettirildiği, resmî belgelerle tespit edilmiştir (Bkz. Genelkurmay'ın web sitesi, www.tsk.mil.tr).

Doğu Anadolu'da Misak-ı Milli sınırlarımız
Mondros Mütarekesi öncesi ve sonrasındaki mevcut şartları fırsat bilerek Türklere yönelik saldırılarına devam eden Ermeni çete ve komitecileri, Sevr Antlaşması'nın kendileriyle ilgili hükümlerinden cesaret alarak, Türk toprakları üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için topyekün bir askerî taarruza giriştiler. Bunun üzerine TBMM Hükümeti; Ermenistan'a karşı, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa'yı Doğu Cephesi Komutanlığı'na atayarak Ermeni saldırılarını önlemeyi ve Doğu sınırlarımızı "Misak?ı Milli" ilkelerine uygun hale getirmeyi kararlaştırdı. 20 Eylül 1920'de başlayan harekât, Türk Ordusu'nun kısa bir süre içinde Sarıkamış'ı alması 30 Ekim'de Kars'ı kurtarması ve 7 Kasım'da Gümrü'ye girmesiyle sonuçlandı. Ermenilerin barış istemesi üzerine önce bir ateşkes antlaşması, ardından, 2 Aralık 1920'de "Gümrü Barış Antlaşması" imzalandı. Bu antlaşma gereğince Ermeniler, işgal ettikleri Türk topraklarından çekilerek, Doğu Anadolu'daki toprak taleplerinden resmen vazgeçmiş oldular. Gümrü ile ortaya konan hususlar, ilerde Kafkas Cumhuriyetleri'yle yapılan "Kars Antlaşması"na da temel teşkil etmiş; bu anlaşmaya göre Misak?ı Milli sınırlarımız Doğuda, bugünkü geçerliliğiyle en son şeklini almıştır (13 Ekim 1921).

Ermeni propagandasının nihai hedefi ne?
Konuyu toparlayacak olursak; Kurtuluş Savaşı ve Lozan ile birlikte tarihe gömülen Ermeni Meselesi, II. Dünya Savaşı'nın doğurduğu "çıkar çatışmaları ve güç dengeleri"ne paralel olarak yeniden gündeme taşınmıştır. 1965 yılından itibaren dünya çapında yoğun bir "Ermeni propagandası" yapılmış, Ermeni lobilerinin ve onlarla işbirliği yapan global güç odaklarının faaliyetleriyle, başta Avrupa ve ABD olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde yüzlerce sözde soykırım anıtları dikilmeye başlanmıştır. 1975'ten sonra Ermeni terörü yeniden hortlatılarak yurt dışındaki Türk görevlilerine, büyükelçiliklerine, temsilciliklerine ve kuruluşlarına yönelik silahlı, bombalı saldırılar tırmanış göstermiştir. Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler başta ABD ve AB ülkeleri olmak tüm batılı ülkelerde yoğunlaşmıştır. Uruguay, Arjantin, Rusya, Kanada Yunanistan, Lübnan, Belçika, İtalya, İsveç, Vatikan,  Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Polonya, Almanya, Venezuella, Litvanya, Şili, Galler, İskoçya gibi ülkeler hiçbir belge ve kanıta dayanmayan asılsız soykırım iddialarını meclislerinde tanımışlardır.
Günümüze uzanan süreçte, ABD Temsilciler Meclisi'nin ve AB Parlamentosu'nun Ermeni tezini desteklemesi, işin siyasi ve ideolojik boyutlarını da gözler önüne sergilemektedir.
Türkiye'ye karşı sürekli bir tehdit unsuru olarak Batılı devletlerce gündeme taşınan sözde soykırım iddialarına göre, 1915 dönemi ve müteakip yıllarda 1,5 milyon Ermeni katledilmiş (!). Bu iddiayı ortaya atanlar, destekleyenler ve ülkelerinin meclislerinde birer kanun maddesi  olarak tanıyanlar, hiç şüphesiz; dün Osmanlı döneminde, İmparatorluk topraklarını içerden parçalamaya yönelik olarak Ermenileri silahlandırarak ihtilal ve ayaklanmalarını teşvik edenlerdir. İsimleri değişmekle birlikte aynı devletler ve çıkar çevreler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarını bölmek ve siyasi, iktisadi emellerine ulaşmak için bugün Ermeni tezine sahip çıkmaktadırlar. 

Ermeni iddialarının muhatabı bağımsız mahkemelerdir
Ermeni iddialarını destekleyen ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne dayatanlar, davalarında samimi olsalardı bunu siyasi ve ideolojik kaygılarla dünya kamuoyuna sunmaz ve meseleyi hukuki mercilere taşıyarak çözüm yollarını ararlardı. Ortada bir iddia ve suçlama varsa, konunun muhatabı elbette uluslar arası "bağımsız mahkemeler"dir. Hukuk, haklıya hakkını veren, haksıza da haddini bildiren, adaletin tecelli ettiği makamdır. Mağdur olan, hakkını arayan adalete müracaat eder. Sözde soykırım iddialarının politikacılarla, tarihçilerle, ilim adamlarıyla çözüme kavuşturulması mümkün değildir. O bakımdan, bu maksatlı iddiaların asıl muhatabı siyasiler veya tarihçiler değil, adlî mercilerdir. Kaldı ki, ortada bir mağdur ve zulme uğramış millet varsa o da Türk Milletidir. Asıl yargılanması gerekenler de; savaş yıllarında devlete ve millete ihanet ederek ihtilal çıkartan, memleketi felaketten felakette sürükleyen, binlerce müslümanı katleden, evleri yakan, ocakları dağıtan, namusları kirleten Ermeni çete ve komite mensuplarıdır.
Oğuz Köroğlu

www.oguzkoroglu.com
info@oguzkoroglu.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100