Bu haber kez okundu.

Genç Üniversite
'Akritas planı'nın Kanlı Yüzü

OĞUZ KÖROĞLU

1950'li yıllara gelindiğinde Kıbrıs'taki Rum?Yunan tedhiş faaliyetleri artmış; ENOSİS'İ (Kıbrıs'ı Yunanistan'a ilhak etme, Yunanistan'la bütünleştirme ideali) gerçekleştirmek adına da şekaveti eli kanlı bir papaz üstlenmişti. Makarios!... Bu kara cübbeli Papazın tahrik ve teşvikleriyle Rum hunharlığı teşkilatlandırılmış, EOKA Tedhiş Teşkilatı kurulmuştur. Yunan subayı Grivas'ın 9 Kasım 1954'te Kıbrıs'a çıkarak kısa zamanda çete hareketleri kurması ve buna silahlı Rum gençlerinden oluşan PEON adlı bir örgütün de eklenmiş olması, Türklere karşı adeta bir düzenli eşkıya çetesini vücuda getirmişti. EOKA, 21 Haziran 1955'ten itibaren Türklere saldırmaya, ani baskınlarla Türk köylerini yakarak kadın, ihtiyar, çocuk demeden katliamlar yapmaya, Türklere dehşet salmaya ve onları Ada'dan terke zorlamaya yönelmişlerdir. Rumlarla birlikte yaşadıkları köylerinden 33'ünü boşaltarak daha emniyetli mıntıkalara göç eden Türkler bu mezali~|~me düçar oluyorken; Türkiye'de dönemin Dışişleri Bakanlığı şu utanç verici sözleri sarfetmekteydi: "Bizim Kıbrıs diye bir davamız yoktur."

AKRİTAS PLANI HAYATA GEÇİYOR

1960'ta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş, liderliğine de Başpiskopos Makarios getirilmiştir. EOKA cinayetlerini tahammül edilemez noktaya vardığı bu dönemde Rumlar, "Akritas Planı" denilen, Ada'daki Türklerin toptan imhasını hedefleyen projelerini hayata geçirmişlerdir. 21 Nisan 1966 tarihli PATRİS gazetesinde ifşa ve ilan edilen bu meş'um planın Rumlar tarafından tatbikatına girişilmesiyle tarihte eşi görülmemiş katliamlar icra edilmiş; Ada, binlerce Türkün Rumlarca öldürülmesine şahit olmuştur. Rumlar zulüm ve şenaetlerine acımasızca devam ediyor, Türk köylerini yakıp yıkıyor, kundaktaki bebekten yaşlısına ellerine geçirdikleri Türkleri hunharca katlediyor, kadın ve kızların namusları kirletildikten sonra canavarca öldürüyorlardı. 1974'te Enosis'i, yani Yunanistan?Kıbrıs birliğini henüz gerçekleştiremeyen Makarios görevden uzaklaştırılarak yerine EOKA lideri Nicos Sampson devlet başkanı ilan edildi. Sampson'un öncülüğünde Rumlar, Türklere yönelik mezalime bütün hızıyla devam edip, tamamını yok etmeyi amaçladılar. Bunun üzerine garantörlük hakkını kullanarak Ada'ya 1974'te çıkarma yapan Türkiye, Türklere yönelik katliamları ve Enosis tehlikesini önlemiş, % 40'lık bir bölümü hakimiyeti altına almıştır.

AKRİTAS'IN KANLI YÜZÜ

Türk Ordusu Kıbrıs'a ayak bastığında nelerle karşılaşmış, ne facialara şahit olmuştur?... İsterseniz Akritas'ın kanlı yüzünü, bir kaç raporla hatırlayalım: "Kıbrıs'ta Rumlarca insanlık dışı katledilen ve gömülen insanlar vardır. Bana geldikleri ?Papaz Papatsestos? ilk günü hatırlıyorum. "Peder bazı cenazelerimiz var" dediler. Aradan bir saat geçti, bir kamyon geldi. Tam 77 Türk vardı öldürülmüş. Hepsini bir çukura gömdükten sonra da küçük haçlar getirerek üzerlerine bazı isimler yazdılar. Topu topu yedi haç." (Bizim Anadolu Gazetesi, 26 Temmuz 1974). Almanya'nın sesi radyosunda 30 Temmuz 1974'te müşahedelerine dayanarak bir konuşma yapan İngrid Hebil; "İnsan aklı, Yunanlıların Kıbrıs'ta yaptığı bu cellatlığı asla kabul edemez. Türk evlerine giren Yunan?Rum Milli Muhafızları kadın ve çocuklar üzerine mermi yağdırıyor, büyükleri boğazlıyor ve yakaladıkları Türk kadınlarının hepsinin ırzlarına geçiyorlardı."

Francesoir Gazetesi muhabiri, gazetesinin 24.7.1974 tarihli nüshasında gördüklerini anlatan uzun bir makale yazmış ve burada, şu sözleri ifade etmiştir: "Son derece utandırıcı olan hadiseleri bizzat gördüm. Rumlar Türk camilerini yaktılar ve Magosa civarındaki köylerde bulunan Türk evlerini ateşe verdiler. Silahsız ve müdafaasız Türk köylüleri Rum çapulcular tarafından ihdas edilen korkunç bir vahşet havası içinde yaşamaktadırlar. Ellerinde bazukalar olan Rumlar, Türk köylerinde büyük katliamlara sebep olmaktadırlar. Rumların bu hareketleri insanlık namına utanç vericidir:"

Washington Post Gazetesi muhabiri, gazetesine gönderdiği 30.7.1974 tarihinde yayınlanan haberinde; "Larnaka yakınında Alaminos Köyü'nde 25 ila 55 yaşları arasında ondört Türk öldürülmüş, cesetleri buldozer ile açılan bir çukura doldurulmuştur. Limasol yakınında küçük bir Türk köyüne Rumlar tarafından yapılan bir baskın sonucunda ikiyüz kişiden otuzaltısı öldürülmüştür. Rumlar, Türk kuvvetleri gelinceye kadar, çok Türk öldürmeleri için emir aldıklarını söylemektedirler" demektedir.

Sun Gazetesi'nin muhabiri Johnakas, gazetesinin 30 Eylül 1974 tarihli nüshasında müşahedesine istinaden şunları yazmıştır: "Murat Ağa Köyünün Türk sakinleri 16 Ağustos'ta kamilen katledilmişlerdir. Bunların ekserisi kadın, çocuk ve ihtiyarlardır. Bunlar Türk taarruzunun ikinci gününde üniformasız komşu köylerdeki Rumlar tarafından öldürülmüşlerdir. Cesetler 1 metre kadar derinlikteki çukurlara doldurulmuştur. Çukurlar, öldürülmeden evvel bu zavallılara kazdırılmış."

BM Barış Gücü Kıbrıs Temsilcisi Lars Hakanson; raporunda, Atlılar Köyü'nde yapılan katliamı şu satırlarla anlatmaktadır: "Ömrüm boyunca böyle bir facia ve böyle bir barbarlıkla asla karşılaşmadım. Hayatımda böyle bir şey görmedim. "Newyork Times muhabiri, 1 Ağustos 1974 tarihli haberinde: "Serdarlı ve Gönendere köylerindeki Türk evleri yakıldı, yıkıldı. Yağma edildi. Hayvanlar Rumlar tarafından çalındı. "A.P. Ajans muhabiri de aynı tarihli Newyork Times Gazatesi'nde yer alan haberinde: "Murat Ağa Köyü dışında 20'den fazla Kıbrıslı Türk kadını, erkek ve çocuğunun gömüldüğü toplu bir mezar açılmıştır" demektedir. CBS Televizyonu (ABD) muhabiri de görgüsüne istinaden şu beyanda bulunmuştur. "Lefkoşa'da bir çöplükte 88 Kıbrıslı Türkün cesedi bulunmuştur. Bu cesetler Rum ve Yunanlılarca kurşunla delik deşik edilerek öldürülmüş ve öldürülmeden önce tellerle bağlanmış. Cesetlerden kimisinin başı, gövdesinden koparılmış" denilmiştir. AFB Ajansı muhabiri Bernord Nikolas, ajansının 20.8.1974 tarihli bülteninde: "Atlılar Köyü'nde bir çukura doldurulmuş, Rumlar'ca katledilen Türklere ait cesetler çıkarılmıştır." Ekspressen Gazetesi (İsveç) muhabiri Gunnar Hislon, 22.11.1974 tarihli gazetesinde: "Muratağa Köyü, Yunan askerleri ve Rumların geçen Ağustos'ta 83 Türkün erkek, kadın ve çocuk olarak katledildiği bir köydür. Bugün burada 15 kişi yaşamaktadır." "İsterseniz bir de Rum müşahid zikredelim: Aligis adındaki bu Rum, Almanya'nın Sesi Radyosu'nda 24.7.1974 tarihinde şunları söylemiştir: "Limasal'daydım. Bir mektebe sığınmış 14 Türk vardı. Rum Milli Muhafızları, mektebi kuşattılar. Türkler teslim oldu. Rumlar, hepsini birer birer kurşunlayıp katliam etmişlerdir.

AKRİTAS PLANI ÖLMEDİ

15 Temmuz 1974 yılında Mehmetçiğimizin Ada'ya çıkmasının ardından % 40'ı hakimiyetimiz altına alının bölgede Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuş (1975); 1983'te de Federe Devlet Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak bağımsız bir devlete dönüştürülmüştür. Bağımsızlığın ilanı Kıbrıslı Rumların Enosis idealini durduramamış Yunanistan bu amacından vazgeçmemiştir. Ve Akritas Projesi günümüzde de şu sinsi hedefleriyle geçerliğini korumaktadır. "Kıbrıs Türkünün bir asırlık direnişi ve mücadelesi sonucunda çok ağır bedeller ödeyerek meydana getirdiği devletinden soğutmak. İçimizdeki işbirlikçileri ve mandacıları kullanarak tüm milli değerlerimizi kirletmek, yıpratmak, yetişen yeni nesilleri yanıltmak. Direniş gücümüzü oluşturan mukavemet ruhunu, milli şuur ve Türklük bilincini köreltmek, her türlü sonucu istismar edip birlik ve beraberliğimizi parçalamak."

Yararlanılan kaynaklar:

1) ''Kıbrıs Bizimdir Bizim Kalacak", Prof. Dr. Haydar Baş Y. Mesaj Gazetesi, 1.6.2001,

2)Y.Mesaj, "Kıbrıs'ta Kuva?yı Milliye Ruhu Diriliyor", 23 Mayıs Çarşamba 2001, s.9.

4)Hüseyin Mümtaz, Kıbrıs Güzelleme mi İster? Trabzon, 1992

5) ''Yunan Mezalimine Yeni Bir Saha Kıbrıs",

"K. Mısıroğlu. Yunan Mezalimi, İst. 1991.



''EGEMENLİK DEVREDİLEMEZ''

SEYİR: ALPEREN POLAT

Emperyalizm oklarına karşı yüreğini siper etmiş şanlı bir milletin şanlı mücadelesi sonucunda kurulmuş olan biricik Türkiye Cumhuriyetimizin kuruluş mantığına ihanet edercesine, devletimizin temel dayanak noktası olan Milli Egemenliği, devretme gayretkeşliğinin sergilendiği bu talihsiz günlerde, Milli Egemenliğin önemini; aradan geçen bu kadar zamana rağmen hala kavrayamamış veya kavramak istemeyen birtakım yetkili ve yetkisiz insanlara anlatma gereği duyduğumuzu üzüntüyle belirtmek mecburiyetindeyiz...

Ya İstiklal ya Ölüm

Kelime anlamı olarak günümüzde hakimiyet kelimesiyle aynı anlama gelen Egemenlik, hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmekle beraber özünde de kendisinden daha üstün bir başka gücün varlığını kabul etmemeyi barındırır.

Bundan hareketle, "Güneş bayrağımız yeryüzü otağımız" ve "Ya İstiklal Ya Ölüm" ilkelerini kendilerine şiar edinmiş ve ruhuna nakşolunmuş olan bağımsızlık gereğince istiklali uğruna canını vermekten sakınmayan bağımsızlık sevdalısı bir milletin torunları için Egemenliğin en vazgeçilemez değer olduğunu bilmemizde fayda vardır. Öyle ki, bu bağımsız ve hür yaşama isteği tarihin her döneminde tezahür etmiş olup, bu uğurda birçok mücadeleler yaşanmıştır. Bu şanlı mücadelelerin en sonuncusu da, 20. yüzyılın başlarında emperyalist güçlere karşı yapılan Kurtuluş savaşı olmuştur.

O günkü konjonktür açısından değerlendirecek olursak; Avusturya'da Habsburg hanedanı, Almanya'da Hohenzollern'ler, Rusya'da Romanof'lar ve selefimiz olan Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden çekilmesiyle beraber dünyayı saran Milliyetçilik ve Milli Egemenlik akımları dünya sahnesinde bir bir tecelli etmeye başlamıştı. Bu noktadan hareketle Mustafa Kemal Atatürk yeni Türkiye devletini tanımlayan bir konuşmasında Milli Egemenliğe vurgu yaparak şunları söylüyordu:

"İşte Efendiler!...

Yeni Türk devleti, cihana hakim o büyük ve kudretli fikrin (milli egemenliğin) Türkiye'de tecellisidir."

Devlet olmanın sırrı: Devlet egemenliği

Egemenliği iki açıdan yani "Devletin egemenliği" ve "Devlet içinde egemenlik" açılımlarıyla değerlendirmek mümkün olduğu gibi, bugün özellikle devredilmesi konusunda ciddi gayretlerin göze çarptığı devlet egemenliği noktasından irdeleyecek olursak, konunun ehemmiyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Devletin egemenliği, devletin dışa karşı bağımlı olmaması demektir. Egemen bir devlet, hiçbir şekilde manda, himaye, sömürge veya yarı sömürge durumunda olamaz. Çünkü egemen olabilmek için bağımsız olmak tek ve vazgeçilmez esastır. Bu da mevcudiyetin en temel dayanağıdır. Atatürk'ün ifadesiyle, " Tam bağımsızlık, Milli varlığın ve hayatın esasıdır... yabancı güdümünü ve

himayesini reddeder."

Eğer bir ülke kendi iradesi dışında başka bir devletin veya devletler birliğinin emrine ve kudretine tabi ise o devletin varlığından bahsedilemeyeceği gibi, devlet olmanın gerekleri olan: Belli sınırlar dahilinde olmak, aynı siyasi otorite altında bazı ortak değerler etrafında birleşen ve birlikte yaşamaya kararlı bir insan topluluğuna sahip olmak ve kendisinden üstün bir güce bağımlı olmayan bir kudrete yani egemenliğe sahip olmak gibi özelliklere de ters bir durumdur...

"Egemenliğin zerresinden dahi vazgeçilemez"

Daimi surette vurguladığımız üzere, Milli mücadele hareketinin başarısındaki en büyük faktör, bağımsızlık aşığı olan milletimizin göstermiş olduğu üstün fedakarlık ve gayretlerdir. Çanakkale'de, Kafkaslar'da, Suriye'de, İzmir'de, Sakarya'da yüz binlerce şehit vererek emperyalist güçlere karşı kararlılığını göstermiş olan Türk milleti, Atatürk'ün en büyük ilham kaynağı olmuştur. Ve yapılan şanlı mücadele bu kahraman millet üzerine bina edilmiş olup, egemenliğin yegane sahibi de yine bu millet olmuştur. Uğruna nice koç yiğitlerin şehit olduğu ve nice zorlukların çekildiği bu çetin mücadelenin ardından kazanılan egemenliği, bugün fütursuzca kullanıp, devretme gafletine düşme aşamasına kadar gelen insanlara en güzel cevabı Atatürk şöyle veriyordu: "Egemen olan millettir. Bu egemenlik kimseye devredilemez. Kimseyle bölüşülemez. Millet kendi kaderini kendi eline almıştır ve egemenliğinin bir zerresinden dahi vazgeçemez."

Anlaşılamayan gerçekler

Aynı şekilde Lozan'da emperyal güçlerin milli egemenliğimizi hazmedemediklerinden dolayı, bazı eski sömürü geleneklerini (kapitülasyonlar ve iktisadi bağımlılık vb.) devam ettirme çabaları karşısında sergilediğimiz kararlı tutum, konferansa ara verilmesine sebep olduğu gibi, egemenlik noktasındaki kararlılığımızın boyutlarını da göstermiştir.

Hal böyleyken; milli egemenliğin hangi meşakkatler sonucunda elde edildiğinden gafil olan insanlar tarafından egemenliğin devri gündeme getirilmek istenmektedir. Bugün maalesef, 23 Nisan 1920'de açılan ve 9 ay sonra kabul ettiği Anayasa'nın birinci maddesinin ilk cümlesi "Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir (Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir)" olan T.B.M.M çatısı altındaki vekiller, Meclisin şahsında bir milletin yüreğine nakşolunmuş bu ilkeden rahatsızlık duyarak bu ilkenin değiştirilmesi gayretine girmişlerdir...

Mustafa Kemal Atatürk'ün Lozan görüşmeleri devam ederken, milli egemenliğimizi bir türlü hazmedemeyen emperyalist güçlere karşı yaptığı konuşmasını, bugün memleketimiz içerisinde de bazı muhatapları olacağı düşüncesiyle aynen aktarmayı uygun bulduk:

"Hala karşımızdakiler eski Osmanlı devletinin tarihe karıştığını; bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini kuran milletin çok azimli ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin tam bağımsızlığından ve milli egemenliğinden zerre kadar fedakarlık yapamayacağını anlamamışlardır."



AB Ülkelerinin Yetki Paylaşımı

KAZIM ÜSTÜN

AB; kültürel ve coğrafi olarak ortak bir altyapıya sahip Avrupa devletlerinin, bu birlikteliği geliştirme, sosyal ve ekonomik olarak kalkınmak için tek bir siyasal çatı altında bütünleşme çabalarıdır. AB'nin temel çatısını oluşturan kurucu antlaşmalar, planlar, protokoller, Birliğin hukuk düzenini ve yetki alanını belirlemektedir. Avrupa Topluluğu Antlaşması'na göre üye devletler arasında ekonomik ve sosyal bütünleşmede, ortak ticaret politikasında birliğin münhasır yetkisi vardır. Antlaşmanın 3. Maddesine göre; tarım, balıkçılık, endüstri, ulaştırma, sosyal ve siyasal alan, ortak ticaret, kültür, vatandaşlık... bütünleşmede temel politikalar olarak belirlenmiştir. Bu alanlarda birlik; üye devlet ve vatandaşlarını bağlayan tasarruflarda bulunabilir. AB karar organlarının bu yetkileri hukuki dayanağına göre üç grupta toplanmaktadır: 1. Antlaşmalarda belirlenen hedeflere ulaşmak için açıkça tanınan yetki, 2. Bu açık yetkinin kullanılması için gerekli zımni yetki, 3. Boşluk doldurma yoluyla edinilen yetki. Sonuncusu kurucu antlaşmaya tek senetle (100a maddesiyle) eklenmiş olup Birliğe en geniş manada yetkiyi tanımaktadır. Buna göre ortak politikaların gerçekleştirilebilmesi için ihtiyaç duyulan her tür düzenleme yapılabilir. Gelinen bu noktada yetki genişlemesiyle oy birliğinden ağırlaştırılmış çoğunluğa geçilmiş, üye ülkelerin veto hakkı ortadan kalkmıştır.

ÜYE ÜLKELERİN YETKİ ALANLARI

Her antlaşma devlete bağlayıcılık yükümlülüğü getirir. AB'ne girmek aynı zamanda AB'ni oluşturan antlaşmaları kabul etmekle olduğuna göre bu alanlarda o devlet bağımsız karar alma iradesini kaybetmiş demektir. Artık antlaşmaya sadakat yükümlülüğü devreye girer. Buna göre üye ülkelerin (Üye varsaydığımızda Türkiye'nin) tasarruf yetkisi yukarıda sayılan AB'nin amaçları dışında kalan alanlardır. Birliğin amaçları dışında kalan konularda üye ülkeler münhasır yetki sahibidir ki; geriye ne kalmıştır bunu tespit edebilmiş değiliz. Üstelik AT Antlaşmasının 5. Maddesine göre üye ülkeler bu alanlarda dahi AB'nin amaçlarını tehlikeye sokucu her türlü tasarruflardan kaçınmakla yükümlüdürler. Üye ülkeler Birliğin ortak politikalarına giren konularda ancak aynı amaca hizmet eden düzenlemeler yapabilirler. Yine ortak politikalar alanında diğer ülkelerle antlaşmalar imzalama yetkisi yalnızca AB'ne aittir. Bütün bu sahalardaki egemenlik yetkileri AB'ne devredilmiştir.

Türkiye'nin egemenlikle ilgili sorunu aşmak için Anayasanın 6. Maddesine getirmeyi düşündüğü istisna hükmü herşeyden önce aynı madde ile çelişki içindedir. Egemenlikle ilgili 6. Maddedeki 'kayıtsız şartsız' ve 'hiçbir surette' ifadeleri bu alanla ilgili bütün istisnaları da yasaklamaktadır.

MİLLİ MENFAATLERDE KÜRESELLEŞME OLUR MU?

Bu birliktelik sanıldığı gibi 20. yüzyıla özgü küreselleşmenin getirdiği bir süreç değildir. Birleşik Avrupa devletleri düşüncesi yüzyıllar öncesine dayanır. Bu hayal 1300'lü yıllardan beri Avrupalı filozof, tarihçi ve siyaset adamını cezbetmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Coudenhove Kalergi'nin Avrupa Birleşik Devletleri'nin kurulmasına ilişkin Panavrupaist hareketi, Avrupa'nın bütünleşmesinin asıl mimarı olarak kabul edilen Jean Monnet'in gayretleri bu amaç içindir. Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu denge politikasıyla bu birliğin oluşmasını engellemeye çalışmıştır. Tarihte haçlı seferleri ve Kurtuluş Savaşı böyle bir birlik oluştuğunda hangi amaca yöneldiğini ortaya koymuştur. Demek ki Avrupa devletlerinin tarihî çıkarlarında bir değişme olmamıştır. Ekonomiden siyasete, doğal kaynaklardan milli değerlere, küreselleşme adına verdiğimiz tavizler bu söylemi ortaya atan devletlerin milli politikalarına hizmetten başka bir işe yaramamıştır. Hangi devlet küreselleşme adına milli çıkarlarından vazgeçmiştir. Daha AB kapısında beklerken bile Kıbrıs, Ege ve Güneydoğu ile ilgili mütareke lisanlı söylemler küreselleşme adına mıdır? Ya da dünya barışı için mi? AB antlaşmalarında Avrupa halklarının kültürel değerleri perçinlenirken; bünyesinde hazineleri barındıran bu millet için neden topyekün bir medeniyet arayışına çıkılmıştır. Ama artık bu millet bütün bunları görmüş ve çözüm olarak kendi içindeki hazineleri keşfetmiştir.
Anahtar Kelimeler:
genç üniversite
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100