Bu haber kez okundu.

Genç Üniversite
Fetih ruhu ve Türk kimliği

Oğuz KÖROĞLU

Oğuz beğleri, millet, dinleyin!... Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe ey Türk milleti senin ilini ve töreni kim bozar!..

Maveraünnehir'den yola çıkan şanlı alperenlerimizin fetih neşideleri, 26 Ağustos 1071'de ebedi yurdumuzun hudutlarına varmak üzere Malazgirt Ovaları'ndan Anadolu içlerine doğru Allahüekber sedalarıyla yayılıyordu dalga dalga. Fetihlerin asıl kuvveti, kafirlerin yüreklerini ezeli katılıktan ve karanlıktan ufuklara ve aydınlığa açan, dünyanın en muhteşem bestesi olan Tekbir sesleriydi... Alemlerin Rabb'ının, asırlar boyu Çin Sedleri'nin zaptedemediği Türklüğe hidayet buyurması, cihanın bin yıl sürecek şanlı fetihlere sahne olmasını da mukadder kılmıştı. İslam'ın iman ve ahlak esasları ile onların fıtri hasletleri bu yüce dinin bütün insanlığa şamil olan davetiyle onların cihangirlik meyilleri bütünleşmiş, birbirini perçinleyerek ahenkli bir kimlik ortaya çıkarmıştı Müslüman Türk!..

İşte bu müstesna~|~ kimlik, Malazgirt'ten başlayarak tarihte kurmuş olduğu nice medeniyetlerin seviyesini aşacak bir anlayışın temelini oluşturuyordu. Artık, asırların başı fırtınalı süvarileri, Mevlana olup ney'in inleyen nağmeleri ile aşkullahı, muhabbetullahı doruk noktada yaşayacak; Yunus olup Muhammedî sevgiyi, şefkati, merhameti, Hakk'ı ve hakikati, dervişliğin çetin yollarını aşarak gönüllere dağıtacaktır cömertçe... Kendi gönül ülkesini fethetmeden gönüller fethetmeyecek, kendi nefislerini zaptetmeden beldeler zaptetmeyecektir. Kuru kavga ile cihangirlik davasını bırakıp "İ'layı Kelimetullah" uğruna Allah'ın güzel adını yüceltmek için irşad ehli Fatihlerin yolundan gidecektir...

Allah'ı gönüllerde iktidar etmek adına şiddeti ve zor kullanmayı men eden İslam'ın bu mübarek alperenleri, sene 1453'ü gösterdiğinde varlığı alemlere rahmet olan Peygamberler Peygamberinin müjdesine mazhar, şefaatine nail olmak için defalarca çıktığı Bizans seferine Fatih Sultan Mehmet komutasında tekrar çıkıyordu. Fatih kumandan ve askerleri; küfrün beşiği, karanlığın odağı, zulüm ve vahşetin abideleştiği Konstantiniye'nin duvarlarını döverken, içeride de mezhep kavgaları ve fitne en had safhaya varmıştı. İnsanların diri diri yakıldığı bu dönemin taassup dolu şartları, Grandük Natoras'a; adeta "Hak gelince batıl zail olur" dercesine şu sözleri söyletiyordu: "İstanbul sokaklarında Papa'nın hotozunu görmektense Padişahın sarığını görmeyi tercih ederim."

Ve "İstanbul muhakkak fetholunacaktır, orayı fetheden komutan ne güzel komutandır, orayı fetheden asker ne güzel askerdir" hükmü tecelli ederek, feth?i mübin müyesser oluyor. Tarih 29 Mayıs 1453. Evet, gönüllerinde İslam güneşinin nurunu taşıyanlar İstanbul sokaklarını aydınlatmaya başlıyor. Sultan Fatih Cennetmekan'ın bütün şehirde fermanlar okutturarak halkın can emniyetini, mal emniyetini, ırz ve namus emniyetini, din ve vicdan hürriyetini teminat altına aldığını ifade etmesiyle, ruhları gerçeğin sesine ezeli sağır, içleri kin ve nefretle dolu bir çok insanın yürekleri de İslam'ın nuruyla aydınlanmaya başlayacaktır. İslam'ın bu mübarek gazileri iradelerine ram ettikleri bu beldede hiçbir milletin ulaşmamış olduğu derecede geniş bir hürriyet bahşediyorlardı.

Bununla beraber Türklerin karakteri, inancı, adalet ve merhameti, Haçlı taassup ve cehalet buhranı içinde bunalan mazlumlar için bir ümit kaynağı olmuştur. Onyedinci asrın başında ünlü filozof Campanella şöyle diyordu: "Güneş gibi aydınlık bir ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün müdür? Fikir hürriyetine, din hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Madem ki düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adaletli Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü Güneş ülke neden vücud bulmasın."

Bu tarihi unutmayın: 20 Mayıs 2001

Ecz. Elif Özge KURT

Kimler gelecek, gidebilecek miyiz, engelleri aşabilecek miyiz diye binbir heyecanla geçen 10 günün sonunda yolculuk başlamış ve İstanbul'a doğru hareket ediyorduk. Gönüller coşku, sevinç, mutluluk içerisindeydi. 2 yaşındaki bebeğinden 80 yaşındaki teyzeme, amcama kadar her yaştan insan vardı otobüste. Yaşları, yüzleri, mizaçları farklı ama gönülleri aynı heyecanla dolu birçok insan...

Güzel sohbetler, hoş sedalar, manevi hazlarla geçiyordu yolculuğumuz. Aradaki mola yerlerinde bir çok tanıdığımızla karşılaşıyor onların da gelmesine seviniyor kısa sohbetler ediyorduk. Sabah namazında Sapanca yakınlarında bir yerde mola vermiştik. Hava o kadar yumuşak bir serinlikteydi ve öyle güzel kokuyordu ki bizi selamlıyor diye düşünmekten kendimi alamadım. Uzun çimenlerin ardından varılan cami de hava ile uyumluydu. Sanki hepsi bu büyük vatanî görevimizi muştuluyordu.

SEÇİLMİŞ İNSANLAR TOPLULUĞU

İnsanlar çok halis, salih ve saliha kişilerdi. Sanki hepsi sevilmiş, seçilmiş özel olarak toplanmıştı. Sabır, metanet, fetanet, sahibiydiler. Molalarda bazen gecikme oluyor, birilerini beklemek gerekiyordu ama hiç kimse sinirlenmiyor, kalp kırmıyordu. Lavabolarda sıra beklemede sıkıntılı anlar yaşanıyor kimse şikayet etmiyordu. Namazlarda, camilerde sıkıştığımız oluyordu. Bu anlardan birinde Beytullah'ta da böyle olunacağını düşündüm ve bu düşünceyle namaz kıldım. Allah öyle bir genişlik verdi ki, sanki yanımda önümde kimseler kalmamıştı. Daha neler yaşanıyor o mübarek beldelerde diye hayıflanmadan edemedim. Allah oralara da böyle bir kafileyle gitmeyi nasip eylesin.

NİHAYET İSTANBUL...

Ve İstanbul'a vardık. İlk durağımız İstanbul Fatihi, cennet mekan Fatih Sultan Mehmet'in camiiydi. Burada her mübareğin bulunduğu yerde rastladığım muhteşem güller ve güzel hava dikkatimi çekti. Türbenin üzerinde yalnız İngilizce'si olduğuna kızdığımız bir tabelada Fatih Sultan'ın kişiliği anlatılıyordu. Birkaç kişi okumaya çalıştık. O'nun kumandanlığından, zekasından, hem çok cengaver hem de çok halim selim bir insan olduğunda nbahsediliyordu. Liderlik vasfı, kalp kırmayışı, insanlar tarafından çok sevildiği, dürüstlüğü, kültürü anlatılıyordu. O'na bu vasıfları kazandıran yüce dinimizi ve hocası Akşemsettin Hz'lerini düşünmeden edemedim. Evet belki hepimiz Fatih'in İstanbul'u aldığı yaşlara erdik ama beşiğimizden beri bir Ak Hoca'ya talebe olma şansına eremedik. İstanbul'u alarak Peygamberimizin övdüğü kişi olmak 22 yaşındaki bir genç için imkansızmış gibi görünebilir ancak üstün maneviyata sahip bu talebenin tasavvuf yaşı da 22 olunca çok zor olmasa gerek. İşte hepimizin bir Fatih olabilmesinin ön şartı burada gizli...

Sonraki durağımız Eyüp Sultan'dı. Yine güzel bir hava, güller ayrıca ilahiler karşıladı bizi. Yağmur yağmış, her yer ıslanmıştı. Kokladığım güller üzerlerinde yağmur damlalarını kokularıyla beraber yüzüme sürüyordum, bir gül sevdalısı olduğumdan bunun hiç bir önemi yok tabi. Yağmurun yağmasına ne dersiniz? Bir grup vatan aşığının İstanbul'a geleceği sabahın nurunda Allah?ü Teala rahmet yağdırmış sanki yeryüzünü manen de temizlemişti. Bilirsiniz "Gökten yağmur O'nların hürmetine yağar, yerden nebat O'nların hürmetine biter" ayetindeki güzel kullar o gün oradaydı.

Eyüp Sultan (ra)'ın türbesini önce camlar ardından ziyaret ettik sonra Allah'ın lütfuyla kapıları açtılar ve O'na daha fazla yaklaşma imkanımız oldu. Cennetteki yerini işaret eden bir güzellik, bir ışıltı vardı kabrinde. O ne güzel yeşildi Ya Rabbi...

Peygamberimizin ayak izini gördük. Allah'ım O'nun ayağının izinden gitmeyi, peşi sıra sancağı altında toplanmayı nasip eyle.

MUHTEŞEM MİTİNG ALANI

Ve tekrar otobüslere binerek miting alanına doğru yola çıktık. Saat 10.30 civarında oradaydık. İlk gelenler bizlerdik. İnsanların akın akın gelişini seyrettik. Zaman ilerliyor İzmir'den, Isparta'dan, Trabzon'dan gönül dostlarıyla karşılaşıyor, hasret gideriyorduk. Bu arada insanlar çoğalmıştı, sıralanmış, heyecanla bekliyorlardı. Bebekler, çocuklar, gençler, aileler, yaşlılar, 4 çocuğuyla gelen hanımlar, ayağı tutmayan beli dayanmayan, gözü görmeyen insanlar. Vatan dedin mi üstüne söz söyletmeyen, engel tanımayan gönüller gelmişti. Hastayım dememiş, yaşlıyım dememiş, bebeğim var dememiş, görmüyorum dememiş vatan borcunu ödemeye koşmuşlardı coşkuyla. Herkesin gözleri pırıl pırıl parlıyor, yüzlerinin nurları etrafı aydınlatıyordu.

Meltem TV'den tanıdığımız insanları bir bir orada görmek bizde ayrı bir coşku oluşturuyordu. Sayın Aytunç Altındal Bey'in de orada bulunmasına gerçekten çok sevindik. Onun gerek Urfa'daki gerek gazetedeki "Vatikan'ın iç yüzü" yazı dizisindeki, gerekse Diyalog programlarındaki tespitlerinden çok şey öğrenmiş ve öğrendiklerimizi çevremize anlatmıştık. Bunu fırsat bilerek teşekkür ediyor, Allah razı olsun diyorum.

Sayın Muharrem Bayraktar her zamanki başarısıyla gönlünün güzelliğini diline ve dilinden de bizim gönüllerimize aktardı.

Mehmet Emin Koç Bey'in o güzel tebessümünü, hilm süslü yüzünü görüp konuşmasını dinlemekle ayrı bir havaya büründük.

Emekli Albay Ahmet Kurt'un konuşmasıyla gönüller şahlandı. Asker bu milletin en iyi sahibidiri yaşatan Peygamber ocağı Mehmetçiklerin söyleyemediğini yüzlerce, binlerce insana en güzel kelimelerle aktardı. Oyunlara gelmezdi bu millet, askerine, subayına da sahip çıkar onunla da gönül bağını koparmazdı. Askerinizi azaltın diyen insanların ve bunu kabul edenlerin karşısında bir set gibi durur onların hain planlarını bozardı.

Eğitimci?yazar Ali Gedik Bey'in sözleriyle gönüller şifa buldu. Bütün yapılanların bağımsızlığımızı elimizden almak için olduğunu anlattı. Oyun içindeki oyunları açıkladı. Haber olarak dinlediğimiz fakat altında yatan hileleri anlayamadığımız noktaları bir bir gözler önüne serdi. Millet özlediği aradığı liderlere, önderlere nihayet kavuşmuştu.

İŞTE BEKLENEN AN...

Gönüller, artık vatanın sahibi olan sesi bekliyordu. Nefesler tutulmuş, kalpler çılgınca çarpıyordu. Ve o muhteşem ses mikrofon başında bizleri selamlıyordu. 5 saattir ayakta olan insanların bütün yorgunlukları bir anda dinmiş, herkese can getirmişti O'nun sedası. Sözlerle anlatmak mümkün değildi O'nun konuşmasını. Bazı şeyler anlatılmaz, yaşanırdı. Aziz milletimizin bu vefalı evladı yine milletimize yetişmiş, kıskaç altındaki ülkeyi 24 saatte kurtarma müjdesini vermişti. Onun

"Dağ başını duman almış

Gümüş dere durmaz akar

Güneş ufuktan şimdi doğar

Yürüyelim arkadaşlar" marşını söylemesiyle gönüllerdeki umutsuzluk, üzüntü bir anda yok oldu, güneşin doğduğunu hissettik.

O, dünyanın en güzel bakışıyla, en güzel gülüşüyle gönüllerimizin susuzluğunu gideren maneviyat adamı, ekonomist, eğitimci... idi. Allah O'ndan razı olsun. Bu millet O'na sahip olmaktan çok memnun ve binlerce şükrediyor. Vatan, millet O'na muhtaçtır. O'nu takip edip bunu anlamamak mümkün değil.

Hiçbir güç bu milletin kimliğini yok etmeye muktedir değildir. Çünkü bizim kimliğimiz onun kimliğidir. O'nun kimliği Resulullah'ın kimliğidir, Resulullah'ın kimliği Allah'ın kimliğidir. Allah'a hiç kimsenin gücü yetmez. Kimliği Allah'ın kimliği olan bir milleti hiç kimse alaşağı edemez, edememiştir, edemeyecektir de...

Konuşmasının bitmesiyle bir ayrılık hüznü başladı gönüllerimizde. Bir dahaki sefere buluşmak üzere dedik.

Yine marşlar eşliğinde Selim Kotil Bey'in sallanan bayrağın karşısında bayraklarımızı şahlandırarak, gözyaşlarımızı silerek meydanda yavaş yavaş ayrıldık.

Dönüş yolculuğumuzda arkadaşların değerlendirmelerini aldım. Hacettepe'de okuyan bir arkadaşım, "Allah sizden razı olsun, iyi ki gelmişim. Hayatımda hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Vatan sevgim şaha kalktı. Bunu herkese anlatacağım" dedi. Gülsüm Teyze ve beyi İbrahim Amca diğer mitinglerin tarihini sordular ve gelme hazırlığına şimdiden girdiler. Eve gittiklerinde saat 2'ye yaklaşmıştı ama onlar bütün yorgunluklarını unutup evdekilere yaşadıklarını anlattıklarını, sabaha kadar uyumadıklarını söylediler.

Bizi bekleyen dostlar sarıldılar, gören gözleri öptüler. Televizyonları başında hiç kalkmadan ağlayarak izlemişlerdi.

Tanıdığımız tanımadığımız herkes mitingden bahsediyordu. Dolmuşta kulak misafiri olduğum insanlar "Aslında iş kolaymış. Emisyon genişletilmeli, üretime dönük ekonomik program yapılmalı, dolar bırakılıp Türk parasına dönülmeliymiş. 24 saatte bu ülke düze çıkar, 4 senede dünyanın lideri olurmuş" diyordu. İşte benim insanım. İşte benim milletim.

Bizi bekleyin dostlar daha yapılacak çok iş var.

Haydi birlikte tek yürek tek bilek var mısınız?

Yabancı sermaye

Emin ÜSTÜN K.T.Ü. F.E.N. TARİH BÖL.

Osmanlı İmparatorluğu devrinde memleket çıkarları bakımından çok zararlı siyasi ve ekonomik tecrübelere yol açan kapitülasyonların yabancı sermaye yatırımlarının bıraktığı kötü sonuçlar, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 25 yılda bu konudaki politikasını etkileyen başlıca unsurlardan biri olmuştur. Kapitülasyonlar 1923'de Lozan Antlaşması ile ortadan kaldırıldıktan sonra Türkiye genellikle dış ekonomik ilişkilerde ve özellikle yabancı sermaye konusunda çok dikkatli davranmış, memleket ekonomisini ve bu unsurun katkı ve etkisinden uzak olarak düzenleme politikasını benimsemiştir. Ancak II. Dünya Savaşı sonunda Türkiye hem memleket içinde hem memleket dışında beliren bazı siyasi ve ekonomik gelişmelerin etkisiyle dış ekonomik ilişkiler politikasında değişiklik yapma zorunluluğu duymuştur. II. Dünya Savaşı'na kadar genellikle normal ticari münasebetlerin sınırı içinde tutmaya çalışılmış olan dış ekonomik ilişkileri geliştirme politikası seçilmiştir. Bir tarihten sonra Türkiye'nin dış ekonomik ilişkilerinin en belirgin özelliğinin diğer devletlerden dış yardım almak için kurduğu ilişki olduğu ve bu ilişkinin Batılı Devletler yönünde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu genel politikaya paralel olarak, Türkiye'nin ekonomik kalkınmasına faydalı olabileceği görüşünden hareket edilerek yabancı sermayeye kapılar açılmıştır. Daha sonra çıkarılan kanunlarla, yabancı sermayenin gelmesini daha çekici yapabilecek bir düzen kurulmaya çalışılmıştır. Oysa ki günümüzde olduğu gibi günübirlik politikalar yerine, milli ekonomik politika uygulansa, ülkemiz bu günkü içler acısı hallere düşmezdi. Yapılacak olan tek şey var: Yabancı sermayeye kapıları kapatarak milli politikayı şahlandırmaktır. Türkiye'nin, bu işleri yapabilecek kişilere ihtiyacı vardır ve Allah'ın izniyle o kişilerin gelmesi yakındır...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100