Bu haber kez okundu.

Genç Üniversite
Hani tezgahlarımız nerde, sanayi nerde?

SEYİR: ALPEREN POLAT

"...Çarşıdan eve taşıdığım yiyeceklerin arasında Amerikan unu, Rus külahı şeker bulunduğunu ve babamın ayağına ayakkabı, sırtına çamaşır ve giyecek yaptırmak için Fransız köselesi ve patiskası ?öteki kumaşlara kıyasla daha ucuza satılan Alman kumaşı? ve başımı kapamak için Avusturya fesi aradığını hatırlıyorum.... Anadolu'nun ortasında Kızılırmak üzerine yapılacak 30 ? 40 metrelik bir köprüyü yaptırmak için 3 ? 4 bin kilometre uzaklıktaki Fransızların çağrıldığını görmüştük..."

H. Veldet Velidedeoğlu'nun çocukluğuna ait gözlemlerinin anlatıldığı "Devirden Devire" adlı kitabın sayfaları arasında rastladığımız bu satırlar ve;

"İşimiz düştü mü tersaneye yahut denize

Mutlaka adetimizdir, koşarız İngiliz'e

Bir yıkık köprü için Belçika'dan kalfa gelir;

Hekimin hazıkı bilmem nereden celbedilir

Mesela bütçe hesabatını yoktur çıkaran...

Hadi bakalım maliyeye gelsin Mösyö Loran

Hani tezgahlarımız nerde, sanayi nerde?

Y~|~a Brüksel'de, ya Berlin'de,ya Mançester'de!"

Milli şairimiz Mehmet Akif'in bu anlamlı mısraları, Birinci Cihan Harbi'nden sonra memleketimizin içinde bulunduğu vahim tabloyu gözler önüne sermektedir.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e miras: Harap bir memleket

Savaş sonrası her yer harap olmuş, evler yıkılmış, yollar işlemez hale gelmişti. Ekonomik canlılık adına bırakın eşya ve mal taşımayı, insanların bile hareket yetenekleri son derece sınırlıydı.

Savaş yıllarında ekmek 12 misli, buğday 5 misli, zeytinyağı 23 misli, et 3 misli, pirinç 30 misli, şeker ise 60 misli fiyat artışına uğramıştı.

Memleket tam anlamıyla bir yokluklar fırtınası içinde kaybolmuş, en basit ihtiyaçlar bile dışarıdan ithal edilir bir hale gelmişti. Ekonomik gelişme için hayati öneme sahip alt yapıyı gerçekleştirecek en basit teknikler bile mevcut değildi.

Memleket, üretime dayanmayan, ithal malların alınıp satıldığı bir pazar görünümü arz eden ve kendi insanı, yabancı malları tüketmekle mükellef olan bir ekonomik yapıya sahipti. Ekonomik hakimiyetimizin anahtarı, milliyeti belli olmayan levantenlerle Yahudi, Yunanlı ve Ermeni kökenli kozmopolit bir menfaat zincirinin elindeydi. Öyle ki, daha savaşın başlamadığı 1913 yılı itibariyle milli sermaye ile kurulan şirketlerin sayısı 46 ve sermayeleri 110 milyon kuruş iken, yabancı sermayeli şirketlerin sayısı 39, sermayeleri ise 1 milyar kuruştur. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e miras kalan bu acı tablo içinde sadece memurluk ve köylülük mesleklerine sahip olan Türkler, sömürge siyasetinin nesnesi olmaktan kendilerini alamamış ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bile ticaretle uğraşan kesimin ancak yüzde 4'ünü Türkler teşkil edebilmekteydi. Aynı şekilde sanayi işyerlerinin emek ve sermayelerindeki oranı da yüzde 15'in altındaydı.

Ekonomik bağımsızlık şart

"Efendiler; tarihimizi dolduran zaferler, yahut izmihlallerin kaffesi ahval?i iktisadiyemizle münasebattır ve alakadardır... İstiklal?i tam için şu düstur var: Hakimiyet?i Milliye hakimiyet?i iktisadiyye ile tarsin edilmelidir (sağlamlaştırılmalıdır)... Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle tetviç edilmezse semere?i netice payidar olamaz... Dahil olduğumuz halk devrinin, milli devrin milli tarihini de yazabilmek için kalemler sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri mefhumu ile ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun." Mustafa Kemal Paşa'nın iktisat kongresi açılışında yaptığı bu konuşma, Cumhuriyet dönemi ekonomi politikasının özünü teşkil etmektedir. Öyle ki; Türk insanının canını ortaya koyarak kazandığı kurtuluş mücadelesinin devamı, ekonomik bağımsızlığa bağlanmıştır. Bağımsızlığın kıymetini çok iyi bilen Anadolu insanı, memleketi harabe haline getiren ekonomik bağımlılıktan kurtulup, Mustafa Kemal'in yolunu çizdiği ve siyasi bağımsızlığın perçinleştirici unsuru olarak tarif ettiği ekonomik bağımsızlığı elde edebilmek için elinden gelen gayretin fazlasını göstererek, memleketi adeta yeniden inşa etmiştir. El ele gönül gönüle verilen bu gayretin ilginç bir örneğini 20 Haziran 1921'de TBMM'nin 2. yıl 40. toplantısında aldığı yerli kumaş giyilmesi kararında görüyoruz. Çıkarılan bu kanunla, meclis üyeleri, bütün hükümet memur ve görevlileri, jandarma, belediye mensupları, kısaca devletle ilişkili herkesin yerli kumaştan elbise giymeleri kararlaştırılıyor. Bu karar ilk bakışta çok basit bir karar olarak algılansa da, aslında Cumhuriyet döneminin geleceğe uzanan ekonomik perspektifinin ipuçlarını gözler önüne seriyor. Cumhuriyet kadrosu bu tavırla, yerli sanayiye verilecek önemi ve memleketimizi bir Pazar yeri olarak gören yabancı sömürücülere esaslı bir mesajı göstermektedirler.

Cumhuriyet dönemi ekonomi anlayışı: Devletçilik

"Bizim takibini uygun gördüğümüz mutedil devletçilik prensibi, bütün istihsal ve tevzii vasıtalarını fertlerden alarak, büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden sosyalizm prensibine müstenit kollektivizm yahut komünizm gibi hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir." Bizzat Atatürk'ün bizim uyguladığımız ılımlı (mutedil) devletçilikten ne anlaşılması gerektiğini anlatan yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere ılımlı devletçilik, ferdi teşebbüsü tamamen engelleyen ve şahısların yapacağı işlerin ellerinden alınarak devlet eliyle yapılmasını öngören bir anlayıştan ziyade, içinde bulunulan perişan halde, neredeyse yok denecek kadar can çekişen Türk özel sektörünü canlandırmak ve memleketin feraha kavuşması için acil yapılması gereken icraatların devlet tarafından yapılmasını öngören bir anlayıştı. Bu tanım, 1931 yılında basılan okul kitaplarında şu şekilde tarif edilerek desteklenmektedir: "Bizim devletçiliğimiz ferdi emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar kısa zamanda ulusu refaha ve memleketi mamurluğa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlere ve özellikle ekonomik alanlara devletin ilgisini yöneltmektir."

Devletçiliğin en çok eleştirildiği, "ferdi teşebbüsü engelliyor" eleştirisini haksız çıkartırcasına, şahsi teşebbüsün oluşması için altyapı oluşturma görevini icra eden bir anlayış hakim bizim devletçilik anlayışımızda. Cumhuriyet dönemi kadrosunun ilk hedeflerinden biri olan milli bir özel sektör oluşturma fikrinden hareketle, bütün olumlu şartlara rağmen 1923?29 yılları arasında özel sektörümüzün gösterdiği beceriksizlik ve 1929 dünya ekonomik krizinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalma durumu; özel sektörümüzün daha hazır olmadığını gösteriyordu.

Milli bir özel sektör

Atatürk'ün her fırsatta tekrar ettiği teşebbüs?i şahsi kavramı, günümüzde bazılarınca anlaşılan anlamından çok farklı olarak milli bir şahsi teşebbüsü ifade etmektedir. Milli ekonominin oluşması için bunu olmazsa olmaz şart olarak gören yönetim, ilk iş olarak yabancı sermayenin ekonomik hayat ve askeri düzenleme bakımından stratejik yerlerde bulunmasını engellemek için millileştirme politikalarına özellikle 1930'dan sonra hız vermiş ve ilk olarak; demiryolları, su şirketleri, rıhtım şirketleri, telefon şirketi, maden işletmeleri gibi alanları millileştirmiştir. Bu işletmelerin yabancılardan devralınması için büyük meblağlar ödenmiştir.

Birinci Beş yıllık kalkınma planı

Devletin doğrudan kendi imkanları ile gerçekleştireceği sanayi yatırımlarını ifade eden ve 1933? 37 dönemi içinde yürürlüğe giren Birinci Beş yıllık kalkınma planından amaç, devletin doğrudan yatırımcılığı ile yepyeni bir ekonomik düzen kurmaktır. Birinci planın gerçekleştirilmesi için 100 milyon lira harcanmıştır. Kaynaklar daha çok iç piyasadan sağlanmış, vergilerin yanısıra yaklaşık yüzde 30 civarından emisyona başvurulmuştur.

Bugün içinde bulunduğumuz batağın kaynağı dış borçlanmaları düşünecek olursak, o dönemde dış kaynaklara karşı özel bir tavır sözkonusudur. Bunun sonucu olarak Cumhuriyetin ilk yıllarında yabancı sermaye yaklaşık 142 milyon sterlinglik bir yatırım gücüne sahipken, alınan tavır sebebiyle 1933 yılına gelindiğinde yüzde 82 gerileyerek 26 milyon sterlinge düşmüştür.

O dönemdeki yabancı sermayeye karşı alınan bu tavırla ilgili olarak, Toynbee'nin ifadeleriyle, yabancıya karşı olma tavrı, dış kaynaklı bilgi ve yabancı uzmana da şüpheyle bakılmasına, hatta dış ülkelerde yetişmiş Türklerle bile işbirliği yapılmaması gerektiği düşüncesine ulaşmıştır. Toynbee'nin bu ifadeleri, bugün ABD'den ithal ettiğimiz ekonomi bakanı düşünüldüğünde, daha bir anlam kazanacaktır. Buna ilaveten o dönemde Batı'nın Türkiye'ye bakışını ifade etmesi bakımından İngiliz Dışişleri bakanı Lord Curzon'un Lozan'da sarfettiği şu cümlelerin dikkatle okunması gerekmektedir: "Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için yardım isteyeceksiniz. O zaman bu cebime koyduklarımdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğim..."

Uygulanan politikaların neticeleri

Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan ekonomik politikaların en çok göze çarpan sonuçlarından biri milli gelirdeki yüzde 28 oranındaki artıştır. Diğer taraftan demiryolları yapımında da yönetim ciddi başarılar sağlamıştır. 1923'te 3.756 km. Olan demiryolu uzunluğu 1940 yılında 7. 381 km. dir. Ülkede 1930'lara kadar doğru dürüst fabrika yokken 1930'lardan itibaren devlet ciddi bir fabrikalaşma sürecine girmiştir. Bunun sonucunda, Kayseri, Ereğli, Nazilli, Malatya, Bursa'da tekstil; İzmit'te kağıt ve selülöz; Gemlik'te suni ipek; Paşabahçe'de cam? şişe; Kütahya'da çini; Keçiborlu'da sülfür; Karabük'te Demir?çelik tesisleri kurulmuştur.

Devletçilik uygulamasıyla Türkiye, şeker, çimento, kauçuk, deri ve kereste üretiminde dışarıya bağımlılığından büyük oranda kurtularak kendi ihtiyaçlarını karşılayacak üretime ulaşmıştır. Çeşitli dallarda yerli üretimin ülke ihtiyacını karşılama oranlarına bakılacak olursa; pamuklu kumaşlarda yüzde 43, yünlülerde yüzde 83, kağıt ve mukavvada yüzde 32, kükürtte yüzde 70, cam eşyada ise yüzde 63 civarındadır. Bu dönemde sanayi yatırımlarında ulaşılan oran, toplam yatırımların yüzde 30'udur ki bu, önceki dönemlerdeki değerlerden çok daha yüksek bir gelişmeyi ifade etmektedir. Bunun yanısıra çeşitli maden kaynaklarını arama ve işletme çalışmaları neticesinde, bakırda ihtiyacı karşılayacak seviyede üretim sağlanmış, krom madeninde ise Türkiye dünyanın en önemli ihracatçı ülkelerinden biri haline gelmiştir.

Devletçiliğin, sanayi tesislerini belli bir bölgede toplamayıp Anadolu'ya dağıtması da, günümüzde bu anlayışın daha ileri yöntemini dillendiren önemli şahsiyetlerin (Prof. Dr. Haydar BAŞ, dar bölge yaygın kalkınma projesi, en ciddi örneğidir) dikkatle takip edilmesi gerektiğini de gözler önüne sermektedir.

Nereden nereye...

İşin en dramatik tarafı da; bugün mevcut bulunan hükümetin, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki (1923? 1938) kadroların sırf siyasi bağımsızlığımızın teminatı olarak ekonomik bağımsızlığımızı temin etmek ve yabancı sömürüsüne set çekebilmek uğruna büyük meblağlar vererek millileştirdiği kurumları (Telekom, THY vb.) bizzat yabancılara peşkeş çekmek için ellerinden geleni yapması ve bu yaptıklarına da yüzleri bile kızarmadan Kurtuluş savaşını referans göstermeleridir. Tarihi 180 derece çarpıtan bu zihniyet aynı şekilde Atatürk'ün teşebbüs?i şahsi ifadesini de Türk özel teşebbüsünden ziyade yabancı özel teşebbüsü olarak algılamaktadır. Öyle ki; ülkemizin en büyük özel teşebbüslerinden olduğu iddia edilen Sabancı, Anadolu'nun en doğal ve tarihi ürünü olan yoğurdu bile yabancı ortaklara ürettirmekte (Danone) ve ülkemizde sattırmaktadır. Aslında bugün gelinen noktada ülkemizin yukarıda panoramasını çizmeye çalıştığımız savaş sonrası Türkiye manzarasından pek farklı olmadığını görüyoruz. Bu durumda yapılacak iş, 1923? 38 ekonomik kalkınma modelini hayata geçirmek olmalıdır. Ama bunu mevcut siyasi iradenin yapması imkan dahilinde değildir. Çünkü mevcut irade tarihe kendi penceresinden bakıp istediği şekilde yorumlamaktan vazgeçmiyor. Oysa ki çözüm, tarihten doğru dersler çıkarmasını bilen beyinlerde saklı...



Megola İdea ve Fener Patrikhanesi

Oğuz KÖROĞLU


Milli bütünlüğümüzü tehdit eden düşman fikirlerden biri hatta en tehlikelisi bilindiği üzere Yunanistan'ın, "Megola İdea" projesidir. "Büyük fikir", "Büyük İdeal" anlamlarına gelen Megalo İdea'nın amacı İstanbul başkent olmak üzere Bizans İmparatorluğu'nu en geniş sınırlarıyla dirilterek Yakın Doğu'da büyük bir Yunanistan kurmaktır. Oysa ki Yunanlıların, kendilerini varisi saydıkları Bizans'la ne tarih, ne soy ve ne de kültürel bakımdan hiçbir ilişkileri bulunmamaktadır. Esasen Megalo İdea, 1787'de Kerson'da Rus Çariçesi II. Katerina ile Avusturya İmparatoru II. Joseph'in hazırladıkları ve Bizans İmparatorluğu'nu kurarak Osmanlı'yı parçalamayı amaçlayan "Grek Projesi"nin bir devamı niteliğindeydi. Nitekim, 1814?1876 yıllarında faaliyet gösteren Filiki Eterya'nın ve azılı Türk düşmanı Venizelos'un gerçekleştirmeye çalıştıkları Megalo İdea'nın hedefleri; Yunanlılar'a müstakil bir ülke sağlamak, Trakya, Selanik ve Ege Adaları'nı Yunanistan'a ilhak etmek. Oniki Ada, Girit, Kıbrıs, Marmara ile Batı Anadolu Bölgesi ve Makedonya'yı Yunanistan'a bağlamak, bununla birlikte ilerde Yunanistan'la birleşmek üzere Trabzon ve civarında bir Pontus devleti kurmak ve İstanbul'u ele geçirerek Bizans İmparatorluğu'nu yeniden diriltmektir. Bir konuşmasında, "Ben geçliğimden beri Skiros Adası'nı (ki, Ege Denizi'nin tam ortasındadır) Helenizmin coğrafi merkezi saymışımdır" diyen? Venizelos'a göre, Ege Denizi bir Yunan denizi olacak, iki kıtaya ulaşan ve beş denize açılan Yunanistan gerçekleşecek, Yunanistan'ın bir ayağı Asya, bir ayağı Avrupa'da olacak ve Bizans yeniden yaratılacaktı.

Mondoros öncesi ve sonrasındaki işgal ortamını fırsat bilerek hemen hemen tamamı Türk toprakları üzerinde bulunan emellerini gerçekleştirebilmek için harekete geçen Yunanlılar, Fener Rum Patrikanesi'nin öncülüğünde, Etnik-i Eterya'dan Mavri Mira'ya kadar kurduğu isyan ve ihtilal cemiyetlerine paralel olarak, Osmanlı bünyesinde yaşayan Rum azınlıkları teşkilatlandırarak faaliyetlerini sürdürdüler. Patrikhane etrafında yoğunlaşan bu çatışmalar sırasında, zaten eskiden beri kışkırtılan Rumlar da, Yunanistan'ın bağımsızlığından sonra Megalo İdea'ya hizmet için seferber oldular. "Patrikhane Yunanistan'ın emrine girmelidir; bu suretle, birleşmiş bir patrikhanenin ilerdeki milli davalarda rolü pek büyük olacaktır" diyerek Patrikhane'yi de Megola İdea karargahı haline sokan Venizelos, henüz başvekil olmadan önce gizlice İstanbul'a gelerek bir Rum'un Fener'deki evinde Türk Milletini içerden vurmak için giriştiği hainane planını tanzim etmişti. Gerçekten de buradaki planlar dahilinde Patrikhane, Venizelos'un ve Yunanlıların Türkiye'deki icra vasıtası haline gelmiş; Yunanistan, Megalo İdea için Patrikhanenin desteğini almıştır. Şu halde Patrikhanenin Yunan emellerine hizmet eden bir kuruluş durumuna gelmesi daha 1910 yıllarında gerçekleşmiş bulunuyordu. Mondros'un imzalanmasını müteakip, bu mütarekenamenin meşhur 7. maddesinden hareketle İstanbul'u işgal eden emperyalist kuvvetlerin donanmaları Marmara'ya gelmişken Patrikhane, kapısına çift kartallı Bizans bayrağını asarak ihanetini aleniyete dökmüştür. Nitekim Patrikhane, başta siyasi entrikalar olmak üzere ihtilal cemiyetlerinin teşkilatlandırılması, çetelerin yönlendirilmesi, nümayişlerin düzenlenmesi, sosyo?kültürel çalışmaların yürütülmesi, propogandaların yaygınlaştırılması vb. faaliyetleriyle bir fitne, fesat ve bir melanet yuvası haline gelmiştir. Kısa zamanda İstanbul ve Anadolu'da teşkilatlanan ve hızla faaliyet gösteren Fener Patrikhanesi, Beyoğlu'ndaki Edebi Silogos Kulubü, Ziğrofyon ve Zapyon Liseleri, Rum Kulüpleri, Anadolu ve Adalardaki mektepler, kolejler, yetimhaneler ve hastaneleri de devreye koyarak Megola İdea'nın gerçekleştirilmesi yolunda başlıca rolü oynamıştır.



Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir!

Kazım ÜSTÜN


Yazının başlığındaki ifade; vatanın parçalanması emellerinin yurdun her bölgesinde postallarını gösterdiği bir dönemde; milli vicdanın kurtuluş amacıyla ayağa kalkışını ve müdafa?i hukuk olarak örgütlenmesinin başlangıcını ifade eden Amasya Tamimi'nin, birinci maddesidir. Tarih 22 Haziran 1919'dur. O dönemdeki ülkenin genel manzarası bir milleti varlıkla yokluk mücadelesinin eşiğine getirmişti. "İtilaf Devletleri ateşkesten hemen sonra harekete geçmişler, ülkenin en zengin ve stratejik bölgelerini işgaline girişmişlerdi. Bu da, düşmanın ateşkesi barışın ilk adımı olarak değil de, paylaşma projelerinin uygulanmasını kolaylaştıran bir işgal belgesi olarak gördüğünü göstermişti." "İtilaf devletleri işgal sözcüğünü kullanmadan İstanbul'u işgal etmişlerdi." Yine "Devlet mâli ve ekonomik yönden çok kötü bir durumdaydı. Tüm yer altı ve yer üstü kaynakları yabancıların elinde bulunuyor, onlar tarafından işletiliyordu. Ulaşım ağımız; rıhtım ve limanlar, fenerler aynı güçlerin elindeydi. Su, aydınlanma, gaz ve telefon gibi her türlü hizmet onlar tarafından karşılanıyor, bedeli de fazlasıyla alınıyordu." Bu manzarayı zihinlerimizde canlandırırken bugünkü versiyonlarını da anlamamız hiç zor değildir. Buna göre; Globalleşme akımının bir tesiri olarak milli hedef seçilen AB üyeliği ve bu süreç beraberinde şu gerçekleri ortaya çıkarmıştır: Ekonomik olarak, Gümrük birliği Türkiye'nin zararına olmuştur. IMF merkezli programlar ülkeyi mali iflasa sürüklemiş, iktisadi hayatta üretim durmuş, iç ve dış borçlanma ile Ülke belirli odaklara bağımlı hale getirilmiştir. Özelleştirme çerçevesinde; Gaz, Telefon, Bankacılık gibi önemli sektörler yabancı sermayeye açılmış, tahkimin kabul edilmesiyle de çıkabilecek ihtilaflar yabancıların eline bırakılmıştır. Yine çıkarılan; şeker kanunu, bor kanunu, endüstri bölgeleri kanunları ile zengin ve stratejik alanlarda milli çıkarlarımız zarar görmüştür.

ULUSAL SINIRLAR İÇİNDE VATAN BİR BÜTÜNDÜR BÖLÜNEMEZ

Erzurum ve Sivas kongreleri kararlarının 1. Maddesini ifade eden bu sözde; bugün milletçe tekrar bütünleşme zarureti doğmuştur. Çünkü;

1) Özellikle ABD tarafından Kuzey Irak ve Güneydoğu bölgesinde Kürt devleti projesi ortaya atılırken diğer taraftan batılı politikacılar bu bölgeye sözüm ona dostane ziyaretler düzenleyerek bu emelin altyapısını hazırlamaktadırlar. 2) Ege ve Doğu bölgesi üzerinde de Sevr emelleri artık en yetkili ağızlardan gündem edilmektedir. 3) Azınlıklar Lozan antlaşmasına aykırı olarak sayısal çoğunluk addedilmekte dolayısıyla vatanın bölünmezliğine ve milletin birliğine tuzak kurulmaktadır.

MANDA VE HİMAYE KABUL OLUNAMAZ

Erzurum Kongresi'nin en önemli kararlarından olan bu ifade, milli onurunu ve haysiyetini kaybetmişlerin söylemlerine karşı bir duruşu ifade etmekteydi. AB üyeliği çerçevesinde egemenliğin devrini doğal bir süreç, sosyal, kültürel ve iktisadi sahada tam uyumu çağdaşlaşmaya aşık Türk medeniyetinin bir evrimi olarak algılayanlar bilerek ya da bilmeyerek manda ve himayeyi savunmaktadırlar. IMF'ye niyet mektupları adı altında ifade edilenler, AB'ye ulusal program diye taahhüt edilenler devletin bağımsızlık karakteriyle bağdaşmamaktadır. Devletin ve milletin iradesini tek taraflı olarak kayıt altına alan her durum, hukuki çerçevesi ne olursa olsun bağımlılıktır, himayedir.

MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞINI YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR

Vatanı paylaşmanın adım adım gerçekleştiği dönemde her türlü olumsuz şartlara rağmen Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurtuluşun mücadelesi başlatılıyor, bunun adresinin de millet olduğu ifade ediliyordu. Bugün içinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın yolu çeşitli antlaşmalarla dışardan yardım almak değil; insanımıza güvenerek aynı azim ve kararla milli bir mücadele başlatmaktır. Bunun için de insanımıza; milli onur, bağımsızlık ruhu, birlik ve dayanışma, çalışkanlık, cesaret gibi özelliklerini aldığı ve beslendiği dini ve kültürel değerlerinin yaşatılması şarttır. Aksi takdirde bu boşluğu misyonerlik faaliyetleri ile yabancı emeller doldurur. O zaman; benliğine, ülkesine ve çevresine yabancı, tepkisiz insan modelleri ortaya çıkar ki artık iş işten geçmiş demektir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100