Bu haber kez okundu.

Genç Üniversite
Arz-ı Mev'ud ve İsrail

İsrail adlı devlet dünya sahnesine 14 Mayıs 1948'de çıktı. Bu devleti ilk tanıyan ülkelerin ABD ve SSCB olması gerçekten dikkat çekiciydi. Bir başka dikkat çekici husus ise, İsrail'in doğuşuna çanak tutan ülkenin İngiltere oluşuydu. Öyle ki İngiltere o dönemde dünyaya bir bakıma nizama verdiği kabul edilen ülkelerden biri belki de birincisiydi. 14 Mayıs 1948 tarihi ise, 16 mayıs 1916'da Sykes?Pickot Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'na ait toprakların İngiltere, Fransa ve Rusya arasında bölüştürülmesi neticesinde ortaya çıkan manda yönetimine İngiltere'nin son verip çekildiği tarihti.

İngİlİz kurşunlarI gölgesİnde

2 Kasım 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour büyük bir bankacılık ailesi olan Yahudi Rothschild'e bir mektup yazıyor ve şunları söylüyordu: "Majestelerinin hükümeti Filistin'de Yahudi halkı için milli bir yuva kurulmasını müspet karşılamakta ve bu amacın gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elindeki tüm imkanlar~|~ı kullanmaya hazır bulunmaktadır."

Gerçekten de mektuptaki taahhüdüne sadık kaldı İngiltere. Ve mandası altında bulunan Yafa, Hayfa, Tel Aviv gibi sahil şehirlerinin de içinde bulunduğu tüm Güney Filistin 'de Yahudiler gayrimen kul üstüne gayrimenkul satın alırken, diğer taraftan Yahudilere ait şirketlere çeşitli imtiyazlar ile donatıldı. Bu husus hem mülkiyet hem de demografik yapının yerli halkın aleyhine bozulması sonucunu doğurdu. Öyle ki 1920'lerde Yahudilerin elinde bulunan Filistin toprağı % 2.5 iken, 1945'te bu oran % 5.7'e çıktı. 1922'deki sayımda 673.388 kişi ile nüfusunun yüzde 89'unu Araplar; 83.974 kişi ile de % 11'ini Yahudiler teşkil ediyordu. 1948'e gelindiğinde ise, Filistin'e 323.951 Yahudinin daha gelip yerleştiği görülüyordu. Bu gelişmeye engel olmak isteyen Filistinli Araplar ise karşılarında İngiliz askerlerinin silahlarından çıkan kurşunları buluyordu. Bu kurşunların hayatına son verdiği Filistinli sayısı 50 bin kişi civarındaydı.

Fİlİstİn halkIna sorma gereğİ bİle duymayan BM İsrail'e giden yolda Yahudilere her türlü desteği veren sadece İngiltere değildi elbette. Yine onların insanlığın başında bela ettikleri dünya savaşlarından ikicisinin hemen akabinde kurulan BM de daha ilk yıllarında takındığı tavır ile adeta nasıl bir misyon sahibi olarak dünya sahnesinde yer aldığının işaretlerini veriyordu. Filistin probleminin halli için BM nezdinde kurulan bir özel komitenin hazırladığı plan, 29 kasım 1947'de BM Genel Kurulu'nda 13'e karşı 33 oyla red oyu verdiği bu plan, Filistin'in Araplar ile Yahudiler arasına taksimi öngörüyordu. Bu plana göre oluşturulan bir Yahudi devletine 405 bin Arap ve 558 bin Yahudi'nin yaşadığı 14.100 km2'lik bir toprak; Filistin devletine de 804 bin Arap ve 10 bin Yahudi'nin yaşadığı 11.500 km2'lik bir toprak verilmesi uygun görülüyordu. Böyle bir uygulamaya belki de dünya tarihinde ilk kez rastlanıyordu. Çünkü BM bu kararı alırken, karara konu olan toprakların asıl sahipleri olarak binlerce yıldır üzerinde yaşayanlara isteklerinin ne olduğunu sorma gereği bile duymuyordu.

İngiltere ve akabinde BM'nin Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurulması ve İsrail adıyla ortaya çıkan bu devletin hayatını sürdürmesi için verdiği destek bir yana, en bariz şekliyle ABD de bu kulvar da kısa zamanda yerini alıyordu. ABD'nin, kuruluşundan günümüze kadar, İsrail'e olan katkısını bilmeyen, duymayan olmasa gerektir.

"Ben sağ olduğum müddetçe..."

Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurulması fikri, sistematize edilmiş haliyle ilk defa, 1897'de, Basel'de toplanan 1.Siyonistler Kongresi'nde gündeme gelmiştir. Bu kongrede alınan kararlardan Biri "Filistin'de Yahudi çiftçi, zanaatkar ve müteşebbislerin iskan edilmenin teşviki" idi. İşte bu kongreden sonra Filistin'e Yahudi göçü başlarken, diğer taraftan gelecekteki İsrail için hem dünya ülkelerinin desteğini kazanma girişimleri yapılıyor, hem de Filistin'in hakimi Osmanlı İmparatorluğu yetkililerini ikna etme faaliyetleri başlatılıyordu.

İlk girişimi için Emmanuel Karasu adlı bir Yahudi görevlendirildi. Karasu'nun görevi Yahudilere Filistin'de ayrıcalık tanınması için, Sultan Abdülhamit Han'la pazarlık yapmaktı.Çünkü masonların yardımlarıyla Devlet?i Ali Osmani bünyesinde, pazarlık konusu olabilecek bazı sıkıntılar oluşturmuşlardı. Karasu tarafından yapılan, "Filistin'de Yahudilere bazı ayrıcalıklar tanımanın karşılığında şahsi hazinenize vereceğimiz 5 milyon altın lirayı ve faizsiz olarak 10 yol sonra ödemek üzere devlet hazinesine vereceğimiz 100 milyon altın lirayı kabul etmenizi sağlamakla görevlendirildim" şeklindeki teklife Sultan Abdülhamit Han'ın tepkisi, "Defol ey sefil" diyerek huzurdan kovmak oluyordu.

Karasu olayı Yahudileri yıldırmadı. Bu kez Siyonizmin babası Theodor Hertzl 2. Abdülhamid Han'ın huzuruna çıktı: "Efendimiz Yahudilere Filistin'de ikamet etme hakkı verse... Efendimiz Filistin'deki hazine arazilerini, kendilerinin belirleyeceği fiyattan bizlere satmaya razı olsa..." teklifi karşısında aldığı cevap ise şu oldu: "Vatan toprakları satılmaz. Kan akıtılarak kazanılan vatan toprakları ancak kan akıtılarak verilir. Eğer bir gün imparatorluğum parçalanırsa, o gün Filistin'i hiçbir bedel ödemeden dahi alabilmeniz mümkündür. Ancak ben sağ olduğum müddetçe etlerim lime lime edilmesi Filistin'i imparatorluğundan kopmuş görmekten daha hafiftir."

Kaza ve kader çizgisinden hassas işaretler görebildiğinin alameti vardı bu sözlerde. Neticede onun kabul etmediği rüşveti kabul edebilecek tiynette insanlar bulundu ve gerçekleştirilen bir komplo ile Sultan Abdülhamit Han, İttihat ve Terakki Cemiyeti vasıtasıyla tahttan indirildi. Böylece İsrail'e giden yoldaki en büyük engel ortadan kaldırılmış oluyordu... Kaderin cilvesine bakın ki onun hakkında azil kararı veren milletvekilleri arasında, "defol git ey sefil" diyerek kovulduktan sonra soluğu İtalya'da alarak, "Teklifimizi reddettin. Bu, şahsına ve devletine çok pahalıya mal olacak" telgrafını gönderen Karasu da vardı.

BM'in 29 Kasım 1947'ed aldığı taksim kararıyla Filistin'in takriben yüzde 56'sına tekabül eden topraklara oturmak Yahudiler için yeterli olmadı. Haganah, Stern, Ingun, Tz'vai, L'umi, Palmah gibi terör çeteleri oluşturarak yerli halka karşı ilan edilmiş bir savaş başlattılar. Üç ay gibi kısa bir zaman zarfında tamamen sivil hedeflere yönelik olmak üzere iki bine yakın saldırı düzenlendi. Çoluk çocuk demeden Müslüman Arapları katlettiler. Katledilenlerin resimleri çekildi, çoğaltıldı ve altlarına "terk etmezseniz, sonunuz bunlardan farklı olmayacak" şeklinde yazılar yazılarak Arapların yerleşik olduğu yerlere gönderildi. Amaç, onları dehşet içinde bırakarak topraklarını terk etmelerini sağlamaktı. Bu terörist saldırının bir örneği Deir Yassin Arap köyüne, Stern ve Ingun çetelerinin birlikte yaptıklarıydı. 9 Nisan 1948'de gerçekleştirilen ve genç?ihtiyar, çoluk?çocuk, kadın?erkek ayırdedilmeden yüzlerce kişinin katledildiği bu vahşetin sergileyicileri arasında, 1978'de Camp?David'de barış havariliğine soyunan, kuzu postundaki kurt, İsrail Başbakanı Menahem Begin de yer alıyordu. O Begin ki, "Bu kıyım çok haklı çıktı. Deir Yassin zaferi olmadan İsrail de olmazdı" diyebilecek kadar nazileşmeyi bile göze alıyordu.

İşgal projesİ olmayan (!) İsraİl

Böyle bir zihniyetin ürünü olarak sahnede yerini alan İsrail'e düşen şey elbette rolünün hakkını vermek olacaktı. Zaten beklendiği üzere o da öyle yaptı. Ne pahasına olursa olsun sürekli genişleme yolunda adım attı. Saldırı ve savaşı bir dış politika unsuru olarak kabul ettiğini ortaya koydu. Bu politikanın gerekleri 1949, 1956, 1967, 1973 yıllarında kendini gösterdi. Mesela 1956'da, 29 Ekim gecesinde İsrail ordusu savaş dahi ilan etmeden Mısır'a saldırdı. İşin içinde Süveyş olduğu için fırsattan istifade ederek İngiltere ve Fransa da bu savaşa katıldı. Bunu 1967'inin 5 Haziran'ında yine savaş ilan etmeden İsrail hava filolarının Mısır hava gücünü yerde imha etmesi izledi. Aynı anda Suriye ve Ürdün'e saldırdı İsrail. 6 gün saavşları olarak kafalara kazınan bu savaşta İsrail, içinde Sina Yarımadası, Golan Tepeleri, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin bulunduğu 60 bin km2'lik alanı işaret etti. Halbuki bundan önce, 8 Kasım 1966'da, BM'deki İsrail Temsilcisi Michel Comay'ın ağzından şu kelimeler dökülüyordu: "İsrail komşularının hiç birinin toprağına göz dikmiş değildir." Moşe Dayan ise saldırının başladığı 5 Haziran günü İsrail radyosunda alemi sersem yerine koyacak tarzda "İşgal projemiz yoktur" diyordu. 5 Haziran 1967 saldırısı için İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı General Hod ise, "On altı yıllık hazırlık 80 dakikada sonuca ulaştı. Biz bu planla yaşıyoruz. Gıdamızı bu plandan alıyoruz. Onu devamlı geliştiriyoruz" diyordu.

İsrail'in saldırıları bunlarla da bitmedi. 1978'de Güney Lübnan'a girdi. Temmuz 1980'de Doğu Kudüs'ü ihlal ederek, Kudüs'ü İsrail'in bölünmez başkenti ilan etti. Ardından Haziran 1982'de Lübnan'ın yeniden hem de Batı Beyrut dahil işgali gündeme geldi. Filistinli geçler Beyrut'u terk etmek durumu ile karşı karşıya kaldılar. Bu sonuç başka bir sonucu daha doğurdu ve İsraillilerin desteğinde Hıristiyan Falanjistleri, Şabra ve Şatilla adlı Filistin mülteci kamplarında çoluk çocuk demeden yüzlerce kişiyi katlettiler. Adeta boğazladılar. Tam iki gün sürdü bu boğazlama hadisesi... Bu olayı Menahem Begin şöyle ifade ediyordu: "Yahudi olmayanlar Yahudi olmayanları öldürdü..."

1987 Aralık'ına gelindiğinde işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail'i şaşkına çeviren bir hareket başlatıldı.. 15 Kasım 1988'de, BM'nin 181 sayılı kararları ile Filistinlilere bırakılan ve fakat İsrail işgali altında bulunan topraklarda Bağımsız Filistin Devleti kurulduğu açıklandı. Türkiye başta olmak üzere 100'e yakın ülke bu devleti tanıdı. İsrail ve ABD ise sert şekilde karşı çıktılar.

1990'ın 2 Ağustos'unda Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i istila ve ilhakı ile gündeme gelen Körfez Krizi ve Savaşı'nın ardından Ortadoğu'da enteresan gelişmelerin zuhur etmeye başladığı görüldü. Dünya dengelerini alt?üst eden SSCB'nin çözülmesinin de akabine rastlayan bu gelişme, İsrail'in adeta bir barış havarisi kesilmesiydi. Madrid'te başlayan Ortadoğu Barış Görüşmeleri, İsrail?FKÖ Barış Anlaşması ile Gazze ve Eriha'da bir özerk yönetimini gündeme getirdi. Bunu İsrail?Ürdün Barış Anlaşması izledi. Bu barış taarruzuna maruz kalan ülkelerden sonuncusu ise Suriye.

Neden Arjantİn ya da Uganda değİl de Fİlİstİn?

İsrail'in dünya sahnesinde yer aldıktan günümüze değin bir dış politika parametresi olarak kullandığı savaş gerçeğine dönüldüğünde görülecek olanlar, gerçekten ibret ve dehşet verici boyut arz etmektedir. Neden "İsrail" adlı Yahudi devleti Arjantin ya da Uganda'da değil de Filistin toprakları üzerinde kurulmuştur? Ve bu İsrail neden hep savaş kelimesi ile yan yana anılan bir ülke olmuştur? Bu soruların cevabı verildiğinde bir bakıma barışın İsrail ve Savaş kelimeleri arasında ne anlam ifade ettiğinin işaretleri de kendini gösterecektir.

12 Ekim 1965 günü, İsrail Parlamentosu Knesset'te, Menahem Begin şunları söylüyordu: "Yürekten inanıyorum ki, hiç tereddüt etmeden Arap devletlerine karşı derhal caydırıcı bir savaş açmak gerekir. Arap gücünün yıkılışı ve toprağımızın genişlemesi şeklindeki hedeflerimize ancak böyle varabiliriz."

Haham Elizerk Waldman, Nekudah Gazetesinde, Menahem Begin ve Ariel Şharon'un yürüttükleri politikalara destek makalesinde, Kitab?ı Mukaddes'e sadık kalan İsrail'in Lübnan'ı işgal ederek Ortadoğu'da yeni bir düzen sağlayacağını ispat ettiğini... Bu hareketin dünya barışının ilk adımı olduğunu... Savaşın kendi kendine bir değer olduğunu... söylüyor ve sözlerini şöyle tamamlıyordu: "Sadece Ortadoğu'nun değil tüm dünyanın nizamından sorumluyuz."

ARZ-I MEV'UD;

NİL'DEN FIRAT'A KADAR

"Eğer Kitab?ı Mukaddes'e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab?ı Mukaddes'te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitab'ın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir. ." şeklindeki sözler Moşe Dayan'a aittir.

"Bu ülke, Tanrı tarafından yapılmış olan bir va'din yerine gelişidir. Onun yasallığını tartışmak gülünç olur" sözleri ise Golde Meir'e...

Şu sözlerin sahibi ise Ben Gurion: "Devletin sınırlarını tespit etmek zorunda değiliz. Statükoyu korumak bahis konusu değildir. Biz genişlemeye yönelik dinamik bir devlet yaratmak zorundayız."

Bunlar, İsrail adlı devletin kurucuları arasında yer almanın yanı sıra en üst yönetim makamında bulunanların sözleridir. İşte bu ve sıralanabilecek daha söz ve belgeye bakıldığında İsrail'in, hasbelkader bir toprak üzerinde bulunan insanlar tarafından kurulmuş bir devlet değil, bir inancın gereği olarak o inancın bağlıları tarafından müthiş bir plan ve organizasyon ile belli bir gaye için kurulmuş bir devlet olduğu görülecektir. Kitab?ı Mukaddes'te bu husus çok net olarak şöyle ortaya konulmaktadır: "Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız Çölden ve Lübnan'dan, Irmaktan, Fırat Irmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Yehova size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."(Tesniye, Bab: 11, ayet: 24?25, sfB: 189) "Mısır'ın Irmağından Büyük Irmağa, Fırat Irmağına kadar, bu diyarı... senin zürriyetine verdim." (Tekvin, Bab; 15, ayet: 18, sf:12)

HEDEF TÜRKİYE

İşte yukarıda ayrıntılı olarak ifadesini bulduğu şekliyle Kitab?ı Mukaddes'e dayanan, içinde sadece Yahudilerin yaşayacağı bir arz?ı mevud inancı üzerine bina edilmiş bir "Büyük İsrail "tehlikesi ile karşı karşıyadır Türkiye. Nitekim, Yahudilerin, kendilerine Yahova'nın vaat ettiğini söyledikleri"arz-ı mev'ud", yani vaat edilmiş topraklar tabiri ile anılan bölgenin içerisine Güneydoğu Anadolu Bölgesi de girmektedir.Bunu Yahudiler ta temelden beri itikad unsuru olarak gönüllerine yerleştirmişlerdir.Eğer dünyada bir Yahudi milleti ve devleti varsa onun Güneydoğu üzerinde bu vaatten dolayı birhesabı var demektir.

"Burada oturan halkların şehirlerini Tanrı sana miras olarak verdi. Buralarda hiç bir canlı bırakmayacaksın." (Tesniye, Bab; 20, ayet: 16?17), " Her şeylerini ellerinden al. Geriye bir şey bırakma. Her yere ölüm saç. Erkekleri ve kadınları, çocuklar ve süt çocuklarını, öküzleri ve koyunları, develeri...öldür." (1. Samuel, Bab: 15, Ayet:3)

GÜNEYDOĞU'DA YAHUDİ HESAPLARI

Güneydoğu Anadolu bölgesi, Fırat ve Dicle'nin arasında bulunan tarihte "Yukarı Mezepotamya olarak bilinen verimli toprakların olduğu bölgedir. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının verimliği münasebetiyle bilim adamlarınca "verimli hilal" olarak adlandırılan bu bölgemiz; devletlerin, medeniyetlerin, maddi ve manevi zenginliklerin kaynağı olarak da tarihin her döneminde karşımıza çıkmıştır. Asurlar, Babiller, Sümerler gibi devletler burada hayat sürmüşlerdir. Bölgemiz; Hz. İbrahim'in doğduğu, Hz. Musa'nın çobanlık yaptığı, Hz. Eyüb (as)'ın hastalıkla çile çektiği mukaddes belde olup, Hz. Yahya'yı, Hz. Zülkif (as)'ı üzerinde yaşatma şerefine nail olmuş bir bölgemizdir. Bunun yanında, taşıdığı kaynaklarda ülkemizin güzide yerlerinde biridir. Türkiye'de yapılan istatistiki araştırmalara göre rezerv alarak 4 milyar varil petrol, Güneydoğu topraklarımızın altında bir hazine olarak mevcud bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre, rakam, 5-6 milyar varile kadar çıkmaktadır. Bunun yanında, dünyada çıkarılan "kromun" % 75'i bu topraklardan elde ediliyor. Kromun yanısıra, linyit, çinko, kurşun yatakları itibariyle de bölge, oldukça zengin kaynaklara sahiptir. GAP'tan (Güneydoğu Anadolu Projesi) sonra bu bölgemiz bütün dünyanın, özellikle de Yahudi'lerin, üzerinde menfur emellerinin olduğu bir bölge olma hüviyeti kazanmıştır. Nitekim, Yahudiliğin iktisadi konulardaki mahareti malumdur.Türkiye petrollerinin tamamına yakını bu bölgededir. Bu zenginlik kaynaklarına sahip olmak için de bölge üzerinde hesapları olacaktır şüphesiz.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1. Prof.Dr.Haydar Baş, Mektubat, İst.1995

2. Mesaj Dergisi Yıl 4, Sayı 179. 1995

3. Prof.Dr.Haydar Baş "Güneydoğu gezimiz" Yeni Mesaj Gazetesi, 26 Mayıs 1998 s.3

4. Prof.Dr.Haydar Baş, "Filistin'de son durum ve bize düşen görev" Yeni Mesaj Gazetesi 10 Ocak 2001 s.3

5. Yeni Rehber Ans. Cilt.7. İst. 1993

Oğuz KÖROĞLU

Türklere karşı haksız isnatlar(!)?II

"Hıristiyan devletler ecdadımın üzerine tehditli bulutlar yığıyor; fakat bunlardan yağmur yağmıyordu. Onlar sebep olmasa idi bu kadar kan dökülmeyecekti."

(Kanuni Sultan Süleyman)

"Türk öldürebilir; fakat korkutulamazlar".

(Napeleon)

Türk devletleri yalnız yabancı din mensuplarını himaye etmekle kalmıyor; aynı devletin hudutları içerisinde Türkler de çeşitli dinlere mensup cemaatlerle bir arada ve ahenk içerisinde bir hayat sürüyorlar. Gerçekten Türkler VI ve XI asırlar arasında, Samâni, Buda, Wani, Hıristiyan Yahudi, ve İslam dinine mensup olarak bir arada yaşamakla tarihte görülmüş bir müsamaha ve insanlık örneğini veriyorlardı. Göktürk, Uygur, Hazar, Moğol Hanları huzurunda çeşitli dinlerin mümesilleri arasında, hiçbir taassup görülmeden, dini münakaşalar cereyan ediyordu. İslamiyet'i kabul ederek Yakın Şark ve Anadolu'ya gelen Türkler, eski an'aneleri birlikte getirdikleri gibi İslamiyet'in Ehli kitaba, Semavi din mensuplarına behşettiği hak ve hürriyetleri de dikkatle tatbik ediyorlardı. Dindar Türk sultan ve beyleri bu vasıflara sahip olduğu gibi İslamiyet'i henüz sathi bir şekilde kabul eden göçebeler de aynı müsamaha anlayışına bağlı idiler. Böylece Türkler milli ve İslami an'anelerini imtizariyle çok ileri bir nizam getiriyorlardı. Selçuklu sultanları ve Türkmen beyleri Yakın Şark'ta ve hususiyle Anadolu'da karşılaştıkları Hıristiyan din ve mezheplerine karşı takip ettikleri siyaset bu milli ve İslami an'aneye dayandıktan başka devrin ictimai şartlarına ve kendi menfaatlerine de uygun bulunuyordu. Bu sayede Anadolu'da yerli Süryani, Ermeni ve Rum halkını kendilerine bağlıyor; bu da Bizans'ın dini, idari ve mali tazyiklerine karşı Türk idaresinin tercih sebebi oluyordu.

Türklerin Anadolu'ya getirdiği Miri toprak idarenin toprak aristokrasisini kaldırması ve içtimai adaleti sağlaması da din hürriyeti kadar yabancı halkları da cezbediyordu.

Büyük Türk güçlerine, göçebelerin hayat tarzına ve Türk devlet sistemine nufuz edemeyen yabancı müellifler Hıristiyan'ların Selçuklu Türk'lerinden çok zulüm gördüklerini ve Haçlı seferlerinin bu sebeple başladığını ileri sürüyorlardı. Bu asılsız hüküm de, şüphesiz tarihçilerin ilk Türkmen akınları hakkında, kroniklerin verdiği boyutlar hakkında mübalağa etmeleri ve o devirde Türk'lere karşı beslenen kötü düşünce ile ilgili idi. Halbuki Haçlı seferlerinin hazırlandığı Sultan Melik Şah devri (1072?1082) Müslüman ve Hıristiyan kaynaklarında, mutlak bir adalet, hürriyet ve saadet devri olarak tarihe intikal etmiştir. Hatta Bizans'a ve Hıristiyan ülkelerine karşı fetihler yapan Tuğrul bey ve Alparslan da bu yabancı kaynaklarda, yüksek adalet ve faziletleri ile tanınmıştır. Selçukluların bu hürriyetleri ve tarihleri henüz tetkik edilmediği için onların Hıristiyan'lara zulüm yaptıkları kanaati evvelce yayılmış; Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Türk göçlerinin kavranılmadığı içinde bu mühim mesele zorla din değiştirme veya imha siyaseti ile ilgili sanılmıştır. Türk tarihini iyi bilmemekle beraber, ilk defa W. M. Ramsay Anadolu'daki Hıristiyan'ların Selçuklu devrinde Bizans devrine nazaran daha mesud bir hayat yaşadıklarını ve daha geniş bir din hürriyetine sahip olduklarını ileri sürmek suretiyle eski zihniyet ve görüşlerin tam zıddını ifade etmiştir.

?Cities and Bishoprics of Phrygia, Oxford 1895, S. 16?27

Emin ÜSTÜN
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100