Bu haber kez okundu.

HAFTANIN SOHBETİ
TÜRKİYE DİKKATLİ OLMALI

Hocam, konunun bir başka boyutuna geçmek istiyorum. Çünkü siz yazılarınızda konunun siyasi, kültürel, inanç boyutuna da önemle değindiniz. Bu konuda da sizin tahlillerinizi istirham edeceğim. Ama Mehmet Emin Koç Bey'e bir şey sormak istiyorum. Hocam, "Bağımsızlık bir milletin can damarıdır" diyor. 20 Mayıs'da düzenlenen mitingte de başlık yine ulusal bağımsızlık üzerine idi. Bu bağımsızlık meselesi neden bu kadar önemlidir?

Mehmet Emin Koç?Dilerseniz bundan önce bir şey söylemek istiyorum. Egemenliğin devri konusunda gündem edilen yeni düzenlemede, "Uluslarüstü yetkisi bulunan kurumlar" diye bir tabir var. Bugün uluslarüstü yetkisi olmak kavramını da irdelemek lazım. AB'nin uluslarüstü yetkisi olduğunu kim tespit ediyor? AB'ye, "Ey AB! Senin bütün ulusların üstünde bir yetkin var" diyerek ona bu yetkiyi veren kimdir? Yarın, öbür gün ABD, "Hayır! AB'nin değil benim daha çok uluslar üstü yetkim var. Çünkü benim param her tarafta yaygındır. Nereye i~|~nersem orası benim oluyor. Dolayısıyla AB'ye değil de bana bağlanacaksınız" demez mi? Zaten bizim yeni yetme siyasilerimizden bir kısmı şu anda Washington'daki lobilerle bağlantılar kurarak siyasete atılıyorlar. ABD, "Sizin içinizden insanlar bile bize geliyor" der ve o zaman "AB'ye değil de ABD'ye bağlanmak durumundayız" gibi bir şey ile karşı karşıya kalırsak ne olacak?

İbrahim Berk? Bir aktüel dergide, "Geçmişte, cumhuriyeti kuran komutanlardan bir tanesi de mandacı idi. Mandacılıkta ne var?" diyor. "İnönü de mandacı idi" diyerek bir zemin hazırlanıyor.

Mehmet Emin Koç? Bir başka husus şudur. 15?20 sene önce gençlerimizin bazıları Türkiye'deki yetkilerin bazılarının Rusya'ya devredilmesini istiyorlardı. Ama onlar terörist olarak içeri alınmışlardı. Rusya o zaman SSCB olup, dünya üzerinde bir gücü vardı. Bu delikanlılar terörist oluyorlar ve içeride yatıyorlar da böyle bir anlayışı devam ettirmek ne kadar hukuki oluyor? Bunu da irdelemek lazımdır.

Prof. Dr. Haydar Baş? Yani o gün suç olan bugün nasıl ak oluyor.

TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ OYUNLARA DİKKAT!

Mehmet Emin Koç? Hocam, yazılarında, hep, AB'nin kültürel temeline dikkat çekmiştir. Avrupa'nın Türk dünyasına ve özellikle Türk dünyasının merkezi ve kalbi olan bizlerle hep problemi olduğunun altını çizmişlerdir. Mesela 7?8. Asırlarda, Oğuz boylarının Avrupa'ya akınları esnasında, o zamanın Hıristiyan güçleri, Türklere karşı yemin etmişlerdir. Hıristiyan olmadıkları müddetçe Avrupa'ya giremeyeceklerini, ittifak edemeyeceklerini ortaya koymuşlardır. Arkasından aynı hali 11. Asırda Endülüs'te görüyoruz. Bütün Avrupa dünyası, İspanya'daki Müslüman topluluğun dini Hıristiyanlık olmadığı için tek vücut oluyor ve Endülüs'te taş üstünde taş bırakmıyor. 800 yıllık Endülüs İmparatorluğundan geriye bir tek Müslüman kalmıyor.

Prof. Dr. Haydar Baş? Belki de bu tarihin en büyük vahşetidir. Dünyada böyle bir olay görülmemiştir. İşin enteresan tarafı hiçbir tarihçi de bunu gündem etmiyor. İspanya'ya gidin bakın, 800 sene süren bir medeniyetin izlerini görürsünüz. Kurtuba'ya gidiyorsunuz, bir medeniyet görüyorsunuz. Elhamra'ya gidiyorsunuz, bir medeniyet görüyorsunuz. Peki burada bir tane Müslüman yok mudur? Yoktur. Batılılar medeni imiş? Bunu kim demiş?! Orada bir tane Müslüman bırakmadılar. Hatta o dönemde Müslümanlar, Yahudilerden görünür diye adamlar Yahudi tacirlerini, çiftçilerini de hep katlettiler. İşte o tarihte Yahudilerin Osmanlıya sığınması söz konusudur. Bir ittifak neticesinde bu kadar büyük bir katliam var. Bugünküler öyle değilmiş! Bunu kim söylüyor? Peki Bosna nedir? Sırpların bu kadar katliamı ortada iken bu tür sözler nasıl söylenir? Bosna'yı bir tarafa bırakın, Kafkaslarda Çeçenlerin çektiği nedir? Dünyanın adeta gözü kapalı; adeta değil dünya kör olmuş vaziyette. Aşağı geç; Filistin'de aynı şeyler var. Dolayısıyla çok korkunç oyunlar oynanıyor. Aynı oyunların Türkiye üzerinde oynanmayacağını iddia etmek kadar saflık olabilir mi?

AKLIMIZI BAŞIMIZA DEVŞİRMEK İÇİN KIBRIS ÖRNEĞİ

Ben 1974 senesini çok iyi hatırlıyorum. Kırbıs'ta Rumlar Türkleri katlediyorlar. Banyolarda boğuyorlar. Ellerine geçirdiklerinin bacağını, kulağını kesiyorlar, öldürüyorlar. Biz, Kıbrıs vatandaşının bu halini dünya kamuoyuna aktardığımız zaman, bir Batılı Allah kulu, "Bu, yanlıştır" demedi. Hepsi, "Doğrusunuz, haklısınız" dedi. Türkiye Cumhuriyeti, garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs'a çıkarma yaptı. Bugünkü sayın Başbakan, o zaman da Başbakandı. Türk Silahlı Kuvvetlerinin orada böyle bir başarı elde edeceği hesapta yoktu. Hesap, Batılıların düşüncelerinin tamamen dışında cereyan etti. Türk askerinin Beşparmak dağlarını geçmesinin mümkün olamayacağını askeri istihbaratları rapor halinde bildiriyordu. Öyle sığınaklar yapmışlardı ki orada 7?8 aylık herşeyleri vardı. Ama Türk askeri geldi, bir anda vurdu, üç?beş saatte Beş Parmak dağlarını aştı, Girne'ye girdi. Bunun üzerine bütün dünya bize ambargo uyguladı. Almanya, Fransa, İtalya, bilaistisna hepsi ambargo uyguladı. Müttefikimiz olan ABD bile bize ambargo uyguladı. Hiç unutmam. O zaman uçakların tekerlekleri herhalde Türkiye'de imal edilmiyordu. "Bize teker bile vermiyorlar" diye konuşuluyordu. Şimdi bu insanlar, 40 yıllık Yaniler bir anda Kani olmuşlar. Bu kadar saf olmaya gerek yok, bu kadar gaflette olmaya gerek yok. Aklımızı başımıza devşirelim ve bize bizden başkasının da dost olmadığını bilelim.

Bunu derken de hiç kimse ile iktisadi, hukuki, siyasi münasebette bulunmayalım, demiyorum. Bulunalım, olalım, ama, varlığımızla, kimliğimizle olalım. Bu kimliği kaybettiğiniz zaman ezilir, yok olursunuz. Devletiniz, milletiniz yok olur. Türk'ün adı dünya tarihinden silinir.

AVRUPALILARA GÖRE TÜRKLER TARİHSEL DÜŞMANDIR

Mehmet Emin Koç? Yine aynı şekilde 11. Yüzyılda Batılılar, Selçuklulara karşı Haçlı seferi düzenlediler. Bu seferler tam 200 sene sürdü. Bizim milletimiz bu gerçeği yaşadı, gördü. Dolayısıyla bugün AB şemsiyesi altında hedef Türkiye'nin dağıtılmasıdır.

Bu noktada, Tuğgeneral Halil Şimşek Bey'in, Harp Akademileri Komutanlığında verdiği seminerde söylediklerini altını çizerek tekrar etmek istiyorum. Şöyle diyor: "1929 yılında dünya, ekonomik buhranı yaşarken devlet kavramına pek uygun düşmeyen ve bir manga askeri gücü olan Avrupa Hıristiyan kültürünün merkezi Vatikan, 7 Haziran 1929'da bağımsızlığını ilan etmiştir. 1944 yılında 450 tümeni olan Stalin'in, 'Vatikan'ın kaç tümeni var?' diye alaya aldığı bu küçük devlet bugün varlığını sürdürmektedir. Halbuki Stalin'in güce dayalı sistemi çökmüştür. Bu bize tek başına askeri gücün güvenliği sağlamak için yeterli olmadığını, ekonomik güç ile iç yapıyı kuvvetlendiren kültürün önemini kanıtlamıştır. Avrupa, Hıristiyan kültürü dediğimiz zaman Hıristiyan inanç değerlerinden beslenmiş Vatikan'ın gözetimindeki insanların şekillendirdiği yaşam tarzı ve değerler sistemidir." Paşa çok net altını çizmiş ve 1854 yılında bir kardinalin seminerinden alıntı yapmış. Kardinal şöyle diyor: "Türkler, Hıristiyanlığı kabul etmek şöyle dursun Hıristiyanlığı ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Tarih sahnesine çıktıkları 1048 yılından beri Hıristiyan düşmanlığının öncüsü, sözcüsü olmuşlardır. Bu yüzden Türkler Katolik kilisesinin yani Vatikan'ın taa 11. Yüzyıldan itibaren en önemli sorunu, düşmanı olarak görülmüştür. Hatta Papalık devletinin son bin yılı Türklerle savaşarak geçmiştir." Paşa yorumuna devam ediyor: "Avrupalılar için dinimizi değiştirmek mümkün olmadığına göre" yani AB'nin bu tarihsel düşmanlığı bir gerçek olduğuna göre bizim halimiz ne olacak? O halde burası bir Hıristiyan kulübüdür ve bu milletin orada yeri yoktur.

İbrahim Berk? Halil Şimşek Paşamızın da ifade ettiği gibi AB içerisinde bugün bir teokratik devlet vardır. "Laik Avrupa" diyoruz. Ama Vatikan, "Papalık Devleti" diyor. Papalığın hem siyasi, dünyevi boyutu var, hem dini boyutu var. Her iki otoriteyi aynı anda elinde tutuyor. AB sürecinde bu hep atlanıyor, gözlerden saklanıyor. Sadece Anayasa'daki bu değişiklikler söz konusu değildir. Fener Patrikhanesi'nin İstanbul suriçinde hem dini hem dünyevi otoritesini elinde tutan bir din devleti haline getirilmesi dayatılıyor. Bunun için ABD Başkanı mektup yazıyor. AB elçilikler tahsis ediyor. Aslında en büyük tehlikelerden bir tanesi bu olmakla birlikte pek fazla dikkat çekmiyor, gözden kaçırılıyor. Bu boyutu da hatırlatmakta fayda vardır.

MİSYONERLİĞİN İKİ YÜZLÜ STRATEJİSİ

Hocam, ABD'li misyonerlere ABD'li ünlü misyoner örgütünün talimat mektubundan bahisle, "Bu mukaddes ve vadedilmiş topraklar silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır" dediniz.

Prof. Dr. Haydar Baş? Ben, onu Ali Rıza Bey'den okudum. Sağolsun, çok ciddi bir araştırma idi. Onun için bu tür gerçekleri onun dilinden dinlemekte fayda var.

Ali Rıza Bayzan? Aslında Hıristiyanlık, adı sonradan türetilmiş bir dindir. Orijinali, Kur'an'da geçtiği gibi Nasranilikti. Bir Tevhid dini idi. Ama daha sonra Pavlus isimli oldukça sıradışı bir isim tarafından Hıristiyanlığa dönüştürüldü. Aslında Pavlus'un dünyası Hıristiyanlığın ve bugünkü misyonerliğin temelini oluşturuyor. Bu konuda çok kısa bilgi vermek gerekirse, Pavlus, bir Roma vatandaşıdır. Tarsus doğumludur. Kendisi Helenistik kültürden geliyor ve aynı zamanda da Yahudidir. Aslında bugünkü Hıristiyanlık da bu üç karakteri bünyesinde taşıyor. Bugünkü Hıristiyanlık propagandasının temelinde de yine Pavlus'un, Korintlilere yazdığı bir mektup var. Bu mektubu Hıristiyanların kutsal kitabı Kitab?ı Mukaddes'ten aktarayım. Sahife 175'de Pavlus şöyle diyor: "Çünkü herkes özgürken daha çok adam kazanayım diye kendimi herkese köle ettim. Yahudileri kazanayım diye Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim şeriat altında olmadığım halde şeriat altında olanlara şeriat altında gibi davrandım...." Yani Pavlus, "Hıristiyanlaştırmak için putperestlere putperest gibi, Yahudilere Yahudi gibi davrandım" diyor. İşte Hıristiyanlık propagandasının üstadımızın da ısrarla dikkat çektiği nokta bu noktadır. Burada İslam'daki din tebliğinin çok dışında, doğrudan ikiyüzlü bir strateji söz konusudur. Dolayısıyla bizim burada misyonerlik karşısında çok uyanık olmamız çok doğal ve gereklidir. Misyonerliğin teolojik temeli budur. Tarihteki uygulamalara baktığımız zaman yine bunlarla karşılaşıyoruz.

Yalnız burada şunu söylememiz gerekiyor ki Pavlus'un yaşadığı zamanda gerçek İseviler de, Hz. İsa'nın bağlıları da var. İlginçtir ki Pavlus'u Kudüs'e çağırıyorlar ve hesaba çekiyorlar. "Sen ne yapıyorsun? Sünneti kaldırıyorsun. Şarabı helal kılıyorsun. Domuzu helal kılıyorsun. Bu bizim dinimize aykırıdır. Allah'ın dininde böyle bir şey yoktur" diyorlar. Pavlus, "Ben bunları geçici olarak yapıyorum. Bu insanlar başka türlü hizaya gelmez" diyor. Bir an ona inanır gibi oluyorlar. Ama o yine devam ediyor. Bunun üzerine tekrar geri çağrılıyor. Sigaya çekiliyor. Kitab?ı Mukaddes'de, Resullerin İşleri diye bir bölüm var. 22. Bölümde geçiyor. Onun bir sapkın olduğu ilan ediliyor. Hatta gerçek Nasraniler ayaklanıyor, Pavlus'u linç etmek istiyorlar. Tam bu esnada Romalı askerlere sığınıyor. Bu anlattıklarım da Kitab?ı Mukaddes'te geçiyor. Pavlus'un misyonerliği iki yüzlü bir strateji olarak dayatması Hıristiyanlığın tarihinde de ciddi bir çatallanmaya yol açmıştır.

MİSYONER OKULLARINA KARŞI ATATÜRK'ÜN NET TAVRI

Tarihteki uygulamalara değinmek istiyorum. Mesela Osmanlı'da Vatikan merkezli Katolikler, Amerikalı Protestan karakterli Board teşkilatı bütün bir Osmanlı ülkesi baştan sona misyoner okullarıyla donatıldı. Bu misyoner okulları cumhuriyetin öncü fikirlerinden birisi Celal Nuri'nin deyimiyle cumhuriyet Türkiyesinde bile hala bir düşman karargahı gibi duruyor. Bunlardan birisi Robert Koleji olup, kurucusu Hamlin'dir. Bu kolejin kurulmuş olduğu yer de çok kayda değer bir yerdir. Hamlin, "İslam ve Türkler İstanbul'a nereden girdi? Rumeli Hisarından. Öyle ise ben de oradan girmeliyim" dedi. Boğaziçi Üniversitesinin orijinal binası Hamlin'in binasıdır.

Enteresandır, Robert Kolej, birinci turda Bulgarları çoğunlukla okula alıyor. Bulgarlar büyük ölçüde Türk ve İslam karakteri ile bezenmişken birden bire yoktan bir Bulgar ulusu ortaya çıkıyor. Ayaklanıyorlar. Silah yardımı da Ruslar tarafından yapılıyor. Sonuçta bir Bulgar devleti ortaya çıkıyor. İkinci turda alınan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu Ermeniler oluyor. Bunların hepsinin arşiv kayıtları vardır. Böylece bildiğimiz Ermeni meselesi ortaya çıkıyor ve bugünkü hale geliyor. Dikkat edilirse Hıristiyan propagandasının en temel noktalarından bir tanesi sadece insanları Hıristiyanlaştırmak değildir. Bunun ötesinde bir toprak meselesi haline getirmektir.

Bunları son gelişmelerle bağlantılandıralım. Mesela bir gazetemiz şöyle diyor: "Papa'da Haçlı kafası. Ermeni soykırımı şu korkunç olayların başlangıcı olmuştur. İki dünya savaşı, sayısız bölgesel çatışmalar, milyonlarca inananın hayatına mal olan planlı imha kampanyaları." Halbuki 1. Dünya Savaşı 1914'te başlamıştır. 2. Dünya Savaşına Türkiye katılmamıştır. Dikkat ederseniz Papa, stratejik bir taktikle herşeyden bizi sorumlu tutuyor.

Bugün, cumhuriyet Türkiye'sinde de Hıristiyanlık propagandası devam ediyor. Ben burada Atatürk'ün almış olduğu tavırla bitirmek istiyorum. Bursa'da Amerikan Kız Kolejinde, üç kızın Hıristiyan olduğu duyulunca, Atatürk, bizzat olaya el koyuyor. Konu araştırılıyor. Sonunda Atatürk, "Burası cumhuriyet Türkiye'sidir. Burada Hıristiyanlık propagandası yapılamaz. Bu okul kapatılacak" diyor. Yani Atatürk'ün bu konudaki tavrı açık ve seçiktir.

TÜRKİYE'DE CİRİT ATAN HIRİSTİYAN TARİKATLAR

İbrahim Berk? Patrikhane için de, "fesat ocağı" ifadesini kullanıyor.

Ali Rıza Bayzan? Burada tarihi arka plandan hareketle gelinecek nokta, AB zemini ile üstümüze gelirlerken çok enteresandır, Tanzimat Fermanı ile bir yandan azınlıklara, Bulgarlara, Rumlara hürriyet verin, eşitlik verin dayatması yapıyorlardı. Bir yandan da misyonerlik yuvası kolejler o insanlara milli kimlik, dini kimlik kazandırıyordu. Buradan da çıkan netice o ki milli kimliğin oluşmasında kiliselerin katkısının birinci dereceden rol oynadığını görüyoruz. Hocamızın konferanslarında ifade ettiği bir cümle var. Türkiye'de misyonerlik faaliyetleri ile hedeflenen şey insanların Hıristiyanlaştırılması değil, "aslınıza, kimliğinize dönün" operasyonudur. Yine hocamızın ısrarlı olduğu bir nokta var. Bu, dini ve milli bütünlüğümüzdür. Bunlardan birinin yok olması diğerinin ortadan kalkması anlamına geliyor. Mesela Almanya'nın Müslüman Türkler hakkında iki projesi var. Bunlardan biri ya Müslüman Türkleri Hıristiyanlaştırmak. Bunu yapıyor. Bunu yapmak için kurduğu özel örgütler de var. İkincisi, Hıristiyanlaştırılamıyorsa Türklüklerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Alman İslam'ı projesiyle, "Türk bayrağı bulundurmayacaksınız. Türkçe'yi değil Almanca'yı kullanacaksınız. O zaman size din hürriyeti konusunda bir sıkıntı çıkartmayacağız" diyorlar.

Bir de Yahova Şahitleri var. Hocam ısrarla bayrağa, dine, millete, askerliğe bağlılıktan bahsediyor. Ama Yahova Şahitleri, askerliğe karşılar. Bayrağa selam dahi durmayı putperestlik olarak algılıyorlar. Hukuk düzenine karşı olup teokratik devlet düzeninden yanalar. Ama bakıyorsunuz hepsi burada faaliyet gösteriyor. Türkiye'de Hıristiyan tarikatları cirit atıyor. Cizvit, Fransisken, Dominiken tarikatları okul kurmuş ve misyonerlik faaliyetleri yapıyorlar. Bunu Osmanlı ile karşılaştırdığınız zaman misyonerler, Türkiye'de Kürt kökenli vatandaşlara Kürt misyonerler, Laz kökenlilere Laz misyonerler, Alevilere Alevi kökenli misyonerler göndererek onları kendi hesaplarına ama toprakla beraber elde etmek istiyorlar.

TÜRKİYE'Yİ İDARE EDENLER DİKKATLİ OLMALI!

Hocam, Avrupa'nın egemenliğin devri konusunda niçin ısrarlı olduğu galiba bu fotoğrafla ortaya çıktı. Hukuki yönden devir niçin bu kadar önemli?

Prof. Dr. Haydar Baş? Tabii hukuk burada yapılacak olan işlerin önünde en büyük engeldir. Müeyyide olması bakımından adam geliyor kafasını "tak" diye oraya vuruyor ve geri dönüyor. Hiçbir engel tanımak istemiyor. Engellerin aşılması için de bu hukuki müeyyidelerin tamamen kalkmasını istiyor. O bakımdan dikkat ederseniz hep üzerinde durdukları hususlar da bunlardır. IMF'nin de AB'nin de üzerinde durduğu konu budur.

Ben burada bizi idare eden siyasilere şahsen şunu ifade etmek istiyorum. Evet, "AB'ye girelim" düşüncelerinde çok samimi, çok da saf olabilirler. Ama unutmasınlar ki değirmene giderken eldeki bulgurdan oluyorlar. Olacaklar değil oluyorlar. Bir defa bizim onlarla çok ciddi bir medeniyet farkımız var. Hayata bakış tarzımız çok farklıdır. Biz, Tevhid akidesinin ürünüyüz, onlar teslisin ürünüdür. Benim acizane tanıdığım Müslüman olmuş Hıristiyanlar var. Zaman zaman boşluğa düşüyorlar. Adam Hıristiyanlığı yaşamıyordu. Yaşadığı da yoktu. Bu boşluktan dolayı da Müslüman olmuştu. Ama bir korkulu rüya gibi zaman zaman bu, Tevhidi yaşamasına rağmen önüne çıkıyor. Bütün bunlar ortada iken, bu hakikatleri biz yaşarken, geçmişimizde çok ciddi emsalleri varken, egemenliğin devri konusunda, AB'ye girme hususunda, sorumluluğun hesabı belki de azim bir netice doğuracaktır. Onun için böyle bir yanlış yolun tercih edilmesini şahsen ben tavsiye etmem. Onun için aklımızı başımıza alalım, hayatımızı yaşayalım, milletimizi yönlendirelim, diyorum.
Anahtar Kelimeler:
haftanın sohbeti
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100