10 Ocak 2003 Cuma 00:00
251 Okunma
Haftanın Sohbeti, Prof Dr. Haydar Baş:
editor: okan egesel

Türkiye bir yol ayrımında bulunmaktadır. Bu yol ayırımı, ya IMF'nin politikaları yahut milli bir politika şeklindedir. Türkiye'nin, Mustafa Kemal Atatürk'ün 1923 ilâ 1938 yılları arasında hayata geçirdiği milli politikaya dönmesi şarttır. Bu politikaya dönülmezse işçi de sürünür, memur da sürünür.

Erkekler de sürünür, kadınlar da sürünür, çocuklar da sürünür.55 katrilyon gibi bir faiz yükü getiren politikalar değişmediği müddetçe işçilerimiz, memurlarımız, ne kadar sokakları aşındırsalar istediklerini alamazlar. Mevcut ekonomik sistemin bütününde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir değişiklik tercihi yapması lazımdır. Bu sistemden vazgeçmesi lazımdır. Borçla borcun ödenmesi sistemine Türkiye'nin son vermesi lazımdır. Bu kararı vermediği müddetçe bu zulmü yedisinden yetmişine kadar milletin hepsinin yaşaması zaruridir, mecburidir.Dış borçları döviz veya altınla, ya da onun yerine geçen bir değerle kapatma mecburiyetimiz vardır. Ama iç borçları kapatmada böyle bir ~|~mecburiyetimiz yoktur. İç borçları emisyon fazlalığı ile karşılarız. Dış borçları da bizim seçim sath?ı mailinde ifade ettiğimiz şekliyle "nasıl döviz elde edebiliriz?" projeleri vardı; bu kuralları yerine getirerek 6 veya 8 ay içerisinde çok rahatlıkla kapatırız. O zaman devlet olarak biz 55 katrilyon faiz yükünden kurtulmuş oluruz.

Yanlış tercihler sebebiyle kapısına mahkum edildiğimiz IMF politikalarının Türkiye'yi getirdiği nokta ortada. Bu noktanın Türkiye gibi bir ülkeye yakıştığını söylemek ise hiç mümkün değil. IMF ile ilişkilerde adeta zillet hali yaşayan ülkemiz, şimdi de ABD'nin Irak'a savaş oyununa girmeye sürükleniyor. IMF'den, ABD'ye "evet" denilmezse kredi verilmeyeceği şeklinde haberler geliyor. Daha bunlar gündeme gelmezden önce BTP Lideri Prof. Dr. Haydar Baş, IMF ile ilişkilerin sonunun hiç de iyi olmayacağını, IMF politikalarına bir an evvel son verilerek milli ekonomik modelin hayata geçirilmesini söylüyordu. Prof. Dr. Haydar Baş, son gelişmeler ışığında kendisi ile yapılan söyleşide yine aynı şeyi söylüyor. IMF ile yola devam edilirse ülkenin başının gailelerden kurtulmayacağını belirtiyor. Prof. Dr. Haydar Baş, çözüm de sunuyor. IMF'den nasıl kurtulunacağının yani iç ve dış borçların tasfiyesinin yollarını gösteriyor. IMF'nin ilişkilendirdiği Irak savaşı ile Kıbrıs konusunda da tespitlerde bulunan Prof. Dr. Haydar Baş'la İhsan Öztürk'ün yaptığı bu söyleşiyi arkadaşımız Kamil Bayraktar yayına hazırladı.

p Hocam, seçim oldu. Ülkemizde bir tek parti iktidarı oluştu. Ancak görünen o ki yola IMF politikaları ile devam ediliyor. IMF politikaları ile yola devam etmeye mecbur muyuz biz? Bu konudaki görüşünüz nedir?

Prof. Dr. Haydar Baş? Bu iktidarın IMF politikaları ile devam etmesi bir anlaşma meselesidir. Zaten Ak Parti seçim sath?ı mailinde vatandaşlara, "Biz kamçı yemeden IMF politikalarını devam ettireceğiz. IMF politikalarına karşı çıkanların da aklına şaşarım" diye ifadelerde bulunmuşlardı. Dolayısıyla bu arkadaşlarımızın, millete kendilerini gizlediği, takiyye yaptığı söylenemez. Bunu söyleyenler bir defa iftira ediyorlar.

IMF misyonunun

gereğini yapıyor

Peki IMF politikaları ile ülkenin imkanlarının vatandaşlar açısından genişlemesi mümkün mü, diye bir soru sorarsak elbette ki mümkün değildir. IMF politikalarında alınan borcun tekrar alınacak borç ile kapatılması söz konusudur. Sadece alınan borcun borçla kapatılması da değil. Yurt içinde söz sahibi bankalar sendikasyon yoluyla krediler almışlardır. Bu sendikasyon kredilerinin getirdiği yüklerin faizleri de kabul etsek de etmesek de devlete yüklenmektedir. Bilhassa bu son dönemde, Ecevit hükümeti döneminde, bunların da faiz yükünü, borç yükünü, IMF, hükümete kabul ettirdi. Yani devlet tarafından ödenme mecburiyeti getirildi. Şimdi böyle bir manzaranın içerisindeyiz. Ekonomide meseleleri önümüze koyduğumuz zaman iç ve dış borçlara, 2003 yılının bütçesine göre verilecek olan faiz miktarı 55 katrilyondur. Haklı olarak IMF diyor ki, "Senin bu parayı verebilmen için memura % 5'in üzerinde zam veremezsin. İşçiye % 6'nın üzerinde zam veremezsin. Emekliye yüzde şunun üzerinde zam veremezsin. Sen bir defa borcun kendisini değil faizini bile ödeyemiyorsun. Nasıl olur da benim paramla sen kendi memuruna, işçine zam vereceksin." Haklı olarak IMF kendi çıkarlarını düşünerek bunları önlerine koyuyor, mevcut iktidarlar da bunların dışına çıkma imkanı bulamıyorlar. Siz IMF'nin programları ile maliyenizi devam ettirdiğiniz müddetçe bunun dışına çıkmanız zor ve de imkansızdır. İki çarpı iki eşittir ne eder? Dört eder. Sen, "on eder" diyorsun. Eğer bunun dışında farklı bir şey diyorsan yalan konuşuyorsun.

Borcu borçla ödemek

sistemine son vermek şart

Bizim iç ve dış borçlarımızın 260 milyar dolar civarında olduğu ifade ediliyor. Bu borçların da getirdiği yıllık 55 katrilyon faiz tutarı var. Türkiye'nin yıllık geliri ise 115 katrilyon. 115 katrilyon toparlıyorsunuz, alıyorsunuz, bir tarafa koyuyorsunuz, 55 katrilyonu aldığınız borçların faizine veriyorsunuz. Bundan sonra sen nasıl olur da işçiye, memura maaş zammı verebilirsin? O bakımdan bu politikalar değişmediği müddetçe işçilerimiz, memurlarımız, ne kadar sokakları aşındırsalar ? geçmişte Cumhurbaşkanlarımızdan birinin söylediği sözdür; sokaklar yürümekle aşınmaz? bu işin farklı bir kulvarı yoktur. Veremezler. O halde ekonomik sistemin bütününde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bir değişiklik tercihi yapması lazımdır. Bu sistemden vazgeçmesi lazımdır. Borçla borcun ödenmesi sistemine Türkiye'nin son vermesi lazımdır. Bu kararı vermediği müddetçe bu zulmü yedisinden yetmişine kadar milletin hepsinin yaşaması zaruridir, mecburidir, bu bir kuraldır, kanundur, hiç kimse de bunun dışına çıkamaz. Bu iktidar da dese ki, "Hayır! Ben üç ay sonra bunu şöyle düzelteceğim. Beş ay sonra düzelteceğim", o da yalan konuşur.

p Bu politikalar sonuç olarak bunu getirir değil mi?

Prof. Dr. Haydar Baş? Kesinlikle bunu getirir. Sen yolunu çevirmiş, Rize'ye gidiyorsun, "İstanbul'a gidiyorum" diyorsun. Bu ruh hastalığıdır. Bunu söylemek ne derece yanlışlıksa bu ekonomik modelle "Ben işçiye ve memura rahatlık temin ederim. İstediği parayı veririm" demek de o derece mantık dışı bir olaydır.

IMF politikaları yerine milli polikita zarureti

Peki ne yapmak gerekir ki biz, işçimizin de memurumuzun da istediği nispette zammı kendilerine verebilelim? Burada bir yol vardır. Kabul etsek de etmesek de yapılacak olan bir yol ayrımıdır bu. Bu yol ayrımı nedir? Bu yol ayırımı, ya IMF'nin politikaları yahut milli bir politikadır. Milli politika 1923 ila 1938 yılları arasında Mustafa Kemal Atatürk'ün hayata geçirdiği politikadır. Bu politikaya Türkiye'nin dönmesi şarttır. Dönmedi; işçi de sürünür, memur da sürünür. Erkekler de sürünür, kadınlar da sürünür, çocuklar da sürünür. Nispi bir rahatlık olmaz mı? Boğulmakta olan bir vatandaş bir tahta parçası bulur, ona sarılır, ne kadar ayakta kalabilirse, bu kadar bir rahatlık söz konusu olabilir. Ben, 55 katrilyon faiz borcundan bahsediyorum. Döviz kurları münasebetiyle yıl sonuna kadar bu, 70 katrilyona çıkacak. O zaman senin bütçenin yüzde 50'si borç faizlerine gidecek. Bu adam sihirbaz değil ki işi düzeltebilsin. Peki milli politikadaki kural nedir? Milli politika ile ne yapılması gerekiyor? Bir defa devletin bu iç ve dış borçlardan kesinlikle kurtulması lazımdır. Bunlardan kurtulmadığımız müddetçe bu borç batağı ailelerimizi de, memurlarımızı da, işçilerimizi de çeker, mahveder gider. Girdap gibi yok eder. Biz, bu iç ve dış borçlarımızı kapatacağız. Bu faiz yükünden devleti bir defa kurtarmamız lazımdır.

İç ve dış borçları

ödemenin yolu

Bize misal veriyorlar. "ABD'de bu böyledir", diyorlar. Amerika böyle de Amerika'nın durumu iyi mi? Amerika'nın ekonomisi batmak üzere. Amerika Afganistan'a çıkmışsa, Irak'a çıkmak istiyorsa, keyfinden mi bu işleri yapıyor. Batan bir ekonomi var. Onu kurtarmak için bu yollara sapıyor. Başkaları yanlış yapıyor diye aynı yanlışı senin yapman gerekir mi? "Filan filan namaz kılmıyor. Ben de kılmıyorum" demek ne kadar mantıksızlıksa bu da o kadar mantıksızlıktır. Bu yanlışı bir çok devlet de hayata geçirebilir. Bunlar bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren kendi şartlarımızda olayı nasıl elimize alacağız ve bu sıkıntıyı nasıl aşacağızdır. O zaman takip edilmesi gereken bir yol vardır. Merhum Mustafa Kemal Atatürk bunu yaptı. Osmanlıdan kalan borçları ödedi ve devleti faiz sarmalından kurtardı. Şimdi de bizim yapacağımız iş, iç ve dış borçları bir an evvel ödemektir.

Dış borçlarda şöyle bir özellik vardır. Bu borçları döviz veya altınla, ya da onun yerine geçen bir değerle kapatma mecburiyetimiz vardır. Ama iç borçları kapatmada böyle bir mecburiyetimiz yoktur. O zaman ne yaparız? İç borçları emisyon fazlalığı ile karşılarız. Dış borçları da bizim seçim sath?ı mailinde ifade ettiğimiz şekliyle "nasıl döviz elde edebiliriz?" projeleri vardı; bu kuralları yerine getirerek 6 veya 8 ay içerisinde çok rahatlıkla kapatırız. O zaman devlet olarak biz 55 katrilyon faiz yükünden kurtulmuş oluruz. Şu anda bu 55 katrilyonu siz havaya veriyorsunuz. Borçları ödedikten sonra bu para elimizde kalıyor. Bununla neler yapmak mümkün olur, varın onu siz söyleyin.

Kendine özgü bir vergi sistemi

p Hocam, siz parti programında 100 milyarın altında geliri olandan vergi almayacağınızı belirttiniz. Öyle veya böyle Türkiye'nin borçları, faizleri toplanan vergilerle ödeniyor. Siz 100 milyarın altında geliri olandan vergi almadığınız zaman devlet nasıl yatırım yapacak, işçinin?memurun maaşını nasıl verecek?

Prof. Dr. Haydar Baş? Türkiye'de toplanan vergi 55?60 katrilyon civarında bir vergidir. Şu andaki iktidar bunu belki 60 veya 70 yapar. Bizim vergi almayacağımız sınıfın vergisi 9?10 katrilyon tutuyor. Biz toplumu ikiye ayırıyoruz. Bir, üreten sınıf; iki, tüketen sınıf. Kapitalist sistemlerde ya arz yahut da taleple neticeye gidilmek istenmektedir. Her ikisi bir anda olmaz. Bu sistemin tabiatında bu yoktur. Biz bunun üzerine çok ciddi bir ve milli dünyamızla alakası olan, geçmişimizle alakası olan yeni bir sistem koyuyoruz. Diyoruz ki, bizim yaşayacağımız ekonomik hayatta üreten de var tüketen de var. Yani arz da var talep de var. Her ikisini bir toplumun içinde, hatta bir mahallenin içinde, hatta bir kabilenin içerisinde, belki de bir evin içerisinde toplamak mümkündür. Peki bu nedir? Tüketen sınıfın imkanlarını çoğalttığınız zaman tüketme imkanları çoğalıyor. Faraza sizin cebinizde 1 milyar TL varsa, pazara gittiğiniz zaman tavrınız farklıdır, on milyar varsa farklıdır, 100 milyar varsa daha farklıdır. Alacağınız mamullere müşteri olma tavrınızdan bahsediyorum. Bir de cebinizde 20 milyon TL paranız var. Aynı pazara gidiyorsunuz. Gittiğiniz pazarda yiyecek var, giyecek var, içecek var, hepsi var. Siz o pazara ne kadar katkıda bulunabilirsiniz? En fazla 20 milyonluk bir katkıda bulunabilirsiniz. Ama cebinizde, cüzdanınızda, bankamatiğinizde 50 milyarlık, 20 milyarlık hesabınız varsa ne kadar katkıda bulunabilirsiniz? Kendi ideallerinizin, ufkunuzun, bütçenizin genişliği kadarıyla; zevkinizin, ihtiyacınızın tatmin olduğu kadarıyla katkıda bulunabilirsiniz. Olaya bugünkü şartlarda bakarsak, 20 milyar da bir pazar için her halde az bir para değildir. İşte biz diyoruz ki, bu tüketen sınıfın cebindeki para 20 milyon olmasın. En azından 1?2 milyar olsun.

Vergiyi kimden

almak gerekiyor

Bunu onun cebine nasıl koyacaksınız? Kazancından vergi almayacaksınız. Kazancından vergi almadığınız zaman bu insanın geliri % 35?40 nispetinde arttı demektir. Bir de buna getiri sağlayan gelirler var. Bu gelirlerden de vergi almadığınız için onun karşılığında emisyonu genişleteceksiniz, proje mukabili olmak üzere kendisine istediği kadar imkan tanıyacaksınız. Yani kredi vereceksiniz. Bu kredinin de bir kuruş faizi olmayacak. O zaman ne oluyor? Bu insanın geliri bire üç, bire on artıyor mu? Artıyor. Sıkıntıdan kurtuluyor mu? Kurtuluyor. Talip olma şansı çoğalıyor mu? Çoğalıyor. Çoğalınca da pazarda arz edilen mamule talip olan vatandaş istediğini alabilme imkanına malik oluyor. Bir yıl evvel gittiğin pazardan bir çift ayakkabı, bir gömlek, bir çift çorap alırken, artık talep imkanların fazla olduğu için yılda bir kaç kez gidiyorsun, üç?beş çift ayakkabı alıyorsun, beş?on çift çorap alıyorsun, beş?on tane gömlek alıyorsun. Peki aldığınız bu mamuller pazarda bir hareket getiriyor mu? Getiriyor. Üretimi arttırıyor mu? Arttırıyor. Kârı arttırıyor mu? Arttırıyor. Peki üretimi yapan insanın o zaman bir yıl evvelki kârı ile bu yılki kârı eşit olur mu? Mümkün değil, olmaz. Talip olan şahsın talep ettiği nispette bu kâr çoğalıyor. Çünkü bir yıl evvel bir tane olan talep on taneye çıktı. Bir yıl evvel üreten ve pazarlayan bir tane üretiyor, pazarlıyordu, şimdi on tane pazarlıyor. Bir yıl evvel faraza bir milyar vergi veriyordu, şimdi on milyara çıktı. Kazancı artınca ona mukabil de vergisi artıyor. Siz bu alt tabandan daha evvelki senelerde aldığınız 9 katrilyonu üst tabandan onun adına en az 30 katrilyon olmak üzere alıyorsunuz. % 300 çoğalıyor. Peki bu vergiler kime gidiyor? Devlete gidiyor. O halde biz, vergi almamak değil, vergiyi en mükemmel şekilde, adaletli olsun diye vermesi gerekenden aldığımız için çok daha fazlasını alıyor ve devletin imkanlarını çok daha fazlasıyla çoğaltmış oluyoruz. Yani biz vergiyi tam alıyoruz.

Tüketici tüketmekle

vazifesini ifa ediyor

p İlk bakışta belki vergi hiç alınmayacakmış gibi görünüyor ama daha sonra herkesin katılımıyla çok daha fazla girdi sağlanıyor.

Prof. Dr. Haydar Baş? Zaten tüketen sınıf çok iyi bir tüketici olduğu için üretimi destekleyen sınıf oluyor, vazifesini ifa etmiş oluyor. O da bu yolla, tüketmesi münasebetiyle vergiye katkıda bulunuyor. O tüketmese üretici bu kadar pazarlayamayacak, o derece vergi veremeyecek. Yani biz toplumu iki sınıfa ayırıyoruz. Bir, üreten sınıf; iki, tüketen sınıf. Vergi vermeyen sınıf, veren sınıf. 100 milyar rakamı o günkü şartlarda söylenmiş bir rakamdır. Öyle olur ki bu 50 milyara düşer, öyle olur ki 200 milyara çıkar. O günün şartlarında toplumun geçim standartları neyi gerektiriyorsa ona göre bir ölçü konulabilir. Amma vatandaşın en az % 60?70'i de vergiden muaf olur. Rahat olur. Diğer % 30?40'ı da vergi verir, ama seve seve verir. Kazandığı için, rahat olduğu, sıkıntı çekmediği için vergisini verir.

p Hocam, mesela SSK giderleri çok yüksek olduğu için çalıştırdıkları işçinin çok azını SSK'lı gösteriyorlar. Ama SSK vergisi düşük olursa bütün çalışanlar SSK'lı gösterilecek ve bu sahada da daha fazla girdi sağlanacak değil mi?

Prof. Dr. Haydar Baş? Tabii. Bunu her sahaya teşmil edebilirsiniz. Adam çok kazanacak, çok verecektir. Çok kazandığı için rahatlıkla verecektir. Kazanmayan adam neyi nasıl versin? Şimdi adam zararına iş yapıyor, Demokles'in kılıcı gibi kafasına dikiliyorsun, "vergi ver" diyorsun. Adam bir şey kazanmıyor ki vergi versin.

p Hocam, ülkemizde çok büyük oranda işsizlik var. Bu da tüketim kesiminin cebinde parası olmadığı için tüketimi çok az yapıyor, ondan kaynaklanıyor. Cebinde para olsa çok talep edecek. Üreten de çok üretecek.

Prof. Dr. Haydar Baş? Fabrikada 100 kişi çalıştırıyorsa 300 kişi çalıştıracak. Bir mağazada iki tane tezgahtar varsa beş taneye çıkacak. Bir kıraathanede iki tane çalışan arkadaş varsa on taneye çıkacak. Oteli, bakkalı, fabrikası dahil her tarafta bir yeşerme, bir hareket olacak. Bütün hayata bir renk gelecek. Çünkü daha evvel senin vücuduna 5 kg kan lazımdı. Sen 2 kg ile idare ediyordun. Ölümle her an burun buruna geliyordun. Şimdi ise 5 kg kanı aldın, atmaca gibi dolanıyorsun. Bu, buna benziyor.

Devam edecek...
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100