12 Mayıs 2009 Salı 00:00
329 Okunma
Hikaye / Öküz
"Nereden düştüm ben bu lanet yere!" diye haykırdı ıpıssız duvarlara doğru Rüstem Emmi. "Ben buraya düşecek adam mıyım? Ben bu dört duvar arasında kalacak adam mıyım?" ~|~

 

Pala bıyıklarını  koparırcasına yolarak ve burnundan derin derin nefesler alıp soluyarak kaba bir küfür savurdu. Kim bilir kaçıncı küfrüydü bu sabahtan beri. Yerinden fırlayacakmış gibi gerdiği gözlerinden ateş çıkarcasına yükselen  öfkesini dindirmek için, küfürler savurmakta buluyordu çareyi.
Aslında çok yufka yürekli bir adamdı  Rüstem Emmi. Karıncayı incitmekten çekinen, kimseye zararı olmayan, birisine çok kızdığı zaman en büyük tepkisini "diliyle" gösteren, bu tepkiyi de en kötüsünden küfrederek ortaya saçan bir adamdı. Yani bütün sorunu dilindeydi. Ama bu defa dilinin ötesinde bir belaya hem de püsküllü bir belaya bulaşmış, bütün köye kepaze olmakla kalmamış, iki aydan beri hapishanenin dört duvarı arasına tıkılmıştı.
 Önceleri yattığı koğuşa, gasptan tutuklu  Seyfullah adında bir adamı vermişler, günlerce birbirini tanımak için mesafeli paslaşmalarla  irtibat kurmaya çalışmışlar, sonra da can ciğer dost olmuşlardı.
 Seyfullah'ın başına gelenler Rüstem Emmi'ninkinden  de beterdi. Çarşının orta yerinde bir dükkanı olan, hali vakti yerinde bir esnaftı Seyfullah. Eşe dosta yok demeye yüzü varmazdı. Gücü yettiğince her gelene yardım etmeye çalışırdı. Bu yardımlar bir gün başına hiç ummadığı bir felaket getirmişti. Hemen yanı başında esnaf olan bir arkadaşı, merkezi İstanbul'da bulunan bir şirketin bayiliği için istenen belgelerden birindeki kefil yerine bunun adını yazmış, aceleyle yanına gelip "At şuraya bir imza be Seyfullah!" diye masanın üzerine  koyuvermişti. Seyfullah da okumadan basmıştı imzayı.
Sonrası ise tam bir felaket olmuştu. Kefil olduğu esnafın dükkanına birbiri ardına gelen hacizlerden bir sonuç alamayan ve tamtakır olmuş dükkandan alacağını tahsil edemeyen alacaklı şirket, bu defa Seyfullah'a yöneltmişti  hacizleri. Seyfullah neye uğradığına şaşırmıştı. Küçücük ilçenin icra dairesinden birbiri ardına gelen memurlar sert ve gülmeyi unutmuş yüzleriyle Seyfullah'ın dükkanını su yoluna çevirmişlerdi.
Komşunun ise hiçbir şey umurunda değildi: "Halledeceğiz be Seyfullahcığım, işleri yoluna koymak üzeriyim be Seyfullahcığım, sen şu hacizcileri biraz daha  idare ediver be Seyfullahçığım" diyerek oyalıyordu kendisini sürekli olarak. 
"Ya sabır" diyerek beklediği günlerin birinde, bu defa  iki haciz memuru, üç polis, bir de avukat kapıya dayanınca ve "yahu ben borçlu değilim, asıl borçlu şu karşıdaki adam, gidin onun kapısına dayansanıza" diye yalvarıp yakarması bir sonuç vermeyince, "tamam, hele bir bekleyiverin birkaç dakika, hemen geliveriyorum" deyip,  yanındaki beylik tabancayı çekerek olup biteni dükkanın camekanının arkasından gizlenerek izleyen borçlu Zahit'in yanına hırsla koşmuş, tabancayı alnına dayamış, "ver ulan kasanda ne kadar para varsa itoğlu it!" diyerek uzattığı bütün parayı almış, sonra da elindeki paraya bile bakmadan koşar  adım avukatın yanına gelerek parayı uzatıp "avukat bey şimdilik bu kadar verebiliyorum, sen bu parayı hesaptan düş, gerisini bir dahaki gelmeye tamamlarız inşallah" demeyi de ihmal etmemişti.
Bütün polislerin ve haciz memurlarının gözü önünde cereyan eden bu olay sonrasında da  "gasptan" içeri atılmıştı.
Rüstem Emmi ile Seyfullah çok iyi dost olmuşlardı.
Hapishane bu iki kader mahkumunu öylesine ısındırmıştı ki birbirine, sanki kırk yıllık ahbap gibiydiler. Birbirlerine bütün hayat hikayelerini, tatlı acı hatıralarını, köylerini, tarlalarını, işlerini, çocuklarını, hülasa hayata dair ne varsa her şeylerini anlatmışlardı. Ağustos gecelerinin buram buram sıcak ve ter kokulu atmosferini serinleten yegane güzelliklerdi bu hatıralar. 
Rüstem Emmi'nin hapse düşme öyküsü ise tam bir kara mizah örneği idi:
Samanbeli Köyü, yüksek tepeleri aşınca bir anda ortaya çıkan yemyeşil bir köydü. Her tarafı geniş ormanlarla çevriliydi. Kayın ağaçları, ladinler, sarıçamlar birbiri ardına sıralanıp alabildiğince yeşil bir kuşağı ferahlatan güzelliğini sunardı çevre köylere. Orman, köylülerin  her şeyi idi. İneklerini, koyunlarını otlattıkları çayırlar, kışın ısınmak için orman idaresinin izniyle aldıkları  yakacak odunlar, evlerini tamir için kullandıkları  ağaç malzemeler, orman mahsulünün kesilmesi ve taşınması için aylar süren zahmetli çalışmalardan  sonra aldıkları üç beş kuruş,  onlar için hayatlarını devam ettirecek en önemli şeylerdi.
Asırlardır bu topraklarda dededen, babadan kalma bildikleri tek geçim kaynağı idi bu ormanlar. Hayat kaynağı idi. Gölgesinde serinlenir, dalıyla ısınır, yaprağıyla hayvanlarını beslerlerdi.
Rüstem Emmi çoğu günler, ahırındaki hayvanları otlatmak için köyün hemen yanı başından itibaren  ormanın başladığı,  ladinlerin kıvrım kıvrım yayıldığı  Okbeli Mezrası'na gelirdi. Buranın çayırı güzeldi, boldu. Sabahın erken vaktinden öğle ezanına kadar iki ineği ile bir öküzünü iyice otlatır, onların keyifli keyifli karınlarını doyurmasını ladinlerin  gölgeliğinde seyre dalardı.
Ormanı, ormanın yeşilini, çayırını, yaprağını, dalını, toprağını hülasa her şeyini aşk derecesinde severdi. Dışardan bakıldığında o sert gibi gözüken mizacında gizlenen bu derin sevginin varlığını çoğu kişi fark etmezdi bile.
Hayatını allak bullak eden o lanet gün de, her zamanki gibi her şey güzel başlamıştı. Hayvanları çayıra salmış,  güneşin ağaçların arasında yaydığı ışıltıların mükemmel raksını seyre dalmıştı. Rahmetli karısı Hatice de bayılırdı bu güneşin kıvrak ışıltılarına. Hafif bir rüzgar, aşağıdan yukarı doğru çayırları adeta yalayarak geliyor, bu ışıltı cümbüşünü daha da doyumsuz hale getiriyordu.
Hatice ile buralarda ne günler geçirmişti. Ne tatlı, ne keyifli, ne huzurlu günlerdi onlar. Bırakıp gitmişti onu bu koca dünyada tek başına. Okbeli Mezrası'na, hayvanlarını önüne katıp çıktığında; yukarıdan köyü seyre dalarken ve güneşin ışık cümbüşü dalların arasından süzülürken Haticesi, o biricik hayat yoldaşı sanki oracıklarda dolaşıveriyormuş gibi gelirdi  Rüstem Emmi'ye.
Etrafta kağıt parçalarının, naylon kırıntılarının biriktiğini fark etti bir anda. Kim gelmiş kim atmışsa, eski gazete parçalarını , parçalanmış  mukavva kutuları uluorta çayırların üzerine saçmıştı. "Köyün veletleridir" diye mırıldandı. "Bunları böyle bırakıp gitmem olmaz."
Kağıtları, naylonları, karton kapakları bir bir topladı. Bir biri üzerine yığdı. "Bir yandan da "Ulan veletler! Niye temizlemezsiniz pisliğinizi?" diye söyleniyordu öfkeyle.
Çakmağını çıkarıp kağıtları tutuşturdu. "Birkaç dakikada yanıp giderler" dedi.
"Buraya bu kağıtları atanları bulmazsam  bana da Rüstem demesinler."
Bu arada ineklerinden birinin hayli uzaklaştığını fark etti. Kaşla göz arasında mezranın  dik yamacına doğru yaklaşmış, boylu boyunca yere uzanmış, kuyruğuyla üzerindeki sinekleri kovalamaya çalışıyordu. 
 Rüstem Emmi hızla o tarafa yöneldi.  Alacalı bulacalı renklerle süslü ineciği ormanın içine bir daldı mı bulması epey zor olurdu. Daha önce başına geldiydi de saatlerce arayıp zor bulmuştu alaca danasını. Koşarak gitti. Alaca ineği, diğerlerinin olduğu tarafa doğru çevirdi.
İşte o an dünyanın başına yıkıldığı andı:
Kağıtları tutuşturduğu yerdeki alevler, gittikçe artan rüzgarın etkisiyle yer yer kurumuş çayırların arasından ormana yönelmiş, küçük ladin fidelerinden başlamak üzere cayır cayır  kükreyen bir alev  topu meydana getirmişti. Alevler öylesine hızlı yayılıyordu ki, Rüstem Emmi'nin "Vay babam!" diyerek alevlere doğru koşması, söndürmeye çalışması, koparttığı ağaç dallarıyla ateş toplarının üzerine vurması boşa çabaydı.
Ateş, rüzgarın da etkisiyle büyük ağaçları sarmış, kocaman gövdeler çıra gibi yanmaya başlamış, dumanlar kesif ve kapkara bir şekilde etrafa yayılmıştı.
Rüstem Emmi çığlık çığlığa bağırıyor, bir  o yana bir bu yana koşuyor, "komşular yetişin!" diye haykırıyor, deliye dönmüş bir halde   yanan alevlerin arasında koşuşuyordu.
Başı boş bir şekilde kaçışan ineklerini ve koca öküzünü çoktan unutmuştu.
Köylüler yangını görüp gelinceye kadar alev topları daha da içerilere yayılmıştı. Kazmalarla küreklerle yayılan ateşin önünü kesmeye çalışmışlar, köyden kovalarla su taşımaya gayret etmişler, ardından orman işletmesine ait görevliler gelmiş ama ancak hava kararmaya yakın yangın söndürülebilmişti.
Beş dönüme yakın orman alanı kül olmuştu. Rüstem Emmi, sadece ormanın değil yüreğinin de kül olduğunu hissetmişti. Yanan her bir ağaçla kendi bedeni de yanmıştı. Gövdesi kömüre dönmüş bir ağacın dibine çöküp hüngür hüngür ağlamıştı uzun süre.
Sonuçta olayın sorumlusuydu. Gelen jandarmaya olup biteni aynen anlattı. Jandarmalar Rüstem Emmi'yi cipe bindirip götürdüklerinde köylüler büyük bir üzüntüye kapılmıştı.  Hatta bazıları için için ağlıyordu. Rüstem Emmi soğuk adamdı, arada küfür ederdi ama köylüler çok severdi kendisini. 
Aylardan beri bu dört duvar arasında mahkemeye çıkacağı günü bekliyordu. Günler geceler boyu hep buradan çıkacağı günün hayalini kurmuştu. Akla gelmez bir hata onu bu duruma düşürmüştü. Çok zor günler geçirmişti. Bu zor günlerinde Seyfullah'ın arkadaşlığı onu çok sevindirmişti. Bitmek tükenmek bilmeyen  zamanın soğuk girdabında boğulur gibi olduğu anlarda Seyfullah'ın sohbetleri onu kendine getirirdi.
Ama şimdi o da yoktu.
İlk mahkemesinde tahliye edilmişti. Ortada şikayetçi yoktu ve kefil olduğu esnaf "bana silah filan çekmedi" deyip davadan feragat etmişti. Mahkeme de tutuksuz yargılanmasına karar vermişti.
Şimdi yapayalnızdı. Yine ıssız yine karanlık yine ürkütücü gecelerin yalnızlığında boğuluyordu. Kendi kendine duvara karşı konuştuğu çok günler olmuştu. "Ellerim kırılaydı da yakmayaydım o ateşi" diye sızım sızım sızlanıyordu.
Bu nasıl kanundu, bu nasıl hukuktu anlamazdı gayri. Bir yangın çıkardı diye aylarca hapsolunmak da neyin nesiydi? Tamam hatalıydı, yaptığı yanlıştı, ama hatasını telafi ederdi elbet. Bütün o yanan kayınları, ladinleri teker teker elceğezleriyle dikmeye ahdetmişti zaten. Adam vurmamıştı, kimseyi darbetmemişti..
Ama Seyfullah söylediydi kendisine. "Rüstem Emmi" demişti. "Hükümet orman yangını çıkaranlara çok büyük cezalar getirdi. Bizim köyde  muhtarın büyük oğlu da  böyle bir yangın çıkardıydı da cezasını paraya çevirip paçasını zor sıyırdıydı. Sen de mahkemeye çıkınca çok pişman olduğunu söyleyiver. Para cezasını nasıl ödeyeceğini düşün gayri." 
Eh, iş para cezasına kalırsa bir şekilde ödeyiverirdi herhalde. Yangında inekleri de   öküzü de zarar görmemişti. Çok şükür onları kurtarmıştı. Büyük ağabeyi Şaban, cezaevinden çıkana dek onlara  bakmaya söz vermişti. İyi de para cezası keserseler ne ile ödeyecekti. Kendisinin birikmiş beş kuruşu yoktu. Zaten kıt kanaat geçiniyordu. İhtilal yeni olmuştu. Neyin ne olacağı belli değildi.  Her yanda öylesine yokluk ve fakirlik vardı ki köyde herkesin açlıktan ağzı kokuyordu neredeyse. Kimseden para isteyemezdi. Ağabeyi Şaban'ın  durumu kendisinden de beterdi. Daha hapse düşmeden bir hafta evvel  evinde bir okka unu bile yoktu da kendisinden istemişti ezile büzüle.
Geriye kala kala inecikleri kalıyordu. Evet, tek çare ineklerini satmaktı. "İkisini satmaya  gerek yok, bir tanesini sattım mı parayı toparlarım evelallah" diye mırıldandı:
" Köyden alan çıkmaz belki. Kimsenin o kadar parası yoktur. Ama kasabadaki kasaplardan mutlaka alan çıkar. Hem de seve seve alırlar. Alaca danamı satarım. Öbürü bana yeter. Öküzüm zaten evimin direği."
Evet, evet. Rahat yüz lira verirlerdi alaca danasına. Eh, hükümetin yargıcı da  daha fazla ceza kesmezdi herhalde. Yok canım niye kessindi ki. Yüz lira büyük paraydı.
Ama ya daha fazla ceza keserse. Ya daha fazla para ödemek zorunda kalırsa. O zaman ne yapacaktı.
Oflayıp pufladı Rüstem Emmi. Bir okkalı küfür daha savurdu duvara doğru. Bir daha. Bir daha.
Başka çaresi, tutunacak dalı yoktu:
"Gerekirse öbür ineği de satarım.  Allah güç vermiş, azim vermiş, çalışır, kazanır yeniden alırım."
Gözleri dolu dolu oldu. Kolay mıydı yıllarca ailenin bir ferdi gibi bakıp büyüttüğü, gözü gibi değer verdiği hayvanlarından ayrılmak. İçi cız etti bir an. Vücudundan bir et parçasının koptuğunu hissetti. Ama başka çaresi yoktu. Mecburdu. Bu dört duvar arasından çıkmak için satmalıydı onları.
Ya öküzü? Ya kocaman bünyesiyle yerleri sallandırırcasına yürüyen koca öküzü?    
"Tövbe! Onu satmam! Onu mümkün değil satmam!"
Koca öküzü başkaydı. Ormanın kesim zamanı işaretlenmiş tomrukları taşımak için can dostu öküzüydü. Öküze bağladığı tomrukları derelerden, tepelerden, yokuşlardan aşırıp saatler süren yolculuktan sonra düz alanlara taşırdı. O dik yokuşlarda, o engebeli arazilerde bazen tomrukları aşağıya doğru yuvarlar, daha sonra koca öküzü ile oraya ulaşır, tomrukları öküzün arkasına sıkıca bağlar yola çıkardı.
Koca öküzü olmazsa bu kadar zor işleri tek başına yapmasının imkanı yoktu.
"Bütün dünya başıma yıkılsa koca öküzümü satmam!" diye bağırdı kendi kendine:
"Satmam, satmam!"
Tamam satmazdı satmasına ama bu melun yerde durmak daha mı iyiydi. Öküzünü kurtarmak uğruna burada yatmaya devam mı edecekti? Yo, ilk mahkemede çıkmalıydı buradan. Bir dakika bile duramazdı burada.
Feyzullah, kendi köylüsünün oldukça yüklü bir ceza ödediğini söylemişti. Köyden birkaç dönüm tarla satmıştı en bereketlisinden, parayı ödemek için.
"Millet tarlasını satıp kurtuluyorsa biz de hayvanlarımızı satıp kurtulacağız gayri. Başka çaremiz yok."
O gece sabaha kadar ağladı Rüstem Emmi. Gözüne hiç uyku girmedi. Cezaevindeki sert döşeğin üzerinde bir sağa döndü bir sola. Kara kara bulutlar, devasa dumanlar, cayır cayır yanan ağaçlar, can hırış bağıran inekler gözlerinin önünden bir bir kayıp geçti.
Ertesi gün Şaban Ağabeyi geldi ziyaretine. Uykusuzluktan gözleri torba torba çıktı karşısına.
" Duruşma günü haftaya Çarşambaya" dedi  elindeki torbayı uzatırken. "Bunun içinde yeni kıyafetler var. Mahkemeye güzel bir şekilde çık. Üzülme be karındaş. Allah böyle takdir etmiş. İlk mahkemede kurtulursun inşallah."
Şaban Abisine düşüncesini anlattı. Eğer mahkemede para cezası verirlerse ahırdaki bütün hayvanları satacaktı. Hatta bugünden tezi yok  müşteri aramaya başlamasını söyledi. Abisi "öyle şey mi olur be kardaşlık, biz ne güne duruyoruz" demeye kalktı, ama konuşturmadı onu. "Ben senin ne çulsuz olduğunu  bilmiyor muyum" diyemedi  yüzüne karşı.
"Sen benim dediğimi yap hele. Öküze de ineklere de müşteri bul."
Birbirlerine sarılıp ayrıldılar.
Mahkeme gününe kadar her gün bir asırmış gibi geldi kendisine. Günler geceler geçmek bilmedi. Hakimin onu daha fazla hapiste tutma ihtimali aklına geldikçe hafakanlar bastı. Yok,bu lanet yerde bir gün bile duramazdı. Hadi ineklerden geçti, koca öküzünü bile gözden çıkarmıştı.  Hepsinin toplamı nereden baksan dört yüz lira ederdi.
"Bu paraya, bu yokluk zamanında değil Rüstem Emmi, bütün hapishane mahkumları tahliye edilir gayri!" diye çok söylendi kendi kendine.
Mahkeme günü en güzel kıyafetlerini giyindi. Beyaz gömleğinin üzerine, gardiyana  zor bela bağlattığı lacivert kravatını taktı. Hayatında ilk defa kravat takıyordu. Siyah ceketinin düğmelerini bir güzel bağladı.  Heyecanlıydı. Mahkeme salonunda hakimin gelmesini beklerken yüreği kıpır kıpır çarpıyordu. Salonda bir çok akrabasını gördü, ama adeta hayalet gibiydi. Ne bir kelime konuştu, ne kucaklaştı. Bir an önce  serbest kalacağı  saate odaklanmıştı. Gerisi hikayeydi.
 Hakim, bir anda içeri girdi.Uzun boylu, sert bakışlı, omuzları yerinden çıkmışçasına öne doğru fırlamış  bir adamdı.
 Herkes ayağa kalktı. Sert bakışlı hakim dosyayı aldı, karıştırdı. Daktilonun başında saçını düzeltmeye çalışan katibe bir şeyler söyledi. Rüstem Emmi'nin kalbi duracak gibiydi. Söz sırası kendisine gelinceye kadar neler oldu, kim ne konuştu, hangi şahit ne anlattı farkında bile değildi. Bir yandan ineklerini, öbür yandan koca öküzünü düşünüyordu. Öküzü olmadan ne yapardı? Nasıl taşırdı o dev gövdeli ağaçları? Nasıl aşardı dağlardan, tepelerden?
"Anlat bakalım Rüstem Çakır, olay nasıl oldu" diye seslendiğini duydu sert bakışlı hakimin. "Nasıl yaktın ormanı?"
"Vallahi isteyerek olmadı hakim bey" diye haykırdı, "isteyerek yakar mıyım ormanı."
"Sakin sakin, bağırmadan anlat bakalım nasıl oldu. Burası mahkeme salonu. Bağırmadan konuş."
Her şeyi anlattı Rüstem Emmi. Gerçi jandarmaya da anlattıydı her şeyi dostoğruca. Demek ki devletin jandarmasına da hakimine de ayrı ayrı anlatmak gerekiyordu. Olsun, on defa sorsunlar yine anlatırdı. Hayvanları otlatmak için ormanın kenarına geldiğini, ortalıktaki çöpleri toplayıp yakmak istediğini, daha sonra da başına bu felaketin geldiğini bir bir anlattı. 
Hakim dinledi, başını kaşıdı, notlar aldı, sert bakışlarıyla   anlamsız anlamsız Rüstem Emmi'yi süzdü. Yorulduğu belliydi. Mahkeme salonunda bulunanlar merakla olup biteni izliyordu.
Sonunda katibe doğru yöneldi. "Yaz oğlum" dedi.
Bundan sonrasını pek anlayamadı Rüstem Emmi. Bir sürü şeyler yazdırmıştı hakim.  Filan kanunun filan maddesi, filan fıkra, filan bilmem ne?Ama son cümlesi mızrak gibi saplanmıştı böğrüne:
"?.Bin lira kefaletle serbest bırakılmasına?"
Bin lira!
Şaşırdı. Şok oldu. Hazırlıklıydı gerçi her sonuca ama, bu kadar para cezası da aklının köşesinden geçmiyordu. Böyle para cezası mı olurdu? Neticede birkaç ağacı yakmıştı, bir şehri mi ateşe vermişti sanki?
 Hafifçe  tebessüm etti. Önce iki ineğini sonra koca öküzünü bile gözden çıkarmıştı. Hele koca öküzünü gözden çıkarması çok dokunmuştu ona. Yılların emektar hayvanını satmaya bile  karar vermişti. Ama artık gerek kalmamıştı. "Bin lira kefaletle serbest bırakılmasına?"  cümlesi mahkeme salonunda çınlarken, Rüstem Emmi yüksek sesle gülmeye başlamıştı. Bu kadar parayı denkleştirmesinin imkanı yoktu. "Çok şükür!" diye  mırıldandı, "çok şükür öküzü de kurtardık!"
Aniden hakime döndü ve bağıra bağıra konuşmaya başladı:
"Hakim Bey! Sen devletin hakimisin, bir karara vardın, iyi kötü. Demek ki bu işin kitabı, kanunu böyle yazıyor.Ama hakim bey, yok gayri. Ben bu parayı mümkünü yok ödeyemem. Bir haftadan beri iki ineği satmaya karar verdim hapishane damının soğuk yüzünden kurtulmak için. Yetmedi koca öküzü bile satmayı kafaya koydum. Bizim köyün baldırı çıplakları için sen öküz nedir bilmezsin. Bizim köyün fakir fukarası için öküz nasıl bir nimettir bilmezsin.  Ama sen bize dersin ki ey devletin hakimi, seni inekler de öküz de kurtarmaz. O zaman sana çok teşekkür ederim. Koca öküzümü bana bağışladın! Yatarım cezamı gayri arslanlar gibi. Aysa ay, yılsa yıl.Gözünü sevdiğimin hakimi! Benim ödeyecek kuruşum yoktur bu saatten sonra. Öküzümü kurtardım çok şükür, bu bana yeter. Kes gayri cezamız neyse çekelim."
Rüstem Emmi mahkeme salonunda estirdiği buz gibi havanın ve herkesin şaşkın bakışlarının ardından ağabeyi Şaban'a seslendi:
"Eyi bak benim koca öküze karındaş, eyi bak. Kurtardım onu satılmaktan da kesilmekten de?"

Muharrem BAYRAKTAR

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100