Bu haber kez okundu.

Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan
MADDİ VE MANEVİ YARDIMLAŞMA
Rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olan Ramazan, mü'minler için hatta bütün insanlar için bir fırsat-ı ilâhidir. Kendimize, ailemize ve çevrimize en faydalı olabileceğimiz bir aydır.

Aile ve cemiyet hayatının gerçekleşmesi, bir mânâ kazanıp bütünleşmesi için maddi ve manevi yardımlaşma şarttır. Fertler gerek aile ve gerekse cemiyet içerisinde bir bütünü meydana getirebilmeleri için birçok yönden birbirlerine bağlı ve bağımlı olmaları gerekir. Sıhhatimiz, gücümüz ve imkânlarımız ne kadar çok olursa olsun yalnız olarak yaşamak, ihtiyaçları karşılamak mümkün değildir. Hayatı bir bünyeyi meydana getiren uzuvlar gibi disiplinli bir organizenin içerisinde yaşamak zorundayız. Bütün fertlerin bu cemiyette bir yeri ve vazifesi vardır. Binbir çeşit ihtiyacın karşılanmasında herkes bir hizmeti ister istemez gerçekleştirmektedir.

Hayatın maddi cephesinde bu böyle olduğu gibi, inanç ve fikir cephesinde de durum aynıdır. İnanç, fikir, ibadet ve ahlâk sahasındaki~|~ ihtiyaçlarımızı da yalnız başımıza karşılayamayız. Yani hiç bir meselede fert kendi kendine yeterli değildir. Dolayısıyla kişiler istemeseler veya farkında olmasalar bile birbirlerine maddeten ve mânen yardım etmektedirler, etmeye mecburdurlar.

Ancak kişilerin ve toplumların yanlış yönlendirilmesi neticesinde bencilliğin, nemelazımcılığın, hasedin ve kinin insanı kendinden uzaklaştırması münasebetiyle daha çok kendi menfaatlerini gözeteceği de bir gerçektir. Hem bu tip rahatsızlıklara düşmemek ve hem de cemiyet hayatında arzu edilen huzuru, birliği, dayanışmayı gerçekleştirmek için maddi ve manevi yardımlaşmaya ihtiyaç vardır. Ayrıca bu husus insan hayatında sevgi ve merhametin de ifadesidir. Hiç şüphesiz, sevgi ve merhamet de imandandır.

İşte bu noktada rahmet, mağfiret ve kurtuluş ayı olan Ramazan mü'minler için hatta bütün insanlar için bir fırsat-ı ilahîdir. Kendimize, ailemize ve çevremize en faydalı olabileceğimiz bir aydır. İnancımızı, fikrimizi, düşüncemizi aile fertlerimize akraba ve hısımlarımıza, öğrencimize, işçimize, memurumuza, meslektaşlarımıza tavsiye etmenin tam zamanıdır. Farz, vacib, sünnet, müstehab olsun bütün ibadetlerle hayatımızı Rabbimize adamalıyız. Konuşabildiğimiz herkese tavsiye ve telkin etmeliyiz. Manevi yardımlaşmadan maksat budur. Bir misal verecek olursak; imana, ibadete, hak ve hakikate dua etmek, yani İslâmî ve insanî değerleri gündeme getirmek manevi yardımlaşmanın temelini teşkil eder. Cenab?ı Hak Asr sûresinde bunu "Birbirlerine hakkı tavsiye ederler" diye haber veriyor. Maide sûresinde de "İyilikte ve takvada yardımlaşmak hususunda yarışınız" buyurmaktadır.

İnsanlar manevi yönden, bilgi yönünden çok farklı oldukları gibi maddî imkânlar bakımından da birbirlerinden farklıdırlar. Öyle ki; kimisinin servetini saymaya ömür yetmez, kimisi de saymaya bir şey bulamaz. Kimisinin anası, babası çocukları, akrabaları, çevresi bir hayli geniştir ama diğeri yapayalnızdır. Yani Cenab?ı Hak çeşitli sebep ve hikmetlerden dolayı kişileri farklı şartlarda, farklı nimet ve külfetlerde yaratmıştır. Bu farklılığın sulha sebep olması için karşılıklı hak ve vazifeleri de yine Cenab?ı Hak emir ve tavsiye buyurmuşlardır. Fakirin, yetimin, kimsesizin, muhtacın, acizin, komşunun gözetilip korunması ayet ve hadislerle mükafat ve ceza çerçevesi eçerisinde ele alınmıştır. Hatta Hz. Peygamber Efendimize komşuluk hakkında o derece vahiy gelmiştir ki, nerde ise komşunun komşuya varis olabileceğini haber vermişlerdir.

Madem ki fertler aile, akraba, hısım, komşu, meslektaşlık, hemşehrilik vb. bakımlardan birbirleriyle iç içedirler, o halde karşılıklı hak ve vazifelerin olması tabiîdir, zarurîdir.
- Prof. Dr. Haydar BAŞ




Ramazan'ın faziletleri?II
Muhterem okuyucularımız bir evvelki yazımızda Ramazan ayının üstünlüklerinden bahsetmiştik. Cenab?ı Hakk'ın müjdeleri o kadar fazla ki bu yazımızda da oruç ve Ramazan'dan bahsedeceğiz.

Enes (ra) naklen Resulûllah (sav) Efendimiz'in şöyle buyurduğunu anlattı:

? "Ramazan ayının ilk gecesi geldiği zaman, şanı büyük Allah cennete bakan Rıdvan'a:

?Ey Rıdvan, diye seslenir...

Rıdvan bu sese şöyle cevap verir:

?Emret Allah'ım emrin başım üstüne...

Bundan sonra, Allah?ü Teala şöyle buyurur:

?Muhammed ümmetinden oruç tutanlar için, cenneti temizle ve süsle. Ramazan ayı çıkıncaya kadar, cennet kapılarını onlara kapama...

Daha sonra, Allah?ü Teala, Cehennem bakıcısına seslenir, o da şöyle cevap verir:

?Emret, emrine hazırım...

Allah?ü Teala şöyle buyurur:

?Muhammed ümmetinden oruç tutanlara cehennem kapılarını kilitle. Ramazan ayı çıkıncaya kadar Cehennem kapılarını onlara açma...

Allah?ü Teala bundan sonra, Cebrail'e seslenir. Cebrail şöyle cevap verir:

?Emrine hazırım; Allah'ım, emret.

Allah?ü Teala Cebrail'e şu emri verir:

?Yeryüzüne in. Azgın şeytanları, Muhammed ümmetine gidip oruçlarnı ve iftarlarını bozmamaları için bağla.

Allah?ü Tela Ramazan günlerinden her birinde; kadın ve erkek kullarından nice nice kimseleri cehennemden azad eder. Hem de güneşin doğuşundan batışına kadar.

Bundan başka, Allah?ü Teala'nın hemen her semada bir seslenici meleği vardır. Bu meleğin ibiği, arşın altında olup pençeleri dahi, yedi kat yerin dibindedir.

O meleğin bir kanadı batıda, bir kanadı da doğudadır. Hemen her kanadı; inci, mercan ve çeşitli cevherlerle süslüdür.

Şöyle seslenir:

Hiç tevbe eden yok mu ki; tevbesi kabul, makbul olsun.

Hiç dua eden yok mu ki, duası kabul edilsin.

Allah'tan yardım dileyen zulme uğramış bir kimse yok mu ki Allah ona yardım etsin.

Allah'tan bağışlanmasını isteyen yok mu ki; Allah onu bağışlasın.

Hiç bir dilekte bulunan yok mu ki, onun dilediği yerine gelsin.

Yüce Yaratan dahi, Ramazan ayının tümünde şöyle seslenir:

?Erkek ve kadın kullarım; sevinin, sabredin ve orucunuza devam edin. Yakında sizlerden sıkıntıyı kaldıracağım. Rahmetime ve ikramıma nail olacaksınız.

Devam edecek...
Züleyha KARAKUŞ




Fıkıh Köşesi
Keffareti gerektiren ve gerektirmeyen oruçlar
Dünden devam

Yenilmesi âdet halinde olan bir şeyi Ramazanda oruçlu iken unutarak ağzına alan kimse, oruçlu olduğunu hatırlayınca hemen onu ağzından çıkarıp atması gerekir. Fakat ağzındakini çıkarmayıp yutarsa, üzerine keffaret gerekir. Ancak ağzından çıkarır da onu soğuduktan sonra yutacak olursa, yalnız ona kaza gerekir: Çünkü böyle bir şeyi yutmak tiksinti veren bir şeydir.

Bir kimse, fecir doğduğu halde, henüz doğmamıştır zannı ile sahur yemeğini yese veya güneş batmamış olduğu halde, battı sanarak iftar etse üzerine kaza gerekir, keffaret lâzım gelmez. Çünkü kasden iftar etmiş değildir.

Bir kimse, Ramazanda zevcesine: "Bak, fecir doğmuş mu, doğmamış mı?" dedikten sonra, kadın bakıp henüz doğmadığını haber vermesi üzerine, o kimse oruca aykırı bir harekette bulunsa; fakat daha sonra fecrin doğmuş olduğu anlaşılsa, kendisine yalnız kaza gerekir, keffaret gerekmez. Fakat kadın fecrin doğmuş olduğunu bilerek böyle bir harekette bulunmuş ise, ona keffaret de lâzım gelir.

İki kimse güneşin battığına, iki kimse de güneşin henüz batmamış olduğuna şahidlik ettiği halde iftar edilecek olsa ve sonradan güneşin batmamış olduğu anlaşılsa, bundan dolayı da ittifakla yalnız kaza gerekir. Keffaret gerekmez.

İnsanların hukukunda iki kimsenin şahidliği isbata yeterli olduğu gibi, oruç hakkında da böyle şahidlik ettikleri halde, bir kimse yemek yeyip sonradan fecrin doğmuş olduğu anlaşılsa üzerine hem kaza, hem de keffaret gerekir. Bunda ittifak vardır. Bu konuda bir şeyin yokluğuna şehadet (fecrin doğmadığını söylemek) isbat hususundaki şehadete (fecrin doğmuş olmasına) karşı çıkamaz. Fakat bu hadisede böyle şehadet edenler birer kimse olsa, yalnız kaza gerekir. Çünkü fecrin doğuşu hakkında bir kişinin şahitliği tam bir delil değildir.

Unutarak bir şey yiyen veya fecir doğmuşken, henüz doğmamıştır sanarak veya uyku halinde oruca aykırı bir harekette bulunan kimse, artık orucunun bozulduğunu zannederek tekrar kasıtlı olarak yese, üzerine keffaret gerekmez. Bu unutma ile orucunun bozulmayacağını bildiği halde iftar etse, İmam Azam'a göre yine keffaret gerekmez. Sahih olan da budur. Çünkü bunda orucun bozulma şüphesi vardır.

Kendisine içten kusuntu gelen veya ağzına su verirken hata eseri boğazına su kaçan veya bir kadının güzelliğine bakan kimse, bununla orucun bozulduğunu sanarak Ramazan'da kasten iftar edecek olsa, üzerine keffaret gerekmez. Fakat bununla orucun bozulmayacağını bildiği halde iftar etse, keffaret de gerekir. Çünkü burada şüpheye yer yoktur.

Sürecek...
Ömer Nasuhi Bilmen / Büyük İslam İlmihali




Lâtifeler
Muhterem babam bir gün anlattı: "Kara ve denizlerin kahramanı, sultanlar sultanı Ebu'l?feth Sultan Muhammed Gâzi (Fâtih) hizmetinde durur, deftardarlık hizmetini görürdük. Bir gün, devletin vezirleri ve saltanatın büyükleri münâsebet düşürüp ağılı böceklerle zararlı hayvanlardan söz açtılar. Kimi Türkistan'ın erkamından (çil yılan), kimi Arabistan'ın deyleminden (kene), kimi Rûm sâhillerinin akrep ve çiyanından ve kimi de sivri sineğinden, piresinden, yavsısından ve yılanından söz söylediler. Sonunda yoldaşım Acem deftardar söz alıp:

?Sultanım, dedi. Horasan diyarında bir şehir var. O şehre filan derler. Fezası gönül açıcı, havası cana canlar katıcıdır. Amma o şehrin içinde, gizli, ancak izinden bilinen ve soktuğunda anlaşılan eşsiz bir canavar vardır. Ve her kimi sokarsa hemen sanırsın bir ateştir yakar, anında tulum gibi şişer. Hemen canını teslim edip düşer. Lâkin o şehrin halkı bir dua bilirler ve dâima onunla ilaç ederler. Ne zaman içlerinden bir çocuk dünyaya gelse veya bir misâfir o diyârda sâye salsa, hemen bir parça köpek pisliğini, süt yahut su ile ezip içirerek o beladan kurtarırlar. Her kim ondan ayda bir kez yese ebedi o canavardan zarar görmez. İsterse günde bin ısırsın zararı dokunmaz.

Acem defterdar bu hikâyeyi anlatınca, Hünkâr Hazretleri kendisine dönüp sordu:

?Bu hikâyeyi kendin gördün de mi söylüyorsun yoksa bir efsânedir de başkalarından mı naklediyorsun? Acem defterdar:

?Hayır devletlü Hünkâr, kulunuz iki yıl o şehirde durdum ve bunları hep kendi gözlerimle gördüm. Hünkâr Hazretleri gülüp:

?Anlaşıldı ki, o ilacı sen de ediyor ve o devâdan yeteri kadar yiyorsun, dedi.

Etraftan vezirler gülüşünce Acem defterdar utancından kıpkırmızı oldu.
Lamiizâde Abdullah Çelebi




Gönül Dostları
Mevlânâ Hâlid?i BağdâdîBir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah?ı Dehlevi Hazretleri ile karşılaştı. Abdullah?ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerinden Arş'a doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve hayranlıkla baktıklarına şahid oldu. Abdullah?ı Dehlevi, Mevlânâ'nın tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzurunda bulunmasını emretti. Mevlânâ Hâlid?i Bağdadi Hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet ederek, büyük mücahede ve çetin rizâyetler çekti. Abdullah?ı Dehlevi'nin huzurunda beş ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velilerden olmak saadetine erişti. Huzur ve müşâhede makamına kavuştu. Vilayet?i kübrâ hasıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah?ı Dehlevi'nin kalbindeki bütün esrar ve manevi üstünlüklere kavuştu.

Mevlânâ Hâlid?i Bağdâdî Hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah?ı Dehlevi Hazretleri; "Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdat'a git! Oradaki Hak âşıklarını, sevdiklerine, yâni Allah?ü Teâlâ'ya kavuştur" buyurunca, Mevlânâ Hâlid Hazretleri; "Ey benim sebeb?i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sahibi ve âlimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni men ederler" diye arz etti. "Sen, memleketine git. İrşâd ile meşgûl ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zatına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri, fazîlet sahipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim, iste yâ Hâlid!" buyurdu. "Din için dünyalık isterim!" dedi. "Git, her istediğini verdim!" deyip; "Yolun üzerinde, filân yerde, evliyânın büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk'a gönlünü vermiş, ölü gibi hareketsiz durup, Hakk'ın sevgisine dalmış şerefli bir zât var. Ona selâmımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!" buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar Mevlânâ Hâlid'i uğurladı. Sonra; "Hâlid bürd" yani "Hâlid herşeyi aldı götürdü" buyurdu.

Mevlânâ Hâlid, o velînin olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid'i (rahmetullahi aleyh) bir korku ve dehşet kaplayıp, gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şâh?ı Dehlevi Hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zatın yanına gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da başını murâkebeden kaldırıp; "Aleyke ve aleyhisselam" buyurdu. Sonra; "Ey Hâlid, senin fütûhâtın ve irşadının yayılma yeri Bağdat'tır" deyip, tekrar murâkebeye daldı. Mevlânâ Hâlid Hazretleri, o zâtın Nisbet?i Muhammedî denizine gömülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl?i Haktan ve O'nu murâkebeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı.




Ramazan Sofrası
OSMANLI TATLILARI

(4 Kişilik)

Malzeme : 750 gr. Su, 500 gr. Un, 10 gr. Tuz, 10 gr. Toz şeker, 20 gr. yağ. 5 ad. Yumurta, 1,5 lt. Sıvıyağ.

Şurup için: 2 kg. Toz şeker, 1 kg. Su, 1 ad. Limon (birlikte kaynatılır).

Tarif : Bir tencerede su, toz şeker, tuz ve yağ konup kaynatılır. İçine un ilave edilerek pişene kadar karıştırılır. Ocaktan alınıp, soğutulmaya bırakılır. Soğuyunca hamura yumurtalar karıştırılıp, iyice yoğurulur. Bir tencereye sıvıyağ konup, ısıtılmadan yapılan hamurlar şekillendirilerek içine bırakılır. Yavaş ateşte nar gibi kızarıncaya kadar tutulup, süzgece çıkarılır. Yagı süzülünce önceden hazırlanan soğuk şerbetin içinde 15 dk. bekletilip, çıkınca servis edilir.
Afiyet Olsun
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100