Bu haber kez okundu.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın
Kamil BAYRAKTAR
Hizmette 'iki kanatlı kuş' anlayışı


Osmanlı Devletinin 600 yıl dünya sahnesinde kalması, öyle kendiliğinden, hüda?i nabit ot misali gibi olmadı. En başta Dünya mülkünde, mülkün asıl sahibi adına iş gördüğü bilinciyle hareket etti. Mülkün asıl sahibinin kim olduğunu önce kendi bildi, sonra da Dünya mülkündeki her yaratılmışa ulaştırmayı bir görev bildi. Bu görevin adını da İ'lay?ı Kelimetullah koydu.

Böyle bir hedefe kendini kilitleyen Osmanlı, dünya ötesine uzanan bu yolculukta, yolun başında da, ortasında da, sonunda da hep "insan" unsurunu merkez aldı. İnsanı kâinatta, kalbi de insanda merkez nokta olarak gördü. İnsanın eşref?i mahlukat olduğuna, dünyadaki her şeyin insanın emrine musahhar kılındığına, insanın da Allah tarafından sırf Allah'a kulluk için yaratıldığına inandı.

Osmanlıya göre İ'lay?ı Kelimetullah şeklinde belirlenen "kızıl elma"ya ancak "insan"la ulaşılabilirdi. İnsan ise iki kanatlı kuş misali hem madde hem da mânâ kanatlarından, ruh ve~|~ bedenden müteşekkildi. Her iki kanat da sağlam olmalıydı ki kuş uçabilsindi. İşte Osmanlının yaptığı, Kaf Dağı'nın arkasının özlemi içindeki Zümrüd?ü Anka'nın her iki kanadının da sapasağlamlığı konusunda gerekli ihtimamı göstermekti.

Her işte İ'lay?ı

Kelimetullah mührü

Osmanlı, gayesi İ'lay?ı Kelimetullah gereği hem Devlet?i Âli Osmanîyi oluşturan aslî unsur Müslümanların dinî ihtiyaçlarına zirve noktada cevap verir, kendini yükümlü hissettiği bütün hizmetleri eksiksiz yerine getirir, hem de tebaasından diğer din mensuplarının inançlarını yaşama hususunda devlet olmanın bütün gereklerini ifa eder, devletliğini gösterirdi.

Hedefini İ'lay?ı Kelimetullah olarak belirleyen Osmanlının her işinde bu hedefe kilitlenmişliğin emareleri görülürdü. En büyük rütbenin kulluk olduğu gerçeğini adımını attığı her mekana nakış nakış işlerdi. Kulluğu merkeze koyan anlayışıyla yerleşim birimlerinin merkezine de tek başına değil, han, hamam, medrese, kütüphane, imâretten (aşevi) oluşan külliyesiyle birlikte camiyi koyardı. Yerleşim birimlerine yukarıdan bakıldığında ortadaki camiye açılan sokaklar ve evler adeta bir papatya çiçeğini andırırdı.

Savaşta bile olsa

İnsanın özellikle mânâ kanadı çok önemliydi Osmanlı için. Bu kanadın sağlamlığı için de hiç bir şeyi esirgemezdi. Hazarda da seferde de (savaşta da barışta da) terazinin kefesini dengede tutmasını bilirdi. "Savaştayız, şartlar olağanüstüdür, elverişli değildir" anlayışına pirim vermez, ihmalkârlığı yanına yaklaştırmazdı. Asla taviz vermezdi.

Savaşa çıkarken askerin her türlü ihtiyacını en ince ayrıntısına kadar düşünen, helal ve haram sınırlarına riayet için her tedbiri almayı kendine şiar edinen Osmanlı sefer boyunca askerinin temizlik ihtiyaçlarını gidermek için de gerekeni yapardı. Dört parmak kalınlığında tepme keçeden geliştirdiği çadırları hamam olarak kullanırdı. Çok ince bir teknikle imal edilmiş olup rüzgâra ve yağmura karşı da çok muhafazalı bu çadırların hakiki bir hamamdan farkı yoktu.

Ordunun yola çıkmasından birkaç gün önce yola çıkarılıp, konaklama yerlerine gelmeden önce kurulan bu çadır hamamları sayesinde binlerce kişinin rahatça yıkanmaları sağlanırdı. Böylece askerlerin cünüp olarak harbe girmeleri önlenmiş olurdu. Dolayısıyla Zümrüd?ü Ankasına tertemiz bir şekilde ulaşmayı isteyen her asker çok büyük rahatlık hisseder, yarasız?beresiz kanadını, gazilik ya da şehitlik yolculuğunda çok daha güçlü şekilde sallardı.

Mukayese için iki örnek

Devletin aslî unsuru Müslümanların dinî ihtiyaçlarına yukarıda bir uç örnekle izah ettiğimiz şekilde cevap veren Osmanlı, talî unsur sayılacak gayrimüslim tebaasının da bugünkü dille din ve vicdan hürriyetini sonuna kadar sağlayan bir devlet olarak da eşi bulunmayan bir gerçekti.

Fatih Sultan Mehmed, Sırbistan hudutlarına dayandığı zaman Sırplar, ya Türkleri ya da Macarları tercih etmek zorunda kalmışlardı. Sırpların Ortodoks, Macarların Katolik olması bu iki milletin birbirlerine düşmanlıklarının en büyük sebebiydi. Sırp kralı J. Brankoviç, Macar kralı J. Hünyad'a bir heyet göndererek fikirlerini sorduğunda Hünyad; Türklere galip gelirlerse Sırbistan'ın her tarafında katolik kiliseleri yaptıracağını söyledi. Sırp kralı aynı sorusuna Fatih'ten, "Dini ve mezhebi mevzuda tamamen hür olacakları" cevabını alınca Türklerin hakimiyetini kabul etti.

Osmanlının gayrimüslimlere uygulaması böyle tezahür ederken Endülüs'te İspanyolların Müslümanlara yaptıkları eziyetlere belki de tarihin hiçbir devrinde rastlanmadı. Müslümanlardan ya Endülüs'ü terk, ya Hıristiyanlığı kabul, ya da ölüme razı olmaları istendi. Sonunda, İslam'ın sekiz asır hüküm?ferma olduğu bir ülkede Allah'ın adını anmayı bile kendilerinden esirgediler. Milyonlarca Müslümanı ölüme mahkum ettiler. Müslümanların kurduğu Endülüs medeniyetine ait taşı taş üstünde bırakmadılar.

"Hastane"ye yer vermeyecek kadar ilerilik

Osmanlı, insanının mânâ kanadına, ruhuna olduğu gibi madde kanadına, bedenine de gereken önemi verirdi. En başta insanına sahip çıkardı. Kimsesizleri Darülaceze'de barındırır, ihtiyaç sahiplerini, garipleri, yolcuları imaretlerde ücretsiz olarak doyurur, hatta bazı imaretlerde yemekten sonra adam başına 3?5, bazen de 10 akçeye varan harçlık verilirdi. Öksüz ve yetim Müslüman çocuklar Darüşşafaka'da eğitimlerini yaparlardı. Temizlik imanın yarısı kabul edildiği ve sağlıklı olmanın da önemli bir argümanı görüldüğü için hamamlardan geçilmezdi. Mükemmel bir çevre bilincine sahip olan Osmanlı Devleti'nde şehir, kaza ve köylerde, emniyet ve asayişin yanısıra maddi ve manevi temizliğin muhafazası görevini üstlenen "subaşı" adlı hususi memurlar vardı. Elinde hukuki nizamnamesi ile çevre temizliğinden sorumlu görevlinin adı "çöplük subaşısı" idi.

Bir savaş eğitimi kabul ettiği için spora da çok yer verdiği gözlenen Osmanlı, bedenlerin sağlıklı olması için ne gerekiyorsa yaptığı gibi, maddî kanatları yaralanan, bedenleri hastalanan insanları için de uygulamaları bugün bile birçok ülke tarafından örnek alınan tedavi merkezlerine imza atmıştı. Bu tedavi merkezlerinin adını koymada bile erişilmediği gözlenen bir icraatta bulunmuştu Osmanlı. Bugün, ülkemiz Türkiye'de olduğu gibi "hastane" değil de "Darüşşifa (şifa yurdu)", "Darüssıhha (sıhhat yurdu) "Bimarhane" gibi sıfatları uygun görerek tedavide insan psikolojisi faktörünün ne kadar önemli olduğunun bilincinde bulunduğunu göstermişti. Sırf bu uygulama bile sık sık gündeme getirilen "irtica", "mürteci" gibi kavramların aslında hangi adreslerle yanyana gelmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu gerçek bir yana Osmanlıda, hastahanede rehin kalma yoktu. Fakir, garip, gurâbâ, parası olmadığı için acil servis kapısından geri çevrilmez, kaderiyle başbaşa bırakılmazdı. Bugün Osmanlıdan bize emanet iki vakıftan biri olarak ayakta kalabilen ve bu ayakta kalmaya tahammül edilemediği için olsa gerek ki vakıflığı hiçe sayılarak SSK'ya devredilen Vakıf Gureba Hastanesi örneğinde olduğu gibi kim olursa olsun birisi hasta olarak kapıyı çalmışsa, güler yüzle karşılanır, ücretsiz olarak tedavi edilir, hatta bir soğan bir altın lira dahi olsa alınır, hastaya yedirilir, tedavi olan hasta ise hemen evine, köyüne gönderilmezdi. Nekahat dönemini hastanede geçirmesine müsaade edilir, belli sayıda tedavi edilmiş hastaya ulaşıldıktan sonra, hastaneye ait camide dua yapılır ve öyle uğurlanırlardı. Dahası yol harçlığının yanısıra, hemen iş bulup çalışamayacakları hesabıyla kendilerine belli bir süre yetecek kadar para bile verilirdi.

Yarın: Mukaddes ve emanetin farkında olmak
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100