Bu haber kez okundu.

Modernizmin etkisindeki İslam dünyasında reform çalışmaları
Seyyid Ahmet Han, tıpkı Pavlos ve ondan sonraki din adamlarının Hıristiyanlığa ve İncil'e reva gördükleri muamelelerde olduğu gibi, İslam'ın ve O'nun kaynaklarının bize intikalinde temel fonksiyon icra etmiş ilk nesillerin de benzeri bir tahrip ve tahrif içinde olduklarını savunuyordu. Devamında ise; Kur'an?ı Kerim'in ilahi iradeye ayları düşecek şekilde tefsir edildiğini, yani lafzi tahribat yerine manevi tahribatın söz konusu olduğunu söylüyordu. Buna karşılık çözüm olarak önerisi Kur'an'ın modern Batı bilimleri ışığında rasyonalist bir yoruma tâbi tutulmasıydı. "Bilimsel tefsir" terimleriyle literatürümüze giren yaklaşımın ilk örneklerini veren Sir Seyyid Han açıklamalarında Hz. Musa (as)'ın gözleri önünde dağın eriyivermesini volkanik bir patlamayla, Hz. Süleyman (as)'ın cinlerini Lübnan'dan getirilmiş yarı vahşi kölelerle izah etti (Bilgi, Bilim ve İslam II-İSAV, sy. 24). Determinist mantığın etkisinde kalarak tabiat kanunlarında istisnaların olamayacağını savundu. Ve Hz. İbrahim ~|~(as)'ın ateşe atılıp yanmamasını, Hz. iİsa (as)'ın babasız doğmasını, balığın Yunus (as)'ı yutmasını ve peygamberlere ait bütün mucizeleri sebep?sonuç ilişkisine dayanmadığı için kendince tevil etti.

Güvenilir hadis

5 taneymiş!

Sir Seyyid ayrıca William Muir tarafından hadislere yöneltilen ithamları ele aldı. O; isnat ve metin noktasında hadise karşı eleştirel bir metodoloji uygulamanın gereklilği konusunda Muir ile mutabık kaldı. Ve sonuçta beş tane hadisi tam güvenilir buldu (Modernis Müslümanların Hadise Yaklaşımı).

1850'lerden sonra İngiliz idaresiyle beraber Hindistan'da medrese kuran Seyyid, 1862 ile 1865 yılları arasında tamamlanmammış bir İncil tefsiri yayınladı. Eserinde İncil'in metinlerini Kur'an ve hadislerden alınmış aynı doğrultudaki ifadelerle açıklamaya çalıştı. Hıristiyanlığın kutsal metinlerinde bulunan hata ve çelişkilerin kasıtlı bir tahribat sonucu değil, intikali esnasında oluştuğunu iddia etti. İncil ve Tevrat'ın Kur'an ışığında ele alınması durumunda önemlerini devam ettireceklerini açıkladı (a.g.m.).

Müslümanlığın ilk dönemlerinde fetihlerin yaygınlaşıp dinin geniş alanlara yayılmasıyla farklı inanç sahipleri ve yeni Müslüman olanlar birçok konuda İslam'ı tenkid ediyorlardı. İlginçtir ki; bu eleştirileri İslam tarihinde aklı ilk defa vahyin önüne koyan "Mutezile" mezhebi mensupları göğüslemeye çalışmıştı. Aynı durumun Hindistan'da tezahürünü görüyoruz. Misyonerlik faaliyetlerinin saldırılarına karşı ilk olarak Sir Seyyid Ahmed Han ve maiyeti cevap vermeye çalışmıştır. Tıpkı Mutezile ekolü mensuplarının sorulara Yunan felsefesinden yararlanarak karşılık vermek istemeleri gibi Seyyid de modern Batı biliminden yola çıkarak izaha kalkışmıştır. "Akli bilgi ile nakli bilgi birbiriyle çelişmez, çelişirse vahyin mecazi olarak yorumlanması gerekir" (İbn Rüşd, Kitab Fasl el-Makal) diyen İbn Rüşd'ün fikirleri de bir çok konuda kendisine rehber olmuştur.

Geleneksel İslam anlayışını reddediyor

Batı'nın her noktadaki teknik, ekonomik ve askerî üstünlüğüne bakıp, bu üstünlüğün kaynağının modern bilimin ve kültürün karakterinde ve Batılı eğitim metodlarında olduğunu düşünen Sir Seyyid Ahmed Han 1887'de Oriental Koleji, 1885'te ise Aligarh Medresesi'ni kurmuştur. Geleneksel İslam anlayışını reddedip, dinin kaynaklarının yeniden yorumlanmasını, yani ictihad yolunun yeniden açılmasını ileri sürerek dini; özgürlük, eşitlik, modern bilim, tolerans gibi 19. yy değerleriyle temel prensiplerinde çatışmayacak şekilde düzenlemeyi amaçlamıştır. Hatta bu değerler Batı'da bir akım haline gelmeden önce İslam'ın bu değerlerin yükselmesinde rol oynadığını ispat etmeye çalışmıştır (İslam ve Sömürgecilik-Rudolph Peters, Nehir yay., sy. 259). Bunu yaparken de bir yandan Avrupa kültürünün ülkeye girişine engel olacak dini engelleri ortadan kaldırıyor diğer taraftan da misyonerler tarfından yapılan saldırılara cevap hakkını kullanarak Müslümanlar üzerinde saygınlık sağlamaya çalışıyordu. Ayrıca İslam'ın yanlış anlaşıldığına dair kanaatleri yüzünden yazılarında özür diler bir üslup kullanmak zorunda kalmıştır.

Modernizmin Avrupa'yı etkilemesi anlaşılır ama..

Sonuçta Avrupa'da dini hizaya getiren modernizmin anlaşılır bir tarafı vardır. Çünkü tanrı düşüncesinin Batı medeniyetinde ciddi bir sorun olması, teslis inancı, Hz. İsa (as)'ın reenkarnasyonu ve çarmıha gerilmesi, insanların doğuştan günahkâr olduğu fikri ve Hıristiyanlığın trajik tarih anlayışı Ortaçağ'da dahi büyük felsefi problemlere yol açmıştır. Ve Batı medeniyeti her zaman din/bilim, akıl/vahiy çatışmasını yaşamıştır. Dinde reform fikri bu gelişmelerin sonucudur. Oysa İslam tarihinde böyle bir arka plan yoktur. Dolayısıyla Sir Seyyid Ahmed Han'ın modernist ve reformist fikirlerini bir yere oturtmak oldukça güçtür.

Hindistan'da yaşananları izah etmek için söylenecek en doğru söz Prof. Dr. Haydar Baş'ın ifade ettiği: "Her kim ki dini değiştirmeye kalkarsa din değişmez, kendisi değişir" ölçüsüdür. Değişimi İslam inancında değil de kendi bünyesinde sağlayan Seyyid'e karşılık aynı dönemde birçok bölgede benzeri işgalleri yaşayan Müslüman coğrafyası Batı medeniyetiyle karşı karşıya geldiği halde reformist bir çizgi benimsememiştir. Ne Ömer Muhtar'ın İtalyanlarla Libya tecrübesinde, ne Emir Abdülkadir'in Fransızlarla Cezayir tecrübesinde, ne de Seyyid Muhammed'in İngiliz ve İtalyanlarla Somali tecrübesinde Sir Seyyid Ahmed Han'ın ve maiyetinin tutumu gözlenir.

Bu da herhalde bir insanın hem Sir* hem de Seyyid olmasının "yakıcı" sonucudur.

*Sir, İngiltere'de kişileri onurlandırmak için verilen bir saygınlık ünvanıdır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100