“Mustafa Kemal'in kağnısı derdi, kağnısına. 
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı. 
Çabuk giderdi, çok götürürdü elifçik, 
Nam salmıştı asker içinde. 
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü, 
Doğrulmuştu yola, önceden önceden.”
(F. Hüsnü Dağlarca)

Kurtuluş Savaşı’nın simgesi kağnı biz Türkler için çok farklı anlamlar, başkalarının anlayamayacağı duygular taşır.
Kuvay-ı Milliye direnişindeki yeriyle, çok sayıda şiire, destana, söylenceye konu olmuştur… Anadolu’nun hiç bitmeyen, dünya durdukça söylenecek en yüce duygularla bestelenmiş en içli, en destansı bir türküsüdür kağnı… 
On beş liseli arkadaşıyla Anadolu’ya kaçıp Kurtuluş Savaşı’na katılan ve “cepheye cephane taşıyan kağnı kollarının komutanı” yapılan Enver Behnan Şapolyo, yaşadığı olayları yazıya dökerek bu destanı bizlere aktaran genç bir Kuvay-ı Milliye komutanıdır.
Milli Mücadelenin İç Alemi adlı yapıtında, kağnılar ve kağnı kollarıyla ilgili bölümlerde, şunları anlatır: 
“Durmadan yol alıyorduk. Sürekli çalışan araç yorulur ve bozulabilir. Ancak, bizde ne yorulmak, ne dinlenmek ne de bozulup yolda kalmak vardı. Otomobiller, kamyonlar her yeri aşamazlardı. Fakat bizim için aşılamayacak yol yoktu.
Ağır, ama hep hareketliyiz. Sürekli hedefe ilerliyor, Tanrı huzurunda ibadet eden müminler gibi, hiç konuşmadan gidiyoruz. Kağnılarımızın tekerlekleri, hiçbir yerde duyulmamış ahenkli bir ortak ses çıkarıyor. Bu sesi, ne bir müzik aleti, ne de canlı bir varlık çıkarabilir. Bir iniltiymiş gibi çevreye yayılan kağnı sesleri, sanki bir başka dünyadan geliyordu. Sanki Türkler, binlerce yıl önce, Orta Asya’dan dünyanın dört bir köşesine göç ediyorlarmış gibi, dağları ovaları inletiyorlardı. Türk milletinin çektiği acıyı, sanki bu kağnı sesleri dile getiriyordu...
Kağnı gıcırdamalı, ses çıkarmalıydı. Ses çıkarmayan kağnı uğursuz sayılırdı. Gıcırdasın diye tekerlek geçmelerine ceviz içi ya da kömür tozu sürülürdü. Ezgen yanmasın diye üzerine yoğurt çalınırdı. Tank gibi çukurları atlar, en bozuk yolları aşar, en dik sırtlara çıkardı. Hiçbir millette olmayan en ucuz, en sağlam, dağlık araziye uygun bir köylü aracıydı. Şimdi, İstiklal mücadelesinde, menzil teşkilatında görev yapıyordu. Kuvay-ı Milliye’nin simgesi olmuştu; cepheye, cephane ve erzak, cephe gerisine yaralı gazileri taşıyordu...
Kağnıları, ayakları çarıklı, sarı mintanlı, mor şalvarlı, kırmızı kuşaklı köy delikanlılarıyla, üç etekli dallı şalvarlı, başları örtülü kadınlar, genç kızlar ve yaşlılar kullanıyordu... Komutasını aldığım kağnı kolu, kırk arabadan oluşuyordu. Kırk kağnıcı, yardım bölüğünden Mustafa, bir de ben, kırk iki kişiyiz. Bunlardan ikisi altmışar yaşlarında erkek, sekizi on beşer yaşlarında çocuklar ve otuz tanesi ise genç kadınlardı. Bazı kadınların kucaklarında bebekleri de vardı…
Hiç kimse şikâyet etmiyor, herkes gönüllü olarak seve seve çalışıyordu. Yollarda hiçbir şey pahalı değil, yaşam çok doğaldı. Kimsede vurgunculuk (ihtikar) yapıp para kazanmak gibi bir düşünce oluşmamıştı. Köylerde; tarlaların ekimi ihmal edilmiyor, silahlar cepheye, pazara mal götürür gibi sakin bir iyimserlik içinde, neşeyle götürülüyordu... Bunları, ancak içinde yaşayanlar bilir. Bu insanlar ne kadar temiz ruhluydular. Aralarına katıldığım için çok mutluydum... Anadolu kağnıları, bir milletin azim ve inancını, hiçbir yüksek tekniğin yenemeyeceğini kanıtlıyordu. Hiçbir mazlum millet artık, ‘gücümüz yok ki milli mücadeleye girelim’ diyemez. Dünyada emperyalizm prangasını ilk kez kıran Türk milleti, onlara örnektir...”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121