Çanakkale Savaşı’na kadar tarihe “büyük adamların” perspektifinden bakılmıştır. “Büyük adamlar” sabah alacasında şahlanmış atları üzerinde taarruz emirleri yağdırıp, yüz binleri ölüme sürerler, o yüz binler de arkalarında toz bulutlarıyla cepheye koşuşur ve çoğu zaman geride bir kan gölü ile “meçhul asker” unvanı bırakırlardı. Yüz binlerin adını sanını kimse bilmezdi.
Yenenler yenilenler, ölenler kalanlar onlar olduğu halde kitaplarda savaşları hep krallar ve imparatorlar kazanırdı. Çanakkale Savaşlarıyla bu mantık değişmiş, cephede ve gerisindeki yüz binlerin sevinci ya da gözyaşları ses bulmuştur.
20. yüzyıldan önce savaş alanlarında genç kumandanlar önemli roller oynar ve savası yönetirlerdi. 20. yüzyılda ise savaş tecrübeleri fazla olan generaller önemli roller oynamışlardır. Bu noktada, bugün Çanakkale ile ilgili konuşma yapan bakanlarımızın adını dahi ağzına almadığı Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi bir komutana sahip olmanın övüncünü her daim dile getirmek gerekir.
Komutanların başarı sağlaması cesaret ve bilgeliğin yanında, maddi kaynaklarla da çok yakından ilgili olmasına rağmen, ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği şecaat, cesaret ve basireti sayesinde bütün kıt imkânlara karşın savaş galibiyetle sonuçlanmıştır. Çünkü bizi diğer milletlerden ayıran ve hiç değişmeyen en önemli varlık manevi güçtür. Türk milletinde ezelden beri var olan bu kudret Çanakkale Savaşları’nda kendisini yeniden göstermektedir. O kadar ki hayatla hiçbir bağlantısı kalmayan binlerce insan tek bir sebep için süngü takıp düşmanın üzerine yürüyor. Amaç; vatan topraklarını korumak. Bu savaş Napolyon’un söylediği “Harp bir sevk’ül-ceyş meselesi olmaktan ziyade bir psikoloji meselesidir. Maneviyat harbin yarısını kazandırmaya kâfidir” sözünü doğrular niteliktedir. Oysa biz bugün bu maneviyata öylesine muhtacız ki..
Er Rowling Lennox, “Henüz 19 yaşındayım. Türklerle savaşırken ne savaşın mahiyeti ne de sebepleri hakkında esaslı bir bilgim vardı. Bildiğim tek şey İngiltere Osmanlı’ya savaş açmıştı. Bizim de o günkü duruma uymamız gerekiyordu” diyor.
İşte düşman cepheden bir erin ifadesi… 
Bir de 26. Piyade Alayı, 2. Tabur, 1. Bölük’ten Bursalı Nuri Oglu Hüseyin var…
25 Nisan 1915 günü Seddülbahir’de yaralanan Hüseyin Çavuş ayağı kesilmesine rağmen bölüğüne geri dönmek için ısrar etmiştir. Israrı sonuçsuz kalıp geri hizmete alınırken ise hayatında ilk kez gözyaşı dökerek komutanına; “Düşmandan öcümü alamadan beni gönderiyorsunuz. Beni öldürseydiniz de bana bu acıyı göstermeseydiniz” diyor ve herkese kırgınlık gösteriyordu.
Gönüllerdeki bu iman aşkıdır ki Çanakkale’yi geçilmez kılmış, bir milletin kaderini yeniden tayin etmiştir.
Birilerinin ısrarla din düşmanı olarak lanse etmeye çalıştığı Yarbay Mustafa Kemal ise iman ve aşk ölçüsünü gözler önüne seriyordu;
“Karşılıklı siperler arasındaki mesafe 8 metre... Yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına düşüyor. İkincidekiler onların yerine giriyor fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir duraksama göstermiyor, sarsılmak yok. Okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyorlar, bilmeyenler Kelime-i Şahadet getirerek ölüyorlardı.”
Bu vatan kolay kazanılmadı. Bugün yetkililerin ‘açılım’ adı altında masa başında teslim ettiği değerlerden taviz vermediği için binlerce şehit can verdi bu toprakları teslim etmemek için. Prof. Dr. Haydar Baş’ın ifade ettiği gibi; “Çanakkale, emperyalizme ve İslam’a karşı saldıranlara bir liderin ve topyekûn milletin zaferidir.” 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100