Mondros mütarekesi imzalandıktan sonra Anadolu coğrafyası düşman işgaline açık hale gelecektir. İzmir’i, Antep’i, Urfa’yı, Antalya’yı, Afyon’u, Bursa’yı ve İstanbul’u işgal eden İtilaf devletleri, Türk bayraklarını indirerek kendi bayraklarını Anadolu’nun bağrına astılar.
İşgalin en çok hissedildiği yer şüphesiz ki İstanbul’du. Osmanlı’nın başkentinde artık İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan’ın bayrakları dalgalanıyordu. Azınlıklar ve işbirlikçiler zafer sarhoşluğu yaşıyor, cadde ve sokaklarda eğlenceler düzenliyorlardı. Türkleri gördüklerinde ise taş yağmuruna tutuyorlardı. Bu artık Osmanlı devletinin bittiğinin bir göstergesiydi.
Ordular terhis edilmeye başlanmıştı. Yıllardır cephelerde savaşan Mehmetçikler, birbirlerine ‘savaş başlayalı kaç bayram geçti’ diye soruyor, kimisi savaşa giderken doğan çocuğunun kaç yaşına geldiğini hesaplamaya çalışarak belki de yürümeye başlamıştır, diyordu. 
Artık dönüş vakti idi en acı dönüşü yaşıyorlardı. Bir taraftan gözlerinin önünde şehit olan on binlerce arkadaşlarını, yaralanan, sakat kalan arkadaşlarını düşünürlerken diğer taraftan memleketin her tarafında dalgalanan düşman bayraklarını görünce acılarını bire bin arttırıyordu. Bir gerçek vardı ortada. Yenilmişlerdi ve vatan toprağı düşman işgaline uğramıştı. 
Bu mağlubiyetin resmiyete döküldüğü anlaşma Mondros’tu. Mondros imzalandığında Yıldırım Orduları Komutanı olan Mirliva Mustafa Kemal Adana’daki, Toros Dağları’nın eteklerindeki karargahından Sadrazam İzzet Paşa’ya; “Bu mütareke ahkamını kabul etmiyorum. Kendi karakterime uyanı yapacağım. İskenderun’a çıkacak düşman kuvvetlerine ateş açılması için orduma emir verdim” şifresini 7-8 Kasım 1918’de göndermişti. 
Bu duruş ve kararından dolayı Osmanlı, Onu görevinden almıştı. M. Kemal, İstanbul’a dönüyordu.
Tarih 13 Kasım 1918’i gösterdiğinde İstanbul, işgal güçleri tarafından işgale başlanmıştı. O gün Haydarpaşa Tren Garı’nda da bir hareketlik vardı. Yıllardır savaş alanlarında olan Mehmetçikler, İstanbul’a geri dönmekte idi. Trenin gara yaklaşmasıyla bir uğultu, bir yoğunluk başladı. 
Evlatlarını askere göndermiş, öldü mü, sağ mı olduğundan haber alamamış analar, babalar her inen askerin yüzüne bakarak evlatlarını aramaktaydılar. Evlatlarına kavuşanlar sevinçlerinden ağlıyor, bulamayanlar bir ümitle diğer askerlerin inmesini bekliyordu. Yaralı olarak tren garına getirilen askerlerin durumu ise içler acısıydı. Onlarla ilgilenecek ne bir doktor, ne de bir sağlık görevlisi vardı.
Trendeki askerler gara çıkmış, herkes kendi derdine düşmüşken trenden sarı saçları, insanı esir alan mavi gözleri ve üzerine yapışmış üniforması ile Mustafa Kemal indi.  
Birden bir çavuş komut verdi. Mustafa Kemal Paşa’yı görmüştü: “Dikkaaat, gelen Mustafa Kemal Paşamız’dır! Selaaam dur”.  
Yaralı Mehmetçikler dikildiler. Selama duran Mehmetçikler sanki yeni bir hücum emri bekler gibiydiler. Mustafa Kemal Paşa, selama duran Mehmetçikleri cephede teftiş eder gibiydi. Önlerinden selamla geçti. En başa geldi. Çavuş dimdikti. Emri o vermişti. 
Mustafa Kemal Paşa, çavuşa sordu: “Nerede beraberdik?” Çavuş, “Çanakkale’de komutanım” dedi. Mustafa Kemal Paşa çavuşa emir verdi: “Emir geçir. Köylerine dönecek olanlar, silahları ile dönmelidir. Bir çare bulup öyle dönmelidir.” 
Çavuş emri geçirdi. Mehmetçikler de yanlarındakine sessizce emri geçirdiler. Mustafa Kemal, İstanbul’a adımını atar atmaz vatanın kurtuluşu için ilk emrini vermiş, ilk adımı atmıştı.
(yarın devam edelim)…
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100