Eşrefoğlu Rumi, büyük bir âlimdir. Tasavvuf terbiyesi ile yetişmiş, kemale ermiş ve kendisi gibi Hakkı arayan taliplere örnek olan büyük bir zattır.
Onun “Müzekkin Nüfus” isimli eserinde Hakka vuslat yolunda uyulması gereken kaideler ve nasihatlere güzel örnekler bulmak mümkündür.
“Şeyh Ebu Su’ud rahmetullahi aleyh, Hak Teâlâ’nın kalbine ilka ettiği sözleri ashabına söylerken buyurdu ki:
“Bu sözü söylerken, ben de sizler gibi bir dinleyici olurum.”
Hazır bulunanlardan bazıları, işin inceliğini anlamayarak sordular:
“Söz söyleyen, söylediğini bildiğine göre, nasıl olur da dinleyici gibi olur?”
Hazret– i Şeyh bir cevap vermedi ve ayrıldılar. O gece bu soruyu soran kimse, rüyasında bir köpek gördü. Köpek kendisine:
“inci avcısı bir denizci, denizin dibine dalar ve oradan içinde inciler bulunan sedefleri toplar ve torbasına doldurur; ama o denizci, denizin o çok karanlıkta olan derinliğinde, torbasına doldurduğu inci tanelerini göremez. Oysa torbasında yüzlerce inci vardır. Ne zaman ki, suyun yüzüne ve sahile çıkınca torbasını boşaltır ve kendisi ve arkadaşları da o inci tanelerini görürler” dedi.
Soru soran dehşet içinde uyandı ve o büyüğün sözünü, rümuzunu ve işaretini anladı ve ona mecburen hak verdi.” (müzekkin nufus, sayfa 509)
Eşrefoğlu Rumi’nin tasavvufi terbiyede başa olan teslimiyet ve denileni yapma konusundaki bu örneği hayatın her sahasında düşünülebilir.
Baştaki söz sahibi kişilere uymak ve teslim olmak neden ve niçin gibi sorulara yer vermez.
Bir kişi düşünün ki, ömrünü Allah rızası için sanarak hizmetle geçirmiş olsun. Otuz sene kırk sene bir büyüğün arkasında namaz kılsın, onun görüşlerini anlatsın, başkalarının onunla tanışmasına vesile olsun.
Ancak gaye Allah rızası değil de nefis olursa, o kişi kırk senenin sonunda benlik iddia etmeye başlar ki, bu onun yıllarının heba olmasının yanında ahretini de mahvedecektir.
Demek ki, önemli olan, bağlı olduğun kişinin karşısında “ölünün hali gibi cansız ve benlikten uzak” durabilmektir.  
Aksi halde ömür boyu yapılan çalışmalar sadece seni şeytanlaştırır ve nefsinin efendisi yapar ki Allah böyle bir akıbetten hepimizi korusun.
Ve Şeyh Rumi konuya şöyle devam ediyor:
“Talib edebinin en güzeli ve en makbulü, kâmil insanın huzurunda cansız gibi oturmaktadır. Bir şey söylemek gerekirse, kamil kişi ona söyler, kendiliğinden küstahlık ederek söylemek doğru değildir.
Birçok kimseleri görürüz ki, bir kâmil insana iradet getirir ve talib olur. Perhiz, riyazet ve mücahedeler çeker. Taç ve hırka da giyer amma, yine münkir ve mahrum olarak yerine döner.
Yabancı şekline girer ve yabancılardan olur. Bu ne hikmettir? Kamil insandan mıdır, talib olandan mıdır?
Taliptendir. Zira talip olan edebini bilmez, küstahlaşır. Kamil insanın izzetini, hürmetini ve kudretini takdir edemez, onun huzuru kendisine ağır gelmeye başlar, sonunda reddolunur. Hak Teâlâ, kıyamet gününde bu gibi reddolunmuş taliplere soracaktır:
“Neden benimle marifet hâsıl etmediniz. Oysa ben sizleri marifet hâsıl etmeniz için dünya âlemine göndermiştim” buyuracaktır.
Reddolunmuş talipler, kendilerini savunmak isteyecekler ve:
“Ya Rab! Marifet hâsıl edenler, dünyada bir yol gösterici yetiştiler. Bizi kâmil bir insana yetiştirmedin ki, bizler de marifet hâsıl edelim” diyeceklerdir.
Hak Teâlâ o zaman buyuracaktır ki:
 “Ben onlara kâmil insan verdim ve nefislerini ıslah ettirdim. Sizlere de kâmil insan verdim amma, siz kendi nefsinizden geçip, ona kendinizi teslim edemediniz. Onların kadrini, izzetini ve hürmetini bilemediniz. Edepsizlik ettiniz, küstahlıkta bulundunuz, nefislerinizi o kişide ıslah ettirmediniz. Onun için de, huzur–u izzetime kör olarak geldiniz.
Zira dünyada basiret gözü açılmayana, burada marifet nuru hâsıl olmaz, onlar burada da kör olarak kalırlar:
Kim bu dünyada kör olursa, o ahrette de kördür” (İsra, 72) (aynı eser sayfa 510)
“ …kâmil insandan korkmak, ondan utanmak ve onun zahirinde nasıl olunursa batınında da öyle olmak lazımdır. Zira onlar için dünya ve ahrette gizli bir şey yoktur. Ne var ki onlar bilmez gibi görünürler. Bunun için hak velilerin kerametlerini gizlemek farzdır.” (Aynı eser, sayfa 511)
“Kamil insan ile talip olan arasındaki edeplerden birisi de, kâmil insanın ayıp gibi görünen hallerine bakmamaktır. Zira talibi, imtihan için olabilir.”   
“Büyüklerden birisi buyurmuştur ki:
“Bağdat şehri mezarlığında dolanıyordum. Mezar taşlarının üzerindeki tarihleri okurken, dikkatimi çekti. Kimi üç yaşında iken, kimi beş yaşında iken, kimisi de on yaşında iken ölmüşlerdi. Buna bir mana veremedim. Derhal bir abdal peyda oldu ve bana:
“Neden şaştın?” dedi… “biz yaş ve ömür ona deriz ki, meşayih huzurunda geçmiş olsun… Bu taşların üzerinde okuduğun yaşlar bir kimsenin, bir kâmil insan eteğine gidip teslim olduktan ve tövbe ettikten sonra yaşadıkları ömürlerdir.”
“Bu yolun bir edebi de kâmil insanla söyleşilen sözleri kimseye söylememek hatta ana babaya dahi açıklamamaktır. Eğer, konuşulanlar ve sırlar açılacak olursa, o talip, kâmil insana hain olur ve gönülden çıkar.”
“Bundan başka, kâmil kişinin huzurunda susmalı ve verilen vazifeler ne ise onları yapmalıdır.” (Aynı eser, sayfa 512)           
 Ya Rabbi sonumuzu hayr eyle, nefsine ömrünü verip, hayatını heba edenlerin yoluna değil!
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100