Bağımsızlık, en temel hakkımız ve karakterimizdir. 
Yüce Allah insanı hayatın her alanında bağımsız kararlar alabilme hususunda serbest bırakmış ancak bu serbestlik bazen cehalet bazen de çok az bir paha karşılığında yerini bağımlılığa terk etmiştir. 
Tarihin her döneminde insanlık bağımsız yaşamanın ya da bağımlı yaşamamanın mücadelesini vermiştir.
Yüce Allah aklı hür, vicdanı hür bireylere merhamet eder ve ancak bu bireylerin vücuda getirdiği toplumlara rahmet eder. Kul, ancak kendini yoktan var eden ve yaratıcısı olan Allah'a bağlı ve bağımlıdır ki, bu bağımlılık gerçek özgürlüktür.
Peki, bağımsızlık kendiliğinden elde edilen bir hak ve kabiliyet midir? Hayır! 
Bağımsızlık en fazla emek harcanarak, yeri geldiğinde candan yeri geldiğinde yardan vaz geçilerek elde edilen bir hak ve sonraki nesillere bırakılan bir mirastır.
Her nesil kendi bağımsızlık mücadelesini vermek ve destanını yazmak zorunda ve mecburiyetindedir. 
Bu sorumluluk asla bir keyfiyet de değildir.
Bağımsızlığını kaybetmiş milletlerin yaşadığı dramdan ibret almamız gereken birçok örnek bulunmaktadır. 
Bugün bu sorumluluğu bir keyfiyet olarak gören fertlerin, milletlerin yaşadığı işgalin, tecavüzlerin ve katliamların temel sebebi bu duygu ile birliği yitirmiş olmaları değil midir?
Tarihte insanlığın elinden alınan, çalınan, işgal edilen, tecavüze uğrayan esasında hep bu duygudur. Görülenler, duyulanlar veya yazılanlar ise bu duyguyu kaybeden bireylerin ve milletlerin hali pür mealidir. 
Biz Türk Milleti olarak tarihimize baktığımızda, gelinimizin duvağından elindeki kınasına, erkeğimizin kuşağından alın terine, bebeğimizin kundağından mamasına, köylümüzün toprağından dalındaki meyvesine, aşığımızın elindeki sazından dilindeki sözüne kadar hep bu duygunun eseriyiz, aşığıyız, hamalıyız ve askeriyiz.
Her helalimiz bu duygu ve heyecanın eseridir. 
Bu duyguyu yitiren gönülde fitne ateşi yanmaya başlar.
Bu duyguyu yitirenin ocağında haram lokma pişmeye başlar.
Bu duyguyu yitiren aileler dağılmaya başlar.
Bu duygunun sancağının dalgalandığı toprak vatandır.
Bu duygunun paylaşıldığı gönüller ancak kardeştir.
Bu duyguyla ekilen toprağın meyvesi helaldir.
Bu duygunun iktidar ettiği kişiler ancak muktedirdir.
Yüce Allah'ın sevdiği ve seçtiği bir milletiz ki, Allah bu millete en Sevdiği'nin (sav) soyundan, ferasetinden ve basiretinden bir nimet olarak Mustafa Kemal Atatürk'ü önümüze katarak, bu vatanı, milleti, birlik ve beraberliğimizi bizlere bahşetti.
İşte bu Atatürk, bağımsızlık gibi Türk milletini var eden en temel duygu ile kurtuluş mücadelesine başlamıştır.
Nutkunda; 
"Tam Bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı üstlenilmiştir. Bu vazifeyi yüklenirken, tatbik kabiliyeti hakkında şüphe yok ki çok düşündük. Fakat netice olarak edindiğimiz görüş ve iman, bunda, muvaffak olabileceğimize dairdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız… 
Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya uyma yüzünden bu özelliklerden mahrum kalmaya tahammül edemeyiz. Bilgin, cahil, istisnasız bütün millet fertleri, belki içinde bulundukları güçlükleri tamamen anlamaksızın, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam bağımsızlığımızın temini ve devam ettirilmesidir. 
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz." (Nutuk II, s. 623-624) demektedir.
Atatürk kurduğu Cumhuriyet Türkiye'si ile bu duyguyu bir sorumluluğa dönüştürerek kurumsallaştırmıştır.
Şöyle ki, tarihteki yönetim şekillerine bakıldığında krallıklar, otoriter ve totaliter rejimler veya Osmanlı'da olduğu gibi Saltanat sisteminde egemenlik sadece bir kişi veya bir zümrededir.
Bu sistemlerin tamamında halkın mutluluğu ve mutsuzluğu, gücü veya güçsüzlüğü, fakirliği veya zenginliği hep birilerinin iki dudağı arasından çıkacak söze bağlıdır. 
Millet yeri gelir asker, yeri gelir ameledir. Kısaca milletin söz hakkı yoktur.
Atatürk'ün Demokratik, Laik ve Hukuk devleti olan Cumhuriyet Türkiye'sinde ise "Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir" ilkesi baş tacı edilmiştir. 
Burada bir sır vardır. 
Muhterem üstadımız Prof. Dr. Haydar Baş Bey'in şu tespiti bence bu sırrı ifşa ediyor; "Cenab-ı Hakk'ın sünnetullahı gereği her insan yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Herkes Allah'a karşı aynı mesuliyetlere sahiptir. İşte egemenliğin tek kişiden alınıp, milletin tamamına devredilmesi de, devlet idaresinden doğacak mesuliyetin herkese yayılması olarak okunmalıdır." (10.08.2017 Yeni Mesaj)
İnsanın yeryüzünde Allah'ın halifesi olması hakikati her ferde, nefsinden başlayarak, ailesinde, sokağında, mahallesinde, ilçesinde, ilinde ve ülkesinde yerine getirmesi gereken ve yeri geldiğinde hesap vereceği bazı mesuliyetler ve sorumluluklar yüklemektedir. 
Ülkemize ve İslam dünyasına bir bakalım, yaşadıklarımızda iyi veya kötü bizlerin payı ne kadar var! 
Sözlerimizin ve tercihlerimizin sonuçları nelere sebep oldu?
Türk milleti, Cumhuriyet Türkiye'sine ve onun kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e, geçmişte yaşadığı acı tecrübeler ile çevresinde hala yaşanan yangınları görerek dini gibi, imanı gibi, sancağı gibi, namusu gibi inanarak, tanıyarak ve severek sahip çıkmalıdır.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner100