Prof. Dr. Necdet Tosun, asırlar sonra uydurulan şu hadislere dikkat çekmektedir: 
“Sonraları, bir Nakşibendi şeyhi olan Hacegi Ahmet Kasanî (ö:h.949/m.1542), bazı risalelerinde Hz. Peygambere nispet edilen, “Allah-u Teâlâ Benim kalbime ne dökmüşse, Ben de onu Ebu Bekir’in kalbine döktüm” şeklinde sözü tekrarlayarak, silsilenin başlangıcını izâh çabalarına katılmıştır.
Muhammed b. Hüseyin Kazvini ise (ö.h.978/m.1570) senesinde Dımeşk’te kaleme aldığı, “Silsilenâme-i Hacegân-ı Nakşbend” isimli eserinde, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ederken Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir’e diz üstü ve gözleri kapalı olarak kalbî zikri üç defa telkin ettiğini ve Nakşibendiler’in esas aldığı Bekrî silsilenin bu şekilde olduğunu söyleyerek konuya yani bir izâh tarzı getirmiştir. Aynı cümleler, bir süre sonra Osmanlı mutasavvıflarından Sarı Abdullah Efendi (ö.h. 1071/m.1660) başta olmak üzere birçok kişi tarafından tekrarlanmıştır. 
Ancak bu mağara hadisesi hadis, tarih ve tasavvuf kitaplarında bulunmadığı gibi, tasavvuf klasiklerinde ve hatta ilk dönemde yazılan temel Nakşi kitaplarında bile bulunmaması dikkate şayandır. Anlaşılan bu mağara rivâyeti ilk kez 16. asırda Kazvini (ö.h. 978/m. 1570) tarafından ortaya atılmıştır.
16. asırda bazı Kübreviyye tarikatı mensuplarının Bekrî silsileye itiraz etmeleri Kazvini gibi Nakşibendileri savunma psikolojisi içinde bu rivâyeti icat etmeye sevk etmiş olmalıdır.”
Osmanlı’da ise devrin Nakşilerinden Sarı Abdullah Efendi (m.1660) tekrarlayıp yaymıştır. (Muhammed bn. Hüseyin Kazvini, Silsilename Hacegan-ı Nakşibend, Süleymaniye Kütüphanesi ktb. , Laleli, nr. 1381, vr. 3a; Sarı Abdullah Efendi, Seneratu’l-Fuad, s.127, İstanbul 1288; Prof. Dr. Necdet Tosun, Bahaeddin Nakşbend, s.36, İnsan yay. )
Biz geçmişte yazdığımız eserlerde bu insanların rivâyet ettiklerini gerçek hadis zannederek kitabımızda yer vermiştik. Ancak, bu hadislerin rivâyet tarihinin 16. yy. olduğunu tespit ederek işin hakikatini şimdi ortaya koyduk.
Bu uydurma mağara hadisesi hadis, tarih ve tasavvuf klasiklerinde bulunmadığı gibi, böyle bir durum gerçekte olmuş olsa dahi, her hâli Allah'ı zikir olan Resûlullah, Sevr mağarasında düşmanın kuşatması altında idi ve bu kuşatmada gizlenilmesi gerekiyordu. Cenab-ı Hakk dahi O’nu ve Hz. Ebu Bekir’i, güvercin yuvası ve örümcek ağıyla mağaranın girişini kapatarak gizlemişti. Tabii olarak gizlenme esnasında zikrullah da gizli bir şekilde ses yükseltilmeden yapılmak zorunda idi. Nitekim Mekke döneminde hicret öncesinde müşriklerin Müslümanlara eziyeti mevcut iken, müşriklerin Müslümanlara eziyet vermemeleri için Cenab-ı Hakk cemaatle kılınan namaz esnasında müşriklerin duymamaları için Peygamber Efendimiz’e sesini yükseltmemesini emretmiştir.  
İbn Abbâs’tan (radiyallahu anh) rivayetle; 
“Ey Muhammed! Namaz kılarken sesini yükseltme, gizli de okuma ikisi arasında bir yol tut!” meâlindeki âyet (İsrâ, 17/110), Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'de iken indi. O sırada müşriklerden gizleniyordu. Çünkü müşrikler Kur'ân'ı duyduklarında; Kur'ân'a, onu indirene ve onu getirene küfrediyorlardı. Bu nedenle (Allah) şöyle buyurdu: “Namazda okurken müşrikler duyacak derecede sesini yükseltme! Ashâbın duyamayacak kadar da gizli okuma! İkisi arasında bir yol tut! Bağırmadan oku ki onlar da Kur'ân'ı öğrensinler.” (Buhârî, Tefsîr, İsrâ 14, V, 229).
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner122

banner121