Rusya Tarım Bakanı Tkaçev’in “Türkiye bizi sırtımızdan bıçakladı” diye yaptığı açıklama, sanki iki ülke arasında yapılan bir anlaşmada Türkiye’nin verdiği sözü tutmadığı gibi algılandı ama konu hiç de öyle değil.
Türkiye, Erdoğan ile Putin’in el sıkışmasından sonra Rusya ile beklenen düzelmeyi sağlayamayınca ve bilhassa üreticilerimiz için önemli bir pazar olan Rusya’ya domates ihracatında bir adım atılmayınca karşı atağa geçti ve bu ülkeden başta buğday olmak üzere bazı tarım ürünlerinin alımını durdurdu.
Rus Tarım Bakanının feryadı, ‘arkadan hançerlendik’ diye sitem etmesi bundan.
Zira Türkiye’nin Rusya’dan tarımsal ürün ithalatı 1.5 milyar doları buluyor.
Ortada sırtından bıçaklanmışlık durumu yok. Parası olan istediği ülkeden, istediği ürünü alır.
Rusya nasıl domates ihtiyacını Türkiye yerine başka ülkelerden karşılıyorsa, Türkiye de buğday ihtiyacını başka ülkelerden tedarik edebilir. 
Türkiye, hazinesindeki paranın nasıl harcanacağının hesabını Rusya’ya soracak değil.
Ama bu olaydan asıl çıkarmamız gereken ders, ortada sırtından hançerlenmiş bir kesim varsa o kesimin Türk köylüsü olduğu.
Türkiye’nin kendi köylüsünün cebine koyması gereken 1.5 milyar doları yıllardan beri Rus köylüsünün cebine koyuyor olması.
Zira buğday üretimimiz tüketime yetmiyor. Almanya, Kazakistan, ABD hatta Yunanistan ve iç savaşla boğuşan Ukrayna’dan bile buğday alıyoruz. 1980’lerin başında 50 milyon dolar tarım ürünü ithal eden Türkiye bugün 20 milyar dolar tarım ürünü ithal ediyor. Dünyanın neredeyse 100 ülkesinden tarımsal ürün ithal ediyoruz. Son 30 yılda tarım ürünleri ihracatı 2 katına çıkarken ithalat 90 kat artmış. Bu oran Türkiye’de uygulanan ‘köyleri boşalt, şehirleri doldur’ politikası ile birebir örtüşüyor. Siyasetçiler, tarımsal desteği minimuma indirip, Batı’nın baskısı ile köyleri ekonomik olarak yaşanılır bir çevre olmaktan çıkartıp, nüfusu şehirlere yığdıkça bunun doğal sonucu olarak ‘tarım ürünü üreten değil, tüketen’ kesim olduk.
Türkiye’nin 24.5 milyon hektar büyüklüğünde tarım alanı var ve bu alan her geçen gün azalıyor. Bu alan, AB üyesi Lüksemburg’un yüzölçümünün 95 katı büyüklüğünde, İngiltere’nin ise yüzölçümüne eşit. Danimarka’nın 5.6 kat, Hollanda’nın ve İsviçre’nin 5.9, Moldova’nın 7.2, Belçika’nın ise 8 katı büyüklüğünde. 
Ama buna rağmen dünyanın 100 ülkesinden tarım ürünü ithal ediyoruz!
TÜİK’in hazırladığı ‘Bitkisel Ürün Denge’ verilerine göre sadece şeker pancarı ve patateste kendi kendimize yetebiliyoruz. Raporda Türkiye’nin, ihtiyacı olan ayçiçeğinin yüzde 46.6’sını, kırmızı mercimeğin yüzde 45.2’sini yeşil mercimeğin yüzde 65.7’sini, pirincin yüzde 75.6’sını, mısırın yüzde 79.9’unu, kuru fasulyenin yüzde 83.7’sini ancak üretebiliyor.
Uruguay’dan ABD’ye, Pakistan’dan İtalya’ya kadar pek çok ülkeden pirinç alıyoruz.
Acı tabloyu aktarmaya devam edelim:
2000’li yılların başında, pamuk ekim alanları bakımından Hindistan, ABD, Çin, Pakistan, Özbekistan ve Brezilya’dan sonra yedinci sırada bulunan Türkiye, bugün Çin’den sonra dünyanın ‘en büyük ikinci pamuk ithalatçısı’ durumunda. Her yıl en az 1 milyar dolarlık pamuk ithalatı yapıyoruz. Türkiye, kendisi yetiştirebildiği halde 40 ülkeden pamuk ithal ediyor.
Anadolu’da yetişen yüzlerce çeşit ürünü milyar dolarlar vererek dışarıdan alıyoruz. Kendi köylümüzün cebine koymaktan kaçındığımız parayı, yabancı ülkelerin köylülerin cebine koyuyoruz.
Yani Milletin Efendisi olan köylü, köyünü, evini, barkını, ata topraklarını terk edip şehirlere göçtü ve milletin sefili oldu.
Uygulanan tarım politikaları köylüyü sırtından bıçakladı. Tarım Bakanlığı artan gıda ürünlerinin fiyatını kontrol için Gıda İzleme Komitesi diye bir komite kurmuş, bu komite de resmen köylüye darbe vurarak fiyatları ucuzlatmak için ithal ürünlere uygulanan vergileri azaltma yoluna gidiyor.
Yani Türk köylüsünün ürettiği tarım ürünleri pahalı diye gâvurun ürününü ucuza alıp ucuza satacağız, MİLLET RAHAT edecek. 
Politika bu!
Şu sıralar kırmızı biber kuru fasulyede bu yola gidecekler.
Başlarını ellerinin arasına alıp ‘biz ne ettik de bu ülkede 1 kilo nohut 20 lira oldu’ diye kafa yoracak yerde, “Alalım Brezilya’dan nohut olsun, bitsin” diyorlar.
Ve de tarımı tamamen bitirmeye devam ediyorlar. Yani sırtından bıçaklanan Türk köylüsüdür.
Tavsiyem şudur; Acilen bir Milli Tarım Şurası toplanarak bu facianın önüne geçilmesi ve 30 yıldan beri 'milli tarım politikası' oluşturmak için feryat eden Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nin tarım için ortaya koyduğu çözümlerin izinin sürülmesi.
Başka çare yok.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Haluk 3 ay önce

Once milli iklim surasi lazim. Tum konular buna baglidir bence.saygilar

Avatar
Erdal 3 ay önce

Muharrem abi seni dikkatle izliyor ve dinliyorum. Sen ne söylüyorsan doğrudur. Hiçbiri imkansız olmayıp hepsi yapılmalıdır.

banner100