logo
27 TEMMUZ 2026

Genç Üniversite

20.05.2001 00:00:00
 
Hani tezgahlarımız nerde, sanayi nerde?

SEYİR: ALPEREN POLAT

"...Çarşıdan eve taşıdığım yiyeceklerin arasında Amerikan unu, Rus külahı şeker bulunduğunu ve babamın ayağına ayakkabı, sırtına çamaşır ve giyecek yaptırmak için Fransız köselesi ve patiskası -öteki kumaşlara kıyasla daha ucuza satılan Alman kumaşı- ve başımı kapamak için Avusturya fesi aradığını hatırlıyorum.... Anadolu'nun ortasında Kızılırmak üzerine yapılacak 30 - 40 metrelik bir köprüyü yaptırmak için 3 - 4 bin kilometre uzaklıktaki Fransızların çağrıldığını görmüştük..."

H. Veldet Velidedeoğlu'nun çocukluğuna ait gözlemlerinin anlatıldığı "Devirden Devire" adlı kitabın sayfaları arasında rastladığımız bu satırlar ve;

"İşimiz düştü mü tersaneye yahut denize

Mutlaka adetimizdir, koşarız İngiliz'e

Bir yıkık köprü için Belçika'dan kalfa gelir;

Hekimin hazıkı bilmem nereden celbedilir

Mesela bütçe hesabatını yoktur çıkaran...

Hadi bakalım maliyeye gelsin Mösyö Loran

Hani tezgahlarımız nerde, sanayi nerde?

Ya Brüksel'de, ya Berlin'de,ya Mançester'de!"

Milli şairimiz Mehmet Akif'in bu anlamlı mısraları, Birinci Cihan Harbi'nden sonra memleketimizin içinde bulunduğu vahim tabloyu gözler önüne sermektedir.

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e miras: Harap bir memleket

Savaş sonrası her yer harap olmuş, evler yıkılmış, yollar işlemez hale gelmişti. Ekonomik canlılık adına bırakın eşya ve mal taşımayı, insanların bile hareket yetenekleri son derece sınırlıydı.

Savaş yıllarında ekmek 12 misli, buğday 5 misli, zeytinyağı 23 misli, et 3 misli, pirinç 30 misli, şeker ise 60 misli fiyat artışına uğramıştı.

Memleket tam anlamıyla bir yokluklar fırtınası içinde kaybolmuş, en basit ihtiyaçlar bile dışarıdan ithal edilir bir hale gelmişti. Ekonomik gelişme için hayati öneme sahip alt yapıyı gerçekleştirecek en basit teknikler bile mevcut değildi.

Memleket, üretime dayanmayan, ithal malların alınıp satıldığı bir pazar görünümü arz eden ve kendi insanı, yabancı malları tüketmekle mükellef olan bir ekonomik yapıya sahipti. Ekonomik hakimiyetimizin anahtarı, milliyeti belli olmayan levantenlerle Yahudi, Yunanlı ve Ermeni kökenli kozmopolit bir menfaat zincirinin elindeydi. Öyle ki, daha savaşın başlamadığı 1913 yılı itibariyle milli sermaye ile kurulan şirketlerin sayısı 46 ve sermayeleri 110 milyon kuruş iken, yabancı sermayeli şirketlerin sayısı 39, sermayeleri ise 1 milyar kuruştur. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e miras kalan bu acı tablo içinde sadece memurluk ve köylülük mesleklerine sahip olan Türkler, sömürge siyasetinin nesnesi olmaktan kendilerini alamamış ve Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bile ticaretle uğraşan kesimin ancak yüzde 4'ünü Türkler teşkil edebilmekteydi. Aynı şekilde sanayi işyerlerinin emek ve sermayelerindeki oranı da yüzde 15'in altındaydı.

Ekonomik bağımsızlık şart

"Efendiler; tarihimizi dolduran zaferler, yahut izmihlallerin kaffesi ahval-i iktisadiyemizle münasebattır ve alakadardır... İstiklal-i tam için şu düstur var: Hakimiyet-i Milliye hakimiyet-i iktisadiyye ile tarsin edilmelidir (sağlamlaştırılmalıdır)... Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle tetviç edilmezse semere-i netice payidar olamaz... Dahil olduğumuz halk devrinin, milli devrin milli tarihini de yazabilmek için kalemler sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri mefhumu ile ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun." Mustafa Kemal Paşa'nın iktisat kongresi açılışında yaptığı bu konuşma, Cumhuriyet dönemi ekonomi politikasının özünü teşkil etmektedir. Öyle ki; Türk insanının canını ortaya koyarak kazandığı kurtuluş mücadelesinin devamı, ekonomik bağımsızlığa bağlanmıştır. Bağımsızlığın kıymetini çok iyi bilen Anadolu insanı, memleketi harabe haline getiren ekonomik bağımlılıktan kurtulup, Mustafa Kemal'in yolunu çizdiği ve siyasi bağımsızlığın perçinleştirici unsuru olarak tarif ettiği ekonomik bağımsızlığı elde edebilmek için elinden gelen gayretin fazlasını göstererek, memleketi adeta yeniden inşa etmiştir. El ele gönül gönüle verilen bu gayretin ilginç bir örneğini 20 Haziran 1921'de TBMM'nin 2. yıl 40. toplantısında aldığı yerli kumaş giyilmesi kararında görüyoruz. Çıkarılan bu kanunla, meclis üyeleri, bütün hükümet memur ve görevlileri, jandarma, belediye mensupları, kısaca devletle ilişkili herkesin yerli kumaştan elbise giymeleri kararlaştırılıyor. Bu karar ilk bakışta çok basit bir karar olarak algılansa da, aslında Cumhuriyet döneminin geleceğe uzanan ekonomik perspektifinin ipuçlarını gözler önüne seriyor. Cumhuriyet kadrosu bu tavırla, yerli sanayiye verilecek önemi ve memleketimizi bir Pazar yeri olarak gören yabancı sömürücülere esaslı bir mesajı göstermektedirler.

Cumhuriyet dönemi ekonomi anlayışı: Devletçilik

"Bizim takibini uygun gördüğümüz mutedil devletçilik prensibi, bütün istihsal ve tevzii vasıtalarını fertlerden alarak, büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden sosyalizm prensibine müstenit kollektivizm yahut komünizm gibi hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan bir sistem değildir." Bizzat Atatürk'ün bizim uyguladığımız ılımlı (mutedil) devletçilikten ne anlaşılması gerektiğini anlatan yukarıdaki sözlerinden de anlaşılacağı üzere ılımlı devletçilik, ferdi teşebbüsü tamamen engelleyen ve şahısların yapacağı işlerin ellerinden alınarak devlet eliyle yapılmasını öngören bir anlayıştan ziyade, içinde bulunulan perişan halde, neredeyse yok denecek kadar can çekişen Türk özel sektörünü canlandırmak ve memleketin feraha kavuşması için acil yapılması gereken icraatların devlet tarafından yapılmasını öngören bir anlayıştı. Bu tanım, 1931 yılında basılan okul kitaplarında şu şekilde tarif edilerek desteklenmektedir: "Bizim devletçiliğimiz ferdi emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar kısa zamanda ulusu refaha ve memleketi mamurluğa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlere ve özellikle ekonomik alanlara devletin ilgisini yöneltmektir."

Devletçiliğin en çok eleştirildiği, "ferdi teşebbüsü engelliyor" eleştirisini haksız çıkartırcasına, şahsi teşebbüsün oluşması için altyapı oluşturma görevini icra eden bir anlayış hakim bizim devletçilik anlayışımızda. Cumhuriyet dönemi kadrosunun ilk hedeflerinden biri olan milli bir özel sektör oluşturma fikrinden hareketle, bütün olumlu şartlara rağmen 1923-29 yılları arasında özel sektörümüzün gösterdiği beceriksizlik ve 1929 dünya ekonomik krizinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalma durumu; özel sektörümüzün daha hazır olmadığını gösteriyordu.

Milli bir özel sektör

Atatürk'ün her fırsatta tekrar ettiği teşebbüs-i şahsi kavramı, günümüzde bazılarınca anlaşılan anlamından çok farklı olarak milli bir şahsi teşebbüsü ifade etmektedir. Milli ekonominin oluşması için bunu olmazsa olmaz şart olarak gören yönetim, ilk iş olarak yabancı sermayenin ekonomik hayat ve askeri düzenleme bakımından stratejik yerlerde bulunmasını engellemek için millileştirme politikalarına özellikle 1930'dan sonra hız vermiş ve ilk olarak; demiryolları, su şirketleri, rıhtım şirketleri, telefon şirketi, maden işletmeleri gibi alanları millileştirmiştir. Bu işletmelerin yabancılardan devralınması için büyük meblağlar ödenmiştir.

Birinci Beş yıllık kalkınma planı

Devletin doğrudan kendi imkanları ile gerçekleştireceği sanayi yatırımlarını ifade eden ve 1933- 37 dönemi içinde yürürlüğe giren Birinci Beş yıllık kalkınma planından amaç, devletin doğrudan yatırımcılığı ile yepyeni bir ekonomik düzen kurmaktır. Birinci planın gerçekleştirilmesi için 100 milyon lira harcanmıştır. Kaynaklar daha çok iç piyasadan sağlanmış, vergilerin yanısıra yaklaşık yüzde 30 civarından emisyona başvurulmuştur.

Bugün içinde bulunduğumuz batağın kaynağı dış borçlanmaları düşünecek olursak, o dönemde dış kaynaklara karşı özel bir tavır sözkonusudur. Bunun sonucu olarak Cumhuriyetin ilk yıllarında yabancı sermaye yaklaşık 142 milyon sterlinglik bir yatırım gücüne sahipken, alınan tavır sebebiyle 1933 yılına gelindiğinde yüzde 82 gerileyerek 26 milyon sterlinge düşmüştür.

O dönemdeki yabancı sermayeye karşı alınan bu tavırla ilgili olarak, Toynbee'nin ifadeleriyle, yabancıya karşı olma tavrı, dış kaynaklı bilgi ve yabancı uzmana da şüpheyle bakılmasına, hatta dış ülkelerde yetişmiş Türklerle bile işbirliği yapılmaması gerektiği düşüncesine ulaşmıştır. Toynbee'nin bu ifadeleri, bugün ABD'den ithal ettiğimiz ekonomi bakanı düşünüldüğünde, daha bir anlam kazanacaktır. Buna ilaveten o dönemde Batı'nın Türkiye'ye bakışını ifade etmesi bakımından İngiliz Dışişleri bakanı Lord Curzon'un Lozan'da sarfettiği şu cümlelerin dikkatle okunması gerekmektedir: "Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için yardım isteyeceksiniz. O zaman bu cebime koyduklarımdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğim..."

Uygulanan politikaların neticeleri

Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan ekonomik politikaların en çok göze çarpan sonuçlarından biri milli gelirdeki yüzde 28 oranındaki artıştır. Diğer taraftan demiryolları yapımında da yönetim ciddi başarılar sağlamıştır. 1923'te 3.756 km. Olan demiryolu uzunluğu 1940 yılında 7. 381 km. dir. Ülkede 1930'lara kadar doğru dürüst fabrika yokken 1930'lardan itibaren devlet ciddi bir fabrikalaşma sürecine girmiştir. Bunun sonucunda, Kayseri, Ereğli, Nazilli, Malatya, Bursa'da tekstil; İzmit'te kağıt ve selülöz; Gemlik'te suni ipek; Paşabahçe'de cam- şişe; Kütahya'da çini; Keçiborlu'da sülfür; Karabük'te Demir-çelik tesisleri kurulmuştur.

Devletçilik uygulamasıyla Türkiye, şeker, çimento, kauçuk, deri ve kereste üretiminde dışarıya bağımlılığından büyük oranda kurtularak kendi ihtiyaçlarını karşılayacak üretime ulaşmıştır. Çeşitli dallarda yerli üretimin ülke ihtiyacını karşılama oranlarına bakılacak olursa; pamuklu kumaşlarda yüzde 43, yünlülerde yüzde 83, kağıt ve mukavvada yüzde 32, kükürtte yüzde 70, cam eşyada ise yüzde 63 civarındadır. Bu dönemde sanayi yatırımlarında ulaşılan oran, toplam yatırımların yüzde 30'udur ki bu, önceki dönemlerdeki değerlerden çok daha yüksek bir gelişmeyi ifade etmektedir. Bunun yanısıra çeşitli maden kaynaklarını arama ve işletme çalışmaları neticesinde, bakırda ihtiyacı karşılayacak seviyede üretim sağlanmış, krom madeninde ise Türkiye dünyanın en önemli ihracatçı ülkelerinden biri haline gelmiştir.

Devletçiliğin, sanayi tesislerini belli bir bölgede toplamayıp Anadolu'ya dağıtması da, günümüzde bu anlayışın daha ileri yöntemini dillendiren önemli şahsiyetlerin (Prof. Dr. Haydar BAŞ, dar bölge yaygın kalkınma projesi, en ciddi örneğidir) dikkatle takip edilmesi gerektiğini de gözler önüne sermektedir.

Nereden nereye...

İşin en dramatik tarafı da; bugün mevcut bulunan hükümetin, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki (1923- 1938) kadroların sırf siyasi bağımsızlığımızın teminatı olarak ekonomik bağımsızlığımızı temin etmek ve yabancı sömürüsüne set çekebilmek uğruna büyük meblağlar vererek millileştirdiği kurumları (Telekom, THY vb.) bizzat yabancılara peşkeş çekmek için ellerinden geleni yapması ve bu yaptıklarına da yüzleri bile kızarmadan Kurtuluş savaşını referans göstermeleridir. Tarihi 180 derece çarpıtan bu zihniyet aynı şekilde Atatürk'ün teşebbüs-i şahsi ifadesini de Türk özel teşebbüsünden ziyade yabancı özel teşebbüsü olarak algılamaktadır. Öyle ki; ülkemizin en büyük özel teşebbüslerinden olduğu iddia edilen Sabancı, Anadolu'nun en doğal ve tarihi ürünü olan yoğurdu bile yabancı ortaklara ürettirmekte (Danone) ve ülkemizde sattırmaktadır. Aslında bugün gelinen noktada ülkemizin yukarıda panoramasını çizmeye çalıştığımız savaş sonrası Türkiye manzarasından pek farklı olmadığını görüyoruz. Bu durumda yapılacak iş, 1923- 38 ekonomik kalkınma modelini hayata geçirmek olmalıdır. Ama bunu mevcut siyasi iradenin yapması imkan dahilinde değildir. Çünkü mevcut irade tarihe kendi penceresinden bakıp istediği şekilde yorumlamaktan vazgeçmiyor. Oysa ki çözüm, tarihten doğru dersler çıkarmasını bilen beyinlerde saklı...

Megola İdea ve Fener Patrikhanesi

Oğuz KÖRO?LU

Milli bütünlüğümüzü tehdit eden düşman fikirlerden biri hatta en tehlikelisi bilindiği üzere Yunanistan'ın, "Megola İdea" projesidir. "Büyük fikir", "Büyük İdeal" anlamlarına gelen Megalo İdea'nın amacı İstanbul başkent olmak üzere Bizans İmparatorluğu'nu en geniş sınırlarıyla dirilterek Yakın Doğu'da büyük bir Yunanistan kurmaktır. Oysa ki Yunanlıların, kendilerini varisi saydıkları Bizans'la ne tarih, ne soy ve ne de kültürel bakımdan hiçbir ilişkileri bulunmamaktadır. Esasen Megalo İdea, 1787'de Kerson'da Rus Çariçesi II. Katerina ile Avusturya İmparatoru II. Joseph'in hazırladıkları ve Bizans İmparatorluğu'nu kurarak Osmanlı'yı parçalamayı amaçlayan "Grek Projesi"nin bir devamı niteliğindeydi. Nitekim, 1814-1876 yıllarında faaliyet gösteren Filiki Eterya'nın ve azılı Türk düşmanı Venizelos'un gerçekleştirmeye çalıştıkları Megalo İdea'nın hedefleri; Yunanlılar'a müstakil bir ülke sağlamak, Trakya, Selanik ve Ege Adaları'nı Yunanistan'a ilhak etmek. Oniki Ada, Girit, Kıbrıs, Marmara ile Batı Anadolu Bölgesi ve Makedonya'yı Yunanistan'a bağlamak, bununla birlikte ilerde Yunanistan'la birleşmek üzere Trabzon ve civarında bir Pontus devleti kurmak ve İstanbul'u ele geçirerek Bizans İmparatorluğu'nu yeniden diriltmektir. Bir konuşmasında, "Ben geçliğimden beri Skiros Adası'nı (ki, Ege Denizi'nin tam ortasındadır) Helenizmin coğrafi merkezi saymışımdır" diyen- Venizelos'a göre, Ege Denizi bir Yunan denizi olacak, iki kıtaya ulaşan ve beş denize açılan Yunanistan gerçekleşecek, Yunanistan'ın bir ayağı Asya, bir ayağı Avrupa'da olacak ve Bizans yeniden yaratılacaktı.

Mondoros öncesi ve sonrasındaki işgal ortamını fırsat bilerek hemen hemen tamamı Türk toprakları üzerinde bulunan emellerini gerçekleştirebilmek için harekete geçen Yunanlılar, Fener Rum Patrikanesi'nin öncülüğünde, Etnik-i Eterya'dan Mavri Mira'ya kadar kurduğu isyan ve ihtilal cemiyetlerine paralel olarak, Osmanlı bünyesinde yaşayan Rum azınlıkları teşkilatlandırarak faaliyetlerini sürdürdüler. Patrikhane etrafında yoğunlaşan bu çatışmalar sırasında, zaten eskiden beri kışkırtılan Rumlar da, Yunanistan'ın bağımsızlığından sonra Megalo İdea'ya hizmet için seferber oldular. "Patrikhane Yunanistan'ın emrine girmelidir; bu suretle, birleşmiş bir patrikhanenin ilerdeki milli davalarda rolü pek büyük olacaktır" diyerek Patrikhane'yi de Megola İdea karargahı haline sokan Venizelos, henüz başvekil olmadan önce gizlice İstanbul'a gelerek bir Rum'un Fener'deki evinde Türk Milletini içerden vurmak için giriştiği hainane planını tanzim etmişti. Gerçekten de buradaki planlar dahilinde Patrikhane, Venizelos'un ve Yunanlıların Türkiye'deki icra vasıtası haline gelmiş; Yunanistan, Megalo İdea için Patrikhanenin desteğini almıştır. Şu halde Patrikhanenin Yunan emellerine hizmet eden bir kuruluş durumuna gelmesi daha 1910 yıllarında gerçekleşmiş bulunuyordu. Mondros'un imzalanmasını müteakip, bu mütarekenamenin meşhur 7. maddesinden hareketle İstanbul'u işgal eden emperyalist kuvvetlerin donanmaları Marmara'ya gelmişken Patrikhane, kapısına çift kartallı Bizans bayrağını asarak ihanetini aleniyete dökmüştür. Nitekim Patrikhane, başta siyasi entrikalar olmak üzere ihtilal cemiyetlerinin teşkilatlandırılması, çetelerin yönlendirilmesi, nümayişlerin düzenlenmesi, sosyo-kültürel çalışmaların yürütülmesi, propogandaların yaygınlaştırılması vb. faaliyetleriyle bir fitne, fesat ve bir melanet yuvası haline gelmiştir. Kısa zamanda İstanbul ve Anadolu'da teşkilatlanan ve hızla faaliyet gösteren Fener Patrikhanesi, Beyoğlu'ndaki Edebi Silogos Kulubü, Ziğrofyon ve Zapyon Liseleri, Rum Kulüpleri, Anadolu ve Adalardaki mektepler, kolejler, yetimhaneler ve hastaneleri de devreye koyarak Megola İdea'nın gerçekleştirilmesi yolunda başlıca rolü oynamıştır.

Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir!

Kazım ÜSTÜN

Yazının başlığındaki ifade; vatanın parçalanması emellerinin yurdun her bölgesinde postallarını gösterdiği bir dönemde; milli vicdanın kurtuluş amacıyla ayağa kalkışını ve müdafa-i hukuk olarak örgütlenmesinin başlangıcını ifade eden Amasya Tamimi'nin, birinci maddesidir. Tarih 22 Haziran 1919'dur. O dönemdeki ülkenin genel manzarası bir milleti varlıkla yokluk mücadelesinin eşiğine getirmişti. "İtilaf Devletleri ateşkesten hemen sonra harekete geçmişler, ülkenin en zengin ve stratejik bölgelerini işgaline girişmişlerdi. Bu da, düşmanın ateşkesi barışın ilk adımı olarak değil de, paylaşma projelerinin uygulanmasını kolaylaştıran bir işgal belgesi olarak gördüğünü göstermişti." "İtilaf devletleri işgal sözcüğünü kullanmadan İstanbul'u işgal etmişlerdi." Yine "Devlet mâli ve ekonomik yönden çok kötü bir durumdaydı. Tüm yer altı ve yer üstü kaynakları yabancıların elinde bulunuyor, onlar tarafından işletiliyordu. Ulaşım ağımız; rıhtım ve limanlar, fenerler aynı güçlerin elindeydi. Su, aydınlanma, gaz ve telefon gibi her türlü hizmet onlar tarafından karşılanıyor, bedeli de fazlasıyla alınıyordu." Bu manzarayı zihinlerimizde canlandırırken bugünkü versiyonlarını da anlamamız hiç zor değildir. Buna göre; Globalleşme akımının bir tesiri olarak milli hedef seçilen AB üyeliği ve bu süreç beraberinde şu gerçekleri ortaya çıkarmıştır: Ekonomik olarak, Gümrük birliği Türkiye'nin zararına olmuştur. IMF merkezli programlar ülkeyi mali iflasa sürüklemiş, iktisadi hayatta üretim durmuş, iç ve dış borçlanma ile Ülke belirli odaklara bağımlı hale getirilmiştir. Özelleştirme çerçevesinde; Gaz, Telefon, Bankacılık gibi önemli sektörler yabancı sermayeye açılmış, tahkimin kabul edilmesiyle de çıkabilecek ihtilaflar yabancıların eline bırakılmıştır. Yine çıkarılan; şeker kanunu, bor kanunu, endüstri bölgeleri kanunları ile zengin ve stratejik alanlarda milli çıkarlarımız zarar görmüştür.

ULUSAL SINIRLAR İÇİNDE VATAN BİR BÜTÜNDÜR BÖLÜNEMEZ

Erzurum ve Sivas kongreleri kararlarının 1. Maddesini ifade eden bu sözde; bugün milletçe tekrar bütünleşme zarureti doğmuştur. Çünkü;

1) Özellikle ABD tarafından Kuzey Irak ve Güneydoğu bölgesinde Kürt devleti projesi ortaya atılırken diğer taraftan batılı politikacılar bu bölgeye sözüm ona dostane ziyaretler düzenleyerek bu emelin altyapısını hazırlamaktadırlar. 2) Ege ve Doğu bölgesi üzerinde de Sevr emelleri artık en yetkili ağızlardan gündem edilmektedir. 3) Azınlıklar Lozan antlaşmasına aykırı olarak sayısal çoğunluk addedilmekte dolayısıyla vatanın bölünmezliğine ve milletin birliğine tuzak kurulmaktadır.

MANDA VE HİMAYE KABUL OLUNAMAZ

Erzurum Kongresi'nin en önemli kararlarından olan bu ifade, milli onurunu ve haysiyetini kaybetmişlerin söylemlerine karşı bir duruşu ifade etmekteydi. AB üyeliği çerçevesinde egemenliğin devrini doğal bir süreç, sosyal, kültürel ve iktisadi sahada tam uyumu çağdaşlaşmaya aşık Türk medeniyetinin bir evrimi olarak algılayanlar bilerek ya da bilmeyerek manda ve himayeyi savunmaktadırlar. IMF'ye niyet mektupları adı altında ifade edilenler, AB'ye ulusal program diye taahhüt edilenler devletin bağımsızlık karakteriyle bağdaşmamaktadır. Devletin ve milletin iradesini tek taraflı olarak kayıt altına alan her durum, hukuki çerçevesi ne olursa olsun bağımlılıktır, himayedir.

MİLLETİN BA?IMSIZLI?INI YİNE MİLLETİN AZİM VE KARARI KURTARACAKTIR

Vatanı paylaşmanın adım adım gerçekleştiği dönemde her türlü olumsuz şartlara rağmen Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurtuluşun mücadelesi başlatılıyor, bunun adresinin de millet olduğu ifade ediliyordu. Bugün içinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın yolu çeşitli antlaşmalarla dışardan yardım almak değil; insanımıza güvenerek aynı azim ve kararla milli bir mücadele başlatmaktır. Bunun için de insanımıza; milli onur, bağımsızlık ruhu, birlik ve dayanışma, çalışkanlık, cesaret gibi özelliklerini aldığı ve beslendiği dini ve kültürel değerlerinin yaşatılması şarttır. Aksi takdirde bu boşluğu misyonerlik faaliyetleri ile yabancı emeller doldurur. O zaman; benliğine, ülkesine ve çevresine yabancı, tepkisiz insan modelleri ortaya çıkar ki artık iş işten geçmiş demektir.

CHP'nin yeni Grup Başkanı Faik Öztrak oldu, Grup Başkanvekilliklerine Kılıç ve Türeli seçildi

CHP Grup Başkanlığı'na Tekirdağ Milletvekili Öztrak, Grup Başkanvekilliklerine ise İzmir milletvekilleri Erdan Kılıç ile Rahmi Aşın Türeli seçildi

26.07.2026 22:03:00
Haber Merkezi
 
CHP'nin yeni Grup Başkanı Faik Öztrak oldu, Grup Başkanvekilliklerine Kılıç ve Türeli seçildi
CHP'nin yeni Grup Başkanı Faik Öztrak oldu, Grup Başkanvekilliklerine Kılıç ve Türeli seçildi
CHP TBMM Grubu'nun kapalı toplantısı, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında düzenlendi.
Parti genel merkezindeki toplantıda, grup başkanlığı ve grup başkanvekilliklerinin belirlenmesi için sandık kuruldu. 39 milletvekilinin katıldığı toplantıda 5 milletvekili ise yer almadı.
Toplantıda, CHP Grup Başkanlığı için Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak ve Elazığ Milletvekili Gürsel Erol aday olarak yarıştı.

Adaylıktan çekildi
Oylamanın ilk iki turunda adaylar seçilmek için salt çoğunluğu sağlayamazken, daha sonra Erol'un adaylıktan çekildiği öğrenildi. Yapılan üçüncü tur oylamada Öztrak, CHP Grup Başkanlığı'na seçildi.
CHP kapalı TBMM Grup Toplantısı'nda, Grup Başkanlığı oylamasının ardından iki grup başkanvekilliği için de oylamaya gidildi.
Seçime, Balıkesir Milletvekili Serkan Sarı, İzmir Milletvekili Rahmi Aşın Türeli, Ordu Milletvekili Mustafa Adıgüzel, Kars Milletvekili İnan Akgün Alp, Kütahya Milletvekili Ali Fazıl Kasap ve İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç katıldı.
Yapılan oylama sonucunda İzmir milletvekilleri Sevda Erdan Kılıç ve Rahmi Aşın Türeli CHP Grup Başkanvekili oldu.

TBMM'de öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenlemeleri içeren teklif görüşülecek

Genel Kurul'da öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenlemeleri içeren Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi görüşülecek

26.07.2026 15:40:00 / Güncelleme: 26.07.2026 15:46:02
AA
 
TBMM'de öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenlemeleri içeren teklif görüşülecek
TBMM'de öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenlemeleri içeren teklif görüşülecek
TBMM Genel Kurulu'nda, öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenlemeleri içeren Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'nin görüşmelerine başlanacak.

Haftalık çalışmalarına 28 Temmuz Salı günü başlayacak Genel Kurul, öğrenci affına ve yükseköğretime ilişkin düzenlemeleri içeren Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'ni ele alacak.

Teklifle, teorik ve uygulamalı derslerden başarılı olmuş ancak uygulamalı eğitime veya intörnlük eğitimine başlamamış veya tamamlamamış ya da başarısız değerlendirilmiş olanlara, uygulamalı ya da intörnlük eğitimlerini tamamlama imkanı tanınacak.

Kişisel emek ve birikimine dayanmayan, başkaları tarafından ücret karşılığında veya ücretsiz olarak üretilmiş yayın ve çalışmalarını atama, yükselme, unvan ve derece kazanılmasında kullananların yanı sıra bu fiilleri başkaları adına yapanlara veya bu fiillere aracılık edenlere yönelik de meslekten çıkarma cezası uygulanacak.

Yükseköğretim kurumlarında hazırlık dahil bütün sınıflarda intibak, önlisans, lisans tamamlama, lisans ve lisansüstü öğrenimi görürken belli sebepler dışında ilişiği kesilenlerden daha önce "öğrenci affından" faydalanmayanlar, başvuruda bulunması halinde 2026-2027 eğitim öğretim yılında öğrenimlerine başlayabilecek.

Türkiye'deki devlet yükseköğretim kurumları, Cumhurbaşkanı kararıyla yurt dışında yerleşke, akademik birim, program ve bu kapsamda ihtiyaç duyulan diğer tesisleri kurabilecek.

Kişisel emeği ve akademik birikimi dışında ücretli veya ücretsiz olarak kısmen yahut tamamen başkalarına yazdırdığı tez, makale, kitap veya yaptırdığı proje gibi çalışmalarla önlisans, lisans veya lisansüstü diploma derecesi ya da akademik ünvan alan kişiler üniversite öğretim mesleğinden çıkarılacak, bu yolla kazanılan akademik derece ve ünvanlar geri alınacak.

Tıpta uzmanlık eğitimi kontenjanlarında ortaya çıkan araştırma görevlisi kadro ihtiyacı başta olmak üzere yükseköğretim kurumlarının öğretim elemanı kadro ihtiyacının karşılanması amacıyla 48 üniversiteye profesör, doçent, doktor öğretim üyesi, araştırma görevlisi kadroları ihdas edilecek.

Vakıf yükseköğretim kurumlarının personel ücretlerinden kesilen gelir vergisinin iade edilmesine yönelik teşvikten yararlanabilmesi için aranan toplam öğrenci sayısının en az yüzde 50'sinin tezli yüksek lisans ve doktora öğrencilerinden oluşması şartı kaldırılacak.

Salı ve çarşamba günleri, Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerin grup toplantıları gerçekleştirilecek.

Güneş koruyucu kremlere çok da güvenmeyin!


 
Yaz aylarında güneş ışınlarına maruz kalma süresinin artmasıyla birlikte ciltte güneş yanıkları, lekelenmeler, erken yaşlanma belirtileri ve bazı alerjik reaksiyonlar daha sık görülüyor. 

25.07.2026 23:36:00
MURAT ÇORBACI
 
Güneş koruyucu kremlere çok da güvenmeyin!
Güneş koruyucu kremlere çok da güvenmeyin!

Yaz aylarında güneş ışınlarına maruz kalma süresinin artmasıyla birlikte ciltte güneş yanıkları, lekelenmeler, erken yaşlanma belirtileri ve bazı alerjik reaksiyonlar daha sık görülüyor. Özellikle ultraviyole (UV) ışınları cilt hücrelerinin DNA yapısında hasara yol açarak, uzun vadede cilt kanseri riskini artırabiliyor. Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı'nın (IARC) 2022 yılı verilerine göre, dünya genelinde 1.5 milyondan fazla yeni cilt kanserleri teşhis edildi. Üstelik, eskiden daha ileri yaşlarda görülen cilt kanserleri artık 30'lu ve 20'li yaşlardaki bireylerde de daha sık karşımıza çıkıyor. Bu artışta kontrolsüz güneşlenme alışkanlıkları ve çocukluk dönemindeki yoğun ultraviyole ışınlarına maruz kalma önemli rol oynuyor.

Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneşin zararlı etkilerinden korunmamızda güneş koruyucu ürünlerin kilit bir rol üstlendiğini belirterek, "Koruyucu ürünler ultraviyole ışınlarının cilt üzerindeki zararlı etkilerini azaltarak hem erken yaşlanma sorunlarına hem de cilt kanseri riskine karşı önemli bir koruma sağlar. Ancak etkin koruma için doğru ürün seçimi ve doğru kullanım büyük önem taşır. En sık yapılan üç hata; güneş koruyucuyu yetersiz miktarda sürmek, gün içinde yenilememek ve koruyucuya güvenerek uzun süre güneş altında kalmaktır" dedi.

Dermatoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Ceyda Çaytemel, güneş koruyucularda dikkat etmemiz gereken bazı kuralalrı anlattı.

1. "İstediğim kadar güneşlenebilirim" hatasına düşmeyin!
2. SPF 50 altı ürünler yetersiz kalabilir.

3. Sadece SPF tek başına yeterli değil. Ambalaj üzerinde 'Broad Spectrum', 'UVA/UVB Koruması' veya UVA logosu bulunan ürünleri tercih etmeniz cilt sağlığınız için çok önemli.
4. Her güneş koruyucu her cilt tipi için uygun olmayabiliyor.

5. Yüz ve vücudunuza aynı ürünü kullanmayın.
6. 20-30 dakika kuralına dikkat! Kimyasal filtreli ürünlerin cilt üzerinde etkili koruma oluşturabilmesi için dışarı çıkmadan yaklaşık 20-30 dakika önce uygulanması gerekiyor.

7. Cildinizde yeterince sürdüğünüzden emin olun.
8. Gün içinde her 2 saatte bir yenileyin.

Çocuklarda havale anında 5 kritik kural!


 
 
Çocukluk çağında en sık karşılaşılan sorunlardan biri, ateşle birlikte ortaya çıkan nöbetler oluyor. Genellikle 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda, viral enfeksiyonların eşlik ettiği ateşli hastalık dönemlerinde görülen bu tablo aileleri paniğe sevk edebiliyor.

25.07.2026 14:43:00
MURAT ÇORBACI
 
Çocuklarda havale anında 5 kritik kural!
Çocuklarda havale anında 5 kritik kural!

Çocuk Nörolojisi Uzmanı Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan, ateşli havalenin çoğu zaman iyi huylu seyretmesine rağmen, doğru müdahale edilmezse risk oluşturabildiğini belirterek, "Ebeveynlerin, ateşli havalenin özellikle ilk dakikalarında doğru adımları atması kritik öneme sahiptir" diyor. Doç. Dr. Aslan, ateşli havalede, nöbet anında uyulması gereken 5 kuralı anlattı.
Ateşli havale, çocukluk çağında en sık görülen, belirli yaş aralığıyla sınırlı, genellikle iyi huylu seyreden ve ateşle birlikte ortaya çıkan nörolojik nöbetler arasında yer alıyor. Dr. Aslan, "Ateşli havale, 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocuklarda, özellikle viral enfeksiyonların eşlik ettiği ateşli hastalık dönemlerinde görülüyor. Vücut ısısının rektal ölçümde 38.3 derece, koltuk altı ölçümünde 37.8 derece ve üzerinde olduğu durumlarda ortaya çıkan nöbetler, ateşli havale olarak ifade ediliyor" dedi.

Yüzde 90'ı 3 yaş altında oluyor

Çocukların yaklaşık yüzde 2-5'inde görülen ve en sık 18-22 ay arasında ortaya çıkan ateşli havalenin, yüzde 90 gibi büyük bir oranla ilk 3 yaş içinde meydana geldiğini belirten Doç. Dr. Aslan, nöbetlerin genellikle ateşli hastalığın ilk 24 saatinde geliştiğini söylüyor. Doç. Dr. Aslan sözlerine şöyle devam etti: "Nöbetlerin büyük kısmı 5 dakikadan kısa sürmekte ve kalıcı bir hasar bırakmadan sonlanmaktadır. Ancak yaklaşık yüzde 5'lik grupta 'uzamış nöbet' gelişebilmekte ve bu durum 30 dakikayı aşarak yoğun bakım ihtiyacı gerektirebilmektedir. Bu nedenle çok dikkatli olunmalı ve zaman kaybetmeden acil servise başvurulmalıdır. Özellikle 39 derece ve üstü hızlı yükselen ateşlerde çok daha dikkatli olunmalıdır."

Ateşli havale her çocukta aynı şekilde görülmüyor

Ateşli havalenin her çocukta farklı klinik görünümlerle ortaya çıkabildiğini belirten Çocuk Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan şöyle konuştu: "Bazı çocuklarda tüm vücutta kasılma şeklinde belirgin bir nöbet tablosu izlenirken, bazı çocuklarda ise çok daha silik belirtiler olabiliyor. Bu durum sadece kısa süreli boş bakma, gözlerde kayma ya da birkaç saniyelik dalma şeklinde kendini gösterebiliyor. Nöbetler de her zaman aynı şiddette ya da aynı şekilde ilerlemiyor. Özellikle uzun süren, tekrarlayan ya da vücudun yalnızca bir tarafını etkileyen nöbetlerin daha dikkatli değerlendirilmesi gerekiyor. Bu tür durumlarda ileri inceleme ve nörolojik değerlendirme önem taşıyor."


Ateşli havalade, nöbet anında aileler ne yapmalı!

Doç. Dr. Zeynep Selen Aslan, "Basit ateşli havaleler iyi huylu nöbetlerdir. Çocuğun gelişimde bir sorun yaratmayacaktır. Risk faktörleri ile hastayı ve ailesini birlikte değerlendirmek gerekir" derken, nöbet anında 5 kritik kuralı şöyle sıraladı:
• Çocuk yan yatırılmalı.
• Çocuğu sarsma, sallama ya da nöbet esnasında suyun altına sokmaktan kaçınılmalı.
• Dişi kenetlenirse el sokularak açma gibi davranışlarda bulunulmamalı (Hasta yan yatırıldığı zaman dil yana düşmekte olup hava yolu açılacaktır.)
• Üzerine su dökülmemeli, yüzüne kolonya sürülmemeli.
• Nöbet bitinceye kadar yanında durulmalı. Nöbet bitince ve tam kendine geldikten sonra, ağızdan bol sıvı ve ateş düşürücü verilir.

İstanbul'da bir fabrikada kimyasal tepkime nedeniyle işçiler tahliye edildi

Eyüpsultan'daki bir fabrikada kimyasal maddelerin tepkimeye girmesi nedeniyle çalışanlar tedbir amaçlı tahliye edildi

25.07.2026 11:50:00 / Güncelleme: 25.07.2026 12:33:49
İHA / AA
 
İstanbul'da bir fabrikada kimyasal tepkime nedeniyle işçiler tahliye edildi
İstanbul'da bir fabrikada kimyasal tepkime nedeniyle işçiler tahliye edildi

İstanbul'un Eyüpsultan ilçesinde bir kimya fabrikasında bulunan 10 tonluk tank içerisindeki kimyasal maddelerin tepkimeye girmesi sonucu çevreye yoğun kokulu duman yayılmaya başladı. Fabrikada çalışan işçiler hızla tahliye edilirken, bölgeye çok sayıda polis, itfaiye, sağlık ve AFAD ekibi sevk edildi. Özel koruyucu kıyafet ve maskelerle fabrikaya giren itfaiye ekipleri, tank içerisindeki kimyasal maddeyi güvenli şekilde boşaltarak tepkimenin sona ermesini sağladı. Olayda yaralanan ya da dumandan etkilenen olmadı.



Olay, Eyüpsultan Kemerburgaz Mahallesi Kemerburgaz Cendere Yolu Caddesi üzerinde bulunan Molekül Yapı Kimyasalları fabrikasında meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, fabrika içerisinde bulunan yaklaşık 10 ton kapasiteli kimyasal tankındaki maddeler henüz bilinmeyen bir nedenle tepkimeye girdi. Tepkimenin ardından tanktan çevreye yoğun kokulu duman yayılmaya başladı.

Fabrikada oluşan kimyasal madde paniği üzerine çalışanlar hızla binadan tahliye edilirken, ihbar üzerine olay yerine çok sayıda polis, itfaiye, sağlık ve AFAD ekibi sevk edildi. Polis ekipleri fabrikanın çevresinde geniş güvenlik önlemi alırken, yoğun koku nedeniyle ekiplerin de maske kullanarak görev yaptığı görüldü.



İtfaiye ekipleri özel kıyafetlerle fabrikaya girdi

Kimyasal tepkimenin meydana geldiği tankın bulunduğu bölüme itfaiye ekipleri özel koruyucu kıyafetler ve maskelerle girdi. İtfaiyeye ait kimyasal maddelere müdahale için kullanılan özel araçlar da fabrika çevresinde hazır bekletilirken, ekipler tank içerisindeki kimyasal maddenin güvenli şekilde tahliye edilmesi için çalışma başlattı.

Uzun süren çalışmaların ardından tank içerisindeki yaklaşık 10 tonluk kimyasal madde güvenli şekilde boşaltılarak tepkimenin sona ermesi sağlandı. Bölgede herhangi bir yaralanma ya da dumandan etkilenme yaşanmazken, kimyasal maddeden kaynaklanan yoğun kokunun fabrika çevresinde geniş bir alanda hissedildiği öğrenildi.



Öte yandan polis, itfaiye ve AFAD ekiplerinin fabrika çevresindeki çalışmaları ile kimyasal müdahale araçları dron kamerasıyla havadan görüntülendi.

Çalıştığı döviz büfesini soydu


 
Fatih'te çalıştığı döviz bürosunda elektrik kesintisini fırsat bilerek 300 tam altın çaldığı belirlenen şüpheli gözaltına alındı.

25.07.2026 11:12:00
AA
 
Çalıştığı döviz büfesini soydu
Çalıştığı döviz büfesini soydu

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Dolandırıcılık Büro Amirliği ekipleri, 22 Temmuz'da Fatih'te faaliyet gösteren döviz bürosunda elektrik kesintisinin yaşandığı sırada 300 tam altının çalınmasına ilişkin çalışma başlattı.

Hırsız banko elemanı çıktı

Saha araştırması ve teknik takip çalışmaları sonucunda, iş yerinde bankocu olarak görev yapan İ.K'nin elektrik kesintisinden faydalanarak hırsızlığı gerçekleştirdiği belirlendi. Şüpheli, dün düzenlenen operasyonla gözaltına alındı. Operasyonda 282 tam altın ile altınların satışından elde edildiği değerlendirilen 90 bin lira ele geçirildi.

İlk icraatı değilmiş

Soruşturmayı derinleştiren ekipler, şüphelinin daha önce de iş yerinden 100 gram altın çaldığını, son hırsızlığında da 18 tam altını kuyumcuda bozdurup 100 grama çevirdikten sonra iş yerine bıraktığını tespit etti.
Emniyetteki işlemleri tamamlanan İ.K, adliyeye sevk edildi.
Şüphelinin son çaldığı altınları kuyumcuda bozdurması ve iş yerinden daha önce çaldığı altınları yerine koyması güvenlik kamerasınca kaydedildi.

Malatya'da 2,8 milyar liralık yasa dışı bahis ağına operasyon: 16 tutuklama

Malatya'da yasa dışı bahis faaliyetlerine yönelik düzenlenen operasyonda hesaplarında yaklaşık 2 milyar 871 milyon TL işlem hacmi tespit edilen şüphelilere yönelik operasyonda 20 kişi yakalanırken, 16 zanlı tutuklandı

25.07.2026 07:32:00
İhlas Haber Ajansı
 
Malatya'da 2,8 milyar liralık yasa dışı bahis ağına operasyon: 16 tutuklama
Malatya'da 2,8 milyar liralık yasa dışı bahis ağına operasyon: 16 tutuklama
Malatya'da yasa dışı bahis faaliyetlerine yönelik düzenlenen operasyonda hesaplarında yaklaşık 2 milyar 871 milyon TL işlem hacmi tespit edilen şüphelilere yönelik operasyonda 20 kişi yakalanırken, 16 zanlı tutuklandı.

Malatya'da, Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde İl Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince, 7258 Sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 5/c maddesi kapsamında "para nakline aracılık etmek" suçuna yönelik çalışma yürütüldü. Soruşturma kapsamında yasa dışı bahis faaliyetlerinde bulunduğu değerlendirilen şahıslara ait 22 hesabın hareketleri incelendi. Yapılan incelemelerde hesaplarda yaklaşık 2 milyar 871 milyon TL işlem hacmi bulunduğu belirlendi.

Elde edilen deliller doğrultusunda 24 şüpheliye yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendi. Operasyonda 20 şüpheli yakalanırken, şüphelilerin üzerlerinde ve adreslerinde yapılan aramalarda 61 dijital materyal ele geçirildi. Adliyeye sevk edilen şüphelilerden 16'sı çıkarıldıkları mahkemece tutuklanırken, 2 şüpheli adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 2 şüpheli ise savcılık sorgularının ardından serbest bırakıldı. Operasyon kapsamında hakkında işlem yapılan 2 şüphelinin başka suçlardan cezaevinde bulunduğu belirlenirken, firari 2 şüphelinin yakalanmasına yönelik çalışmaların sürdüğü bildirildi.

Orta Asya’yı CIA’ye peşkeş çeken Türk dünyası haini!

Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Mustafa Selami Ekici, Muhsin Yazıcıoğlu suikastın arkasındaki isimlerden birisinin Enver Altaylı olabileceğini’ açıklamasından sonra akıllara ilk gelen kim bu Enver Altaylı, sorusu oldu

25.07.2026 06:55:00
Haber Merkezi
 
Orta Asya’yı CIA’ye peşkeş çeken Türk dünyası haini!
Orta Asya’yı CIA’ye peşkeş çeken Türk dünyası haini!
Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Mustafa Selami Ekici, Muhsin Yazıcıoğlu suikastın arkasındaki isimlerden birisinin Enver Altaylı olabileceğini' açıklamasından sonra akıllara ilk gelen kim bu Enver Altaylı, sorusu oldu.

İşte kısaca Enver Altaylı?



Enver Altaylı, Türkiye'nin istihbarat ve siyaset tarihinde MİT, MHP, FETÖ ve doğrudan CIA (Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı) bağlarını üzerinde toplayan en kritik aktörlerden biridir.

Kendisinin CIA ile olan ilişkisi, yalnızca dönemsel bir irtibatın ötesinde, tüm kariyerini ve operasyonel faaliyetlerini şekillendiren temel unsurdur.

CIA bağlantılarının temeli



Enver Altaylı'nın uluslararası casusluk ağlarındaki rolü, CIA'in efsanevi casusu ve Orta Asya uzmanı olan Ruzi Nazar'ın himayesine girmesiyle başlamıştır.

Nazar, İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın Türkistan Lejyonu'nda savaşmış, ardından CIA adına çalışmaya başlamış ve Türkiye'de de uzun yıllar görev yapmış bir isimdir.

Altaylı, Kara Harp Okulu'ndan atıldıktan sonra Ruzi Nazar'ın tavsiyesi ve yönlendirmesiyle MİT'e girmiş ve kendisinin adeta "manevi oğlu" ve en yakın öğrencisi olmuştur.

Altaylı, sonraki yıllarda Ruzi Nazar'ın biyografisini yazarak bu derin ilişkiyi kendisi de tescillemiştir.

MHP ve Alparslan Türkeş dönemindeki CIA Gölgesi



1970'li yıllarda MİT'ten ayrılan Altaylı, Alparslan Türkeş'in danışmanı ve MHP Genel Müfettişi olarak görev yaparken, arkasındaki bu CIA/Ruzi Nazar desteğini milliyetçi camia içinde bir güç unsuru olarak kullanmıştır.

Soğuk Savaş dönemi konjonktüründe, Türkiye'deki antikomünist hareketlerin organize edilmesi ve Orta Asya kökenli Türklerin Sovyetler Birliği'ne karşı istihbarat faaliyetlerinde konumlandırılması süreçlerinde CIA planlamaları ile MHP tabanı arasında bir köprü işlevi görmüştür.

Orta Asya ve FETÖ-CIA entegrasyonu



Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasının ardından Altaylı, CIA'in bölgedeki yeni stratejilerine paralel olarak yönünü Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine çevirmiştir. Bu süreçte FETÖ'nün bölgedeki okullarının açılmasında, finansman bulunmasında ve yerel liderlerle ilişkilerin kurulmasında başrolü oynamıştır.

İstihbarat raporlarına ve yargı kararlarına göre Altaylı, FETÖ'nün Orta Asya'daki eğitim ağını, CIA'in bölgeye sızması ve istihbarat toplaması için legal bir örtü (paravan) olarak kullanmasını sağlamıştır. Rusya ve Özbekistan'ın ilerleyen yıllarda FETÖ okullarını "CIA ajanı barındırdığı" gerekçesiyle kapatması, Altaylı'nın kurduğu bu sistemin somut bir sonucudur.

Casusluk ağı, Gülen mektupları ve mahkûmiyeti

Altaylı'nın FETÖ elebaşı Fetullah Gülen'e yazdığı ve dava dosyalarına giren mektuplarında, CIA ajanlarıyla olan organik bağı açıkça görülmektedir.

Mektuplarında, eski CIA yetkilileriyle (özellikle Türkiye uzmanları ve eski istihbarat şefleriyle) sık sık görüştüğünü, Türkiye'deki siyasi gelişmeleri, MİT'in yapısını ve TSK içindeki kadrolaşmaları bu isimlerle değerlendirdiğini bizzat itiraf etmiştir.

Özellikle Türkiye'deki 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde ve sonrasında, CIA'in Türkiye masasında görev yapmış üst düzey ajanlarla yoğun bir telefon ve e-posta trafiği olduğu tespit edilmiştir.

2017 yılında eski bir MİT mensubunu yurt dışına kaçırmaya çalışırken yakalanan Enver Altaylı, yapılan yargılama sonucunda sadece FETÖ üyeliğinden değil, doğrudan bu yabancı istihbarat servislerine devletin gizli bilgilerini aktardığı gerekçesiyle "Siyasi ve askeri casusluk" suçundan hapis cezasına çarptırılmıştır. Özetle Altaylı; Ruzi Nazar ile başlayan, MHP ve FETÖ süreçleriyle devam eden kariyeri boyunca, CIA'in Türkiye ve Orta Asya politikalarının en sadık ve en operasyonel yerel partnerlerinden biri olmuştur.

Yazıcıoğlu'nun avukatı: 'Suikastın arkasında Enver Altaylı var'

Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Mustafa Selami Ekici, Muhsin Yazıcıoğlu suikastın arkasındaki isimlerden birisinin Enver Altaylı olabileceğini söyledi

25.07.2026 06:27:00 / Güncelleme: 25.07.2026 06:47:19
İhlas Haber Ajansı
 
Yazıcıoğlu'nun avukatı: 'Suikastın arkasında Enver Altaylı var'
Yazıcıoğlu'nun avukatı: 'Suikastın arkasında Enver Altaylı var'
Yazıcıoğlu ailesinin avukatı Mustafa Selami Ekici, Muhsin Yazıcıoğlu suikastın arkasındaki isimlerden birisinin Enver Altaylı olabileceğini söyledi.

Ekici, saat 15.15 itibarıyla parti yetkililerinden birine Altaylı kaynaklı Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin düştüğü haberi geldiğini söyledi. Ekici, "Bu durum, helikopterin 15.00 civarı düştüğü tahmin edildiği için önem taşıyor. Rahmetli İHA muhabiri İsmail Güneş'in 112'yi araması saat 15.26'dır. Arada 11 dakikalık bir fark var ve bu çok önemli bir durumdur" dişe konuştu..

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun, yanındaki 5 kişi ile birlikte 25 Mart 2009'da hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin soruşturma dosyasını yeniden ele aldı. Yürütülen soruşturmada, tutuklama talebiyle hakimliğe sevk edilen 27 şüpheliden 19'u tutuklanırken, 8'i hakkında ise adli kontrol kararı verildi. Aynı zamanda soruşturmaya, FETÖ'cü Enver Altaylı'nın adı da girdi.

Enver Altaylı olayının dosyaya yeni bir boyut katan bir yönü olduğunu aktaran Avukat Ekici, "Olay günü saat 15.15 itibarıyla parti yetkililerinden birine Enver Altaylı kaynaklı Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin düştüğü haberi geliyor. Bu durum, helikopterin 15.00 civarı düştüğü tahmin edildiği için önem taşıyor. Rahmetli İHA muhabiri İsmail Güneş'in 112'yi araması saat 15.26'dır. Arada 11 dakikalık bir fark var ve bu çok önemli bir durumdur. Enver Altaylı'nın kişiliği de dikkate alındığında bu bilginin rahmetli İsmail Güneş'in basına düşen bilgisinden önce gitmesi çok manidar bir durumdur.



İkinci bir husus olarak Enver Altaylı'nın, emekli jandarma yarbay olan Ercüment Güler isimli kişiyle ilişkisi olduğu noktasında iddialar var. Eğer bu durum teyit edilebilirse çok önemli olacaktır, çünkü Ercüment Güler, o gün arama kurtarmanın başında olan, askeri ve sivil personeli yöneten kişi olarak biliniyor. Hatta bizim arkadaşlarımız olay yerine vardıkları zaman o kişinin orada olduğu biliniyor. Bu açıdan bilginin oradan mı geldiği noktasında çok ciddi bir delil ortaya çıkmış olacak ve bu işin organize bir yapı tarafından yapıldığı teyit edilecektir" diye konuştu.

Olayı 3 boyutlu incelediklerini aktaran Ekici, "Avukatlar olarak olayı şöyle değerlendiriyoruz, olay öncesini yani helikopterin kiralanma sürecini, olayın gerçekleştiği anı ve gerçekleştikten sonra arama kurtarma dediğimiz ya da aramama kurtarmama olayı üç boyutta inceliyoruz. Aramama kurtarmama boyutuyla baktığımız zaman birçok yetkili ve görevli görevi kötüye kullanmaktan ceza aldı. Arama ve kurtarmanın gereği gibi yapılmadığı noktasında mahkeme kararları da mevcuttur. Biz o zaman da iddia etmiştik, aramama kurtarmama, helikopterin düşürülmesi ve helikopterin kiralanma süreci örgütlü bir yapının işi olabileceği noktasındaki ısrarlarımıza rağmen dosya bölünüp parçalanarak yürütüldü. Ancak bugün itibarıyla Ankara'ya gelişinden itibaren dosyada gördüğümüz kadarıyla Adalet Bakanlığı'na teşekkür etmek istiyorum, soruşturmayı yürüten savcıların da ciddi ve titiz bir çalışma yaptıklarını görüyoruz" şeklinde konuştu.

"Helikopteri Büyük Birlik Partisi'nden kimin tuttuğu çok açık belli"



Ekici, "Helikopteri düşürdüğünü tahmin ettiğimiz, iddia ettiğimiz üç tane jet vardı. Bu jetlerden önemli olanı HH-721 kodlu F-4'tü. Şimdiye kadar bu pilotlar sorgulanmadı, hatta 2019 yılında bizim talebimiz üzerine tanık olarak ifadeleri alındı. Fakat bugün HH-721 F-4'te uçan iki pilot sorgulandı ve tutuklandı. MJ-524 F-16 pilotu sorgulanıp adli kontrolle bırakıldı, HK-046 kodlu pilot da sorgulanıp adli kontrolle bırakıldı ve bunlar şu anda dosyamızın şüphelisi oldu. Bu manada dosyanın çok ciddi biçimde soruşturulduğunu müşahede ediyoruz ve bundan sonra da çok detaylı incelemelerin yapılacağını umut ediyoruz. Buradan helikopteri kim tuttu ve nasıl tuttu onu bugün de ifade etmiştim onun sorgulamak lazım. Helikopteri Büyük Birlik Partisi'nden kimin tuttuğu çok açık belli. OHEM diye bir şirket var, o şirketin Büyük Birlik Partisi'nde kime ait olduğu bellidir. Bunlar tartışmasız konular ama kamuoyunun gündemine şimdi geliyor. Birinci husus bir parti yetkilisine rahmetli İsmail Güneş'in telefonundan önce birilerinin haberinin olması, ikincisi ise helikopteri partide yetkili birinin, ismi ve savcılık dosyasına var, tutması. Bunlar çok önemli hususlar" diye konuştu.

"Önümüzdeki günlerde daha büyük gelişmeler olacağını tahmin ediyoruz"



İddialarında geçen HH-721 kodlu jetin pilotu Ali Armağan'nın, dosya açısından çok önemli bir şahsiyet olduğunu ifade eden Ekici, "Kendisinin, Adil Öksüz ile ve FETÖ ile bağlantıları ortaya çıktı. Bununla da kalmadı, eşinin de Adil Öksüz ile bağlantıları ortaya çıktı. Bu durum ciddi bir FETÖ bağlantısının olduğunu gösteriyor. Keza, helikopterin üstünden iki tane cihazı söken kişilerin de FETÖ'cü olduğu anlaşıldı ki bu görüntüler o zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından savcılığa bildirilmişti. Hatta dosyamızda şüpheli olan ve bu cihazları söken kişilerin 15 Temmuz alçak darbe girişiminde Cumhurbaşkanına suikast ekibi içinde yer almaları çok ilginçtir.

Bilindiği gibi 28 Haziran 2016 tarihinde dosyamıza takipsizlik kararı verilmişti. Biz de darbe girişiminden 2 ya da 3 gün önce itirazda bulunmuştuk. Bu şahıslar darbe girişiminden sonra ortaya çıktı ve soruşturma Kahramanmaraş'ta FETÖ üzerinden yeniden başladı. Ancak üzülerek ifade ediyorum, Maraş'ta 7 yıllık dosya uykuya yatırıldı ve bir gelişme olmadı. Gerçekten hiç şüpheli olmaması gerekenler şüpheli oldu, asıl şüpheliler kaçırıldı, fakat dosya Ankara'ya gidince bu işin ciddiye alındığını ve gerçek şüpheliler üzerinden bir soruşturmanın yürüyeceğini bugün itibarıyla teyit etmiş oluyoruz. Önümüzdeki günlerde daha büyük gelişmeler olacağını tahmin ediyoruz" dedi.

"Parti yetkilileri başka bir helikopteri, kazada düşen helikopteri tutuyor"



Helikopterin kiralama sürecine değinen Ekici, "Rahmetli Muhsin Başkan'ın bu tip helikopter kiralama, uçak kiralama ya da otel gibi programları olduğu zaman irtibata geçtiği Ahmet Demir isimli bir iş adamı dostu vardır ve kendisinden yardımcı olmasını ister. Bu helikopter meselesinde de Ahmet Demir'i arayarak yardımcı olmasını talep ediyor. Ahmet Demir bununla uğraşırken kendisinden habersiz parti yetkilileri başka bir helikopteri, yani kazada düşen Bell 206L-4 LongRanger IV tipi TC-HEK tescilli helikopteri tutuyor. Ahmet Demir Muhsin Başkan'ı arayarak 'Başkanım, bu uçan bir tabut. Kötü bir minibüsle gidin ama bununla gitmeyin, bu helikoptere binmeyin' diye ısrarlı beyanlarda bulunuyor. O dönem partide görev yapan Genel Başkan Yardımcılarından birkaçına da bu bilgi gidiyor. Ahmet Demir bunu ısrarla belirtmesine rağmen Muhsin Başkan bu Bell 206L-4 tipi uçan tabuta bindiriliyor ve bu olay meydana geliyor" diye kaydetti.

Konuşmalarını sürdüren Ekici, "Muhsin Başkan'ın uçuş programı için iki tane helikopter yer almaktadır. Birinci helikopter, düşen Bell 206L-4 LongRanger IV tipi helikopterdir, bu helikopterin birinci uçuş programı Sivas, Çağlayancerit ve Yerköy'dür. İkinci helikopter ise Agusta AW119 Koala tipi bir helikopterdir ve onun ikinci günkü uçuş güzergâhı Suşehri ve Gemerek gibi Sivas'ın ilçeleridir. AgustaWestland AW119 Koala ile Bell 206L-4 tipi helikopter karşılaştırıldığında düşen helikopter için Şahin, diğer Agusta/Koala helikopteri için Mercedes benzetmesi yapılıyor. Firma yetkililerine uzun mesafeye neden daha kötü araçla uçuş gerçekleştirildiğini, kısa mesafeler için neden daha iyi helikopterin programlanmadığını sorduk ve sormaya devam ediyoruz" cümlelerini kullandı.

"Beni öldürecek misiniz' Bu helikopter işi nereden çıktı"

Çağlayancerit'e Muhsin Başkan'ın kesinlikle gitmek istemediğini de net olarak bildiklerini dile getiren Ekici, "O dönem Kahramanmaraş Belediye Başkan adayımız olan Bekir Kılıç, Başkanı arayarak Çağlayancerit'e gelmesini istiyor. Muhsin Başkan, 'Bak Bekir, bu Çağlayancerit yüzünden birinin kalbini kıracağım, bu sen olma. Beni öldürecek misiniz' Bu helikopter işi nereden çıktı' Genel merkeze soruyorum, onlar birbirlerinin yüzlerine bakıyor' diyor ve bu ifadeler dosyada mevcuttur. Çağlayancerit'e gidebilmesi için Çubuk mitinginin iptal edilmesi gerekiyordu. Çubuk büyük bir ilçe iken Çağlayancerit onun yanında köy gibi kalan bir yerdir. 'İllaki Çağlayancerit'e geleceksin, biz seçimi kazanacağız' denilmesine rağmen seçim sonucunda Çağlayancerit'te dördüncü parti, Çubuk'ta ise ikinci parti oluyoruz.

Çubuk'un Çağlayancerit'e neden tercih edildiğinin ve bunu kimin iptal ettiğinin ciddi manada sorgulanması lazımdır. Ayrıca bilirkişilerin tespit ettiği bir husus var, helikopter kazasının meydana geldiği nokta radarların kör noktasıdır. Kör noktada uçuşa zorlanmak ya da o bölgede bir operasyon yapmak daha kolaydır. Türkiye'deki radarların kör noktalarını sen, ben, vatandaş bilmez, bunu bilen Hava Kuvvetleri'dir. Bunun da önemle dikkate alınması gerektiğini ifade etmek istiyorum" ifadelerini kullandı.

Karpuzun tarladaki fiyatı şok etti


 
Bafra Ziraat Odası Başkanı Osman Tosuner, karpuzun tanesinin tarlada 5 liradan satıldığını belirterek, "Karpuz tüketenler Bafra karpuzunu tercih etsin. Her şeyi mükemmel, kabuk inceliği, lezzeti" diye konuştu.
 

25.07.2026 00:57:00
HABER MERKEZİ/AA
 
 Karpuzun tarladaki fiyatı şok etti
 Karpuzun tarladaki fiyatı şok etti

Samsun'un Bafra ilçesinde yaklaşık 12 bin 500 dekar alanda yetiştirilen karpuzun hasadı devam ediyor. Bafra Ziraat Odası Başkanı Osman Tosuner, Bafra Ovası'nda yaklaşık 12 bin 500 dekar alanda karpuz üretimi yapıldığını söyledi.

Tanesi ortalama 7-8 kilo

Nisan ayında örtü altı olarak ekilen karpuzda 15 Temmuz'dan itibaren hasada başladıklarını aktaran Tosuner, "Bafra karpuzu Türkiye'de kilogramı en düşük karpuzdur. Bafra karpuzunun en büyüğü 12 kilogram gelir. Bunun nedeni ise Bafra'nın yüzde 90'ının kara toprak üzerine kurulu bir ovaya sahip olmasıdır" dedi. Tosuner, ovada dekar başına verimin 7-8 ton civarında olduğunu belirterek, "Bafra karpuzunun 12 kilogram olanı, yüzde 1'i bulmaz. Genelde 7-8 kilogram arasındadır. Buradan Ankara, İstanbul ve Karadeniz'in tamamına karpuz sevkiyatı oluyor. Bunun yanında Gürcistan'a da gönderiliyor" ifadelerini kullandı.

Kilosu 1 liranın altında

Karpuzun tanesinin tarlada 5 liradan satıldığını anlatan Tosuner, "Karpuz tüketenler Bafra karpuzunu tercih etsin. Her şeyi mükemmel, kabuk inceliği, lezzeti" diye konuştu.

Sudan bayağı bayağı ucuz

İstanbul'da 5 litrelik Munzur su 75, Erikli su 69, Abant su 36, Kardelen su 32.5 liraya satılıyor. Karpuzun kilosu ise marketlerde 9.9 TL ile 40 TL arasında değişiyor. 
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.