Adil insan olmayışı ve niyet problemi -2-
Devletlerle global firmalar arasındaki ihtilafları tahkime taşıyan anlaşmalar neticesinde ülkelerin ticari kaderleri, global firmaların etki alanında olan kurulların vereceği karara terk edilmiş durumdadır
27.09.2026 01:02:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Devletlerle global firmalar arasındaki ihtilafları tahkime taşıyan anlaşmalar neticesinde ülkelerin ticari kaderleri, global firmaların etki alanında olan kurulların vereceği karara terk edilmiş durumdadır.
Yeri gelmişken sermaye ve kalkınmaya dair şu gerçeği belirtelim: Kalkınmak için ülkelerin yabancı sermayeye ihtiyacı olduğu görüşü son derece yanlıştır.
Üretimin devreye girmesi için elbette sermayeye ihtiyaç vardır. Ancak bu ihtiyaç, yerli sermaye, emisyon ve maliyetsiz para ile çok rahatlıkla devletler tarafından karşılanabilir.
Sosyal Devlet/Milli Devlet anlayışımızda devletler, kendi kendine yeter bir kalkınma modeline sahiptirler. Dolayısıyla kalkınmaları için gerekli olan sermayeyi, üretimi devreye sokacak ve tüketimle onu dengeleyecek şekilde emisyon ile karşıladıklarında, herhangi bir global odağa veya yabancı bir devlete ihtiyaç duymayacaklardır.
Bu bağlamda iktisadi bağımsızlığın, siyasi istikrarın ve bağımsızlığın temelini teşkil ettiği unutulmamalıdır.

İnsan hakları ve azınlık hakları adı altındaki çifte standart uygulamalar ile, gelişmiş kabul edilen ülkelerde meydana gelen insan hakları ihlallerine göz yumulmakta; ama içişlerine müdahale edilmek istenen ülkelere müdahale için sebep olarak öne sürülmektedir.
Nitekim Fransa'da alınan bir karar ile, sözde Ermeni soykırımının olmadığını fikir olarak söylemek bile suç kabul edilmekte, doğru olan görüşlere konuşma hakkı dahi verilmemektedir. ABD'de farklı siyasi ve politik görüşlere de medyanın yer vermesini sağlayan "Fairness Doctrine", 1980'lerden beri uygulamadan kaldırılmıştır.
Ülkemizde ise "tarafsızlık" ilkesi olarak uygulanan bu yayın ilkesi, demokrasinin en temel ayaklarından biridir. Ancak maalesef ABD'de medya kuruluşları Irak'ta olup bitenleri değil, ABD'nin politik çıkarlarına uygun olanları kendi halklarına yorumlayarak yansıtmaktadır.
2 Ekim 2001 yılında ABD'de çıkarılan Patriot Yasası ile bireylerin özellikle Müslüman azınlıkların haklarına çok ciddi kısıtlamalar getirilmiştir.

Örneğin, bir kitapçıdan alınan kitabın adının ve içeriğinin bile talep edildiğinde polise bildirme zorunluluğu getiren yasa, polise, vatandaşların okudukları kitaplardan etkilenerek suç işleyip işlemediğine dahi karar verme yetkisini tanımaktadır.
Yine ABD'de çıkarılan İç Güvenliği Sağlama yasası ve Ulusal Savunma Yetkilendirme yasası, ne insan hakları ile ne de demokrasi ile bağdaşmaktadır.
Hukukun en temel kaidelerinden biri de cezanın işlenen suça verilmesidir. Ancak ABD, bu temel hukuk kaidesini değiştirerek; hem herhangi bir ülkeye askeri müdahale yapmak için, hem de içeride vatandaşlarını özellikle göçmenleri cezalandırmak için, "ortada fiili bir suçun olması"na gerek duymamaktadır. Cezalandırmak için, ABD devleti nezdinde "böylesi suça dair bir kanaatin oluşması", yeterli görülmektedir.
Nitekim W. Bush'un yaptığı konuşma da bu gerçeği doğrulamaktadır: "ABD doğunun ve özgürlüğün hamisi olarak dünyanın herhangi bir yerinde bu değerlere yönelik her türlü tehdidi henüz oluşma aşamasındayken yok etme hakkını kendisi için değil, bütün özgür ülkeler için kullanacaktır."

11 Eylül'den sonra özel güvenlik mahkemeleri kurulmuş, göz altı süreleri uzatılmış, temel hak ve özgürlüklere ciddi kısıtlamalar getirilmiştir. Başta Guantomano gibi hapishanelerde ve Irak'ta Ebu Garip hapishanelerinde, değil insana, hayvana bile yapılmaması gereken insan dışı uygulamalar yapılmış, yapılmaktadır.
Bir taraftan globalleşme ile dünyanın bütünleşmeye gittiğini iddia edenler, diğer taraftan self determinasyon ve yerelleşme adı altında, hedef olarak seçilen devletlerin siyasi –sosyal gücünü ve dokusunu zayıflatarak etnik parçalamaya tabi tutmak istemektedirler.
Maalesef bugün, dünyamızda, ne insan hakkından ne de devletlerin bağımsızlık hakkından bahsetmek mümkündür. Gücü olan devletler, gözüne kestirdiği devlete, kendisinin bile inanmadığı bahanelerle müdahale edebilmektedir.
Eğer bu devlet askeri olarak güçlü ise, bir taraftan terör örgütleri devreye konmakta, diğer taraftan azınlık hakları adı altında etnik parçalanmaya tabi tutularak insan hakları adı altında iç işlerine karışılmaya çalışılmaktadır. Herhalde ülkemizin son yıllarda yaşadıklarını bu açıdan görmek zorundayız.
Eğer gerçekten dünyada hukuktan bahsedecek isek, her şeyden önce hukukun önünde herkesin eşit olduğu bir uluslar üstü hukuki yapılanmaya ihtiyaç vardır. İnsan haklarından bahsederken unutmamamız gereken nokta, vatandaşlarına bu hakkı verecek olan devletlerin de dışarıdan gelecek her türlü saldırıya karşı kendisini koruma hakkının olduğudur.
Milli Devlet'te hukuk yapılanması, hem devletlerin kendi vatandaşları ile olan ilişkilerine, hem de devletler arasındaki diyaloglara yepyeni bir yaklaşım getirmektedir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Yeri gelmişken sermaye ve kalkınmaya dair şu gerçeği belirtelim: Kalkınmak için ülkelerin yabancı sermayeye ihtiyacı olduğu görüşü son derece yanlıştır.
Üretimin devreye girmesi için elbette sermayeye ihtiyaç vardır. Ancak bu ihtiyaç, yerli sermaye, emisyon ve maliyetsiz para ile çok rahatlıkla devletler tarafından karşılanabilir.
Sosyal Devlet/Milli Devlet anlayışımızda devletler, kendi kendine yeter bir kalkınma modeline sahiptirler. Dolayısıyla kalkınmaları için gerekli olan sermayeyi, üretimi devreye sokacak ve tüketimle onu dengeleyecek şekilde emisyon ile karşıladıklarında, herhangi bir global odağa veya yabancı bir devlete ihtiyaç duymayacaklardır.
Bu bağlamda iktisadi bağımsızlığın, siyasi istikrarın ve bağımsızlığın temelini teşkil ettiği unutulmamalıdır.

İnsan hakları ve azınlık hakları adı altındaki çifte standart uygulamalar ile, gelişmiş kabul edilen ülkelerde meydana gelen insan hakları ihlallerine göz yumulmakta; ama içişlerine müdahale edilmek istenen ülkelere müdahale için sebep olarak öne sürülmektedir.
Nitekim Fransa'da alınan bir karar ile, sözde Ermeni soykırımının olmadığını fikir olarak söylemek bile suç kabul edilmekte, doğru olan görüşlere konuşma hakkı dahi verilmemektedir. ABD'de farklı siyasi ve politik görüşlere de medyanın yer vermesini sağlayan "Fairness Doctrine", 1980'lerden beri uygulamadan kaldırılmıştır.
Ülkemizde ise "tarafsızlık" ilkesi olarak uygulanan bu yayın ilkesi, demokrasinin en temel ayaklarından biridir. Ancak maalesef ABD'de medya kuruluşları Irak'ta olup bitenleri değil, ABD'nin politik çıkarlarına uygun olanları kendi halklarına yorumlayarak yansıtmaktadır.
2 Ekim 2001 yılında ABD'de çıkarılan Patriot Yasası ile bireylerin özellikle Müslüman azınlıkların haklarına çok ciddi kısıtlamalar getirilmiştir.

Örneğin, bir kitapçıdan alınan kitabın adının ve içeriğinin bile talep edildiğinde polise bildirme zorunluluğu getiren yasa, polise, vatandaşların okudukları kitaplardan etkilenerek suç işleyip işlemediğine dahi karar verme yetkisini tanımaktadır.
Yine ABD'de çıkarılan İç Güvenliği Sağlama yasası ve Ulusal Savunma Yetkilendirme yasası, ne insan hakları ile ne de demokrasi ile bağdaşmaktadır.
Hukukun en temel kaidelerinden biri de cezanın işlenen suça verilmesidir. Ancak ABD, bu temel hukuk kaidesini değiştirerek; hem herhangi bir ülkeye askeri müdahale yapmak için, hem de içeride vatandaşlarını özellikle göçmenleri cezalandırmak için, "ortada fiili bir suçun olması"na gerek duymamaktadır. Cezalandırmak için, ABD devleti nezdinde "böylesi suça dair bir kanaatin oluşması", yeterli görülmektedir.
Nitekim W. Bush'un yaptığı konuşma da bu gerçeği doğrulamaktadır: "ABD doğunun ve özgürlüğün hamisi olarak dünyanın herhangi bir yerinde bu değerlere yönelik her türlü tehdidi henüz oluşma aşamasındayken yok etme hakkını kendisi için değil, bütün özgür ülkeler için kullanacaktır."

11 Eylül'den sonra özel güvenlik mahkemeleri kurulmuş, göz altı süreleri uzatılmış, temel hak ve özgürlüklere ciddi kısıtlamalar getirilmiştir. Başta Guantomano gibi hapishanelerde ve Irak'ta Ebu Garip hapishanelerinde, değil insana, hayvana bile yapılmaması gereken insan dışı uygulamalar yapılmış, yapılmaktadır.
Bir taraftan globalleşme ile dünyanın bütünleşmeye gittiğini iddia edenler, diğer taraftan self determinasyon ve yerelleşme adı altında, hedef olarak seçilen devletlerin siyasi –sosyal gücünü ve dokusunu zayıflatarak etnik parçalamaya tabi tutmak istemektedirler.
Maalesef bugün, dünyamızda, ne insan hakkından ne de devletlerin bağımsızlık hakkından bahsetmek mümkündür. Gücü olan devletler, gözüne kestirdiği devlete, kendisinin bile inanmadığı bahanelerle müdahale edebilmektedir.
Eğer bu devlet askeri olarak güçlü ise, bir taraftan terör örgütleri devreye konmakta, diğer taraftan azınlık hakları adı altında etnik parçalanmaya tabi tutularak insan hakları adı altında iç işlerine karışılmaya çalışılmaktadır. Herhalde ülkemizin son yıllarda yaşadıklarını bu açıdan görmek zorundayız.
Eğer gerçekten dünyada hukuktan bahsedecek isek, her şeyden önce hukukun önünde herkesin eşit olduğu bir uluslar üstü hukuki yapılanmaya ihtiyaç vardır. İnsan haklarından bahsederken unutmamamız gereken nokta, vatandaşlarına bu hakkı verecek olan devletlerin de dışarıdan gelecek her türlü saldırıya karşı kendisini koruma hakkının olduğudur.
Milli Devlet'te hukuk yapılanması, hem devletlerin kendi vatandaşları ile olan ilişkilerine, hem de devletler arasındaki diyaloglara yepyeni bir yaklaşım getirmektedir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)


























































































