Bir insanın susuz ne kadar yaşayabileceği bellidir. Ama asıl sorumuz veya yazımız bununla alakalı değil. Asıl sorumuz şu: Günümüzde, insan, kendisine ait olması gereken suya ulaşmak için ne kadar para ödemek zorunda?
Tatlı su, yani içilecek, yaşanacak, nefes alınacak su, insan hayatının en temel koşuludur. Hiç kimse suyu icat etmedi. Hiçbir şirket bir nehri üretmedi, bir kaynağı yaratmadı, bir yeraltı suyunu var etmedi. Buna rağmen bugün dünyanın birçok yerinde insanlar, kendi yaşadıkları toprağın suyuna erişemez hale gelirken, aynı su şişelenip satılıyor, ruhsatlandırılıyor, çıkarım haklarıyla şirketlerin kontrolüne veriliyor, madencilik projelerine tahsis ediliyor. Başka bir deyişle, hayatın kaynağı, hayatı sürdürenlerin elinden alınıp sermayenin malına dönüştürülüyor.
Ben bunu sadece bir ekonomik bir mesele olarak görmüyorum. Bu, açık biçimde ahlaki, siyasal ve insani bir meseledir. Çünkü mesele yalnızca suyun kullanımı değil, suyun kim için var olduğu meselesidir. Bir köyün, bir yörenin, bir mahallenin, bir tarım havzasının yüzyıllardır kullandığı su; bir ruhsat, bir sözleşme, bir şirket tahsisi, bir maden projesi ya da bir şişeleme tesisiyle o insanların elinden alınabiliyor. Sonra da aynı insanlara, ellerinden alınan su, "ürün" olarak geri satılıyor. Suyun metalaşması tam olarak budur. Bu yüzden suyun metalaşmasından söz ederken, yalnızca devletlerin baraj yapmasından ya da enerjide su kullanmasından bahsetmiyorum. Asıl mesele, bir su kaynağının halkın ortak varlığı olmaktan çıkarılıp belli özel ellerin kâr alanına dönüştürülmesidir. Suyun, yaşamı koruyan bir hak olmaktan çıkarılıp parası olanın erişebildiği bir mala çevrilmesidir.
Bu durumu ilk başlarda Latin Amerika ülkelerinde görüyorduk. Şili'de, Peru'da maden şirketlerinin su üzerindeki imtiyazlı anlaşmalarını gazetelerden okuyorduk. Sonra peşinden Afrika'da da aynı haberler önümüze düşmeye başladı. Bazı yerlerde yeraltı suları, ticari kullanım için çekilirken, yoksul topluluklar giderek daha pahalı, daha güvencesiz ve daha kırılgan su erişim biçimlerine mahkûm ediliyordu. Öncelikle enerji ve maden şirketleri, işletmeleri için bu tatlı su kaynaklarına ihtiyaç duyuyorlardı ama yüzyılın sonuna doğru olay daha çarpıcı bir hal aldı. İçme suyunun satılması…
Bir an durup bunu gerçekten düşünmek gerekiyor. İnsan bedeninin en temel ihtiyacı olan su, bugün market raflarında markalı bir ürün olarak duruyor. Elbette temiz suya erişimin güvenli biçimlerde sağlanması gerekir. Ancak sorun, suyun taşınması ya da ambalajlanması değil; sorunun kendisi, suyun giderek kamusal bir hak değil, satın alınabilir bir ayrıcalık gibi sunulmasıdır. İnsanların musluktan güvenle içebileceği bir ortak su rejimi kurmak yerine, onları plastik şişelere, damacanalara, ticari dağıtım ağlarına bağımlı hale getiren bir düzen kuruldu. Böylece suya erişim bir yurttaşlık hakkı olmaktan çıkıyor, bir ödeme gücü testine dönüşüyor. Dünya halkaları, 2026'da sadece ambalajlı suya yaklaşık 380-390 milyar dolar ödeyecek.
Bu, modern dünyanın en büyük çelişkilerinden biridir: Teknoloji ilerliyor, üretim artıyor, şirketler büyüyor, ama insanlık hâlâ bir çocuğun susuz kalmasını önleyemiyor. Daha doğrusu önlemiyor. Çünkü mesele teknik yetersizlik değil; mesele siyasal ve ekonomik tercihtir. Suyun herkese ait bir yaşam hakkı olarak mı korunacağına, yoksa yatırım ve kâr nesnesi olarak mı işletileceğine karar veren şey budur.
Artık iki binli yılların ilk çeyreğini geride bırakırken şunu net olarak anlamamız lazım. Su sadece bir örnek, su üzerinden kurulan düzen, aslında daha büyük bir sistemin aynasıdır. Nasıl ki barınma hakkı emlak piyasasına teslim edilip evler yatırım aracına çevrildiyse, nasıl ki tohumlar patentlenip çiftçinin elinden alındıysa, su da aynı mantıkla kuşatılıyor. Kafamızı nereye çevirsek, hangi sektöre baksak aynı şeyi görüyoruz. Kamusal bir hak olan eğitim, özel okullar, üniversite ücretleri ve eğitim kredileri üzerinden bir piyasaya dönüşmüş durumda. Bilgiye erişim bile paralı hale geliyor. Artık, insanların kişisel verileri, dijital platformlar tarafından toplanıp satılan bir kaynağa dönüştü. Böylece ne oldu? Kullanıcılar aslında "ürün" haline geldi. Genetik materyallerin ve tedavi yöntemlerinin patentlenmesi, insan sağlığıyla ilgili bilgiyi bile mülkiyet ve kar konusu haline getirmiş durumda. Örnekler uzar gider.
Yaşam için zorunlu olan her şey, adım adım piyasaya devrediliyor. Ve piyasa neyi sever? Kıtlığı, bağımlılığı ve mecburiyeti. İnsan suya mecburdur; tam da bu yüzden su, kapitalist düzen için son derece cazip bir kâr alanıdır. Eğer bir bölgede şirketler tüm yeraltı sularını basıp çıkarıyor, ama insanlar temiz su bulamıyorsa, orada yalnızca çevresel bir kriz yoktur; orada adaletsizlik vardır. Eğer bir kaynak çevresinde yaşayanlar susuzluk ya da yoksunluk yaşarken aynı kaynak ticari dolaşıma giriyorsa, orada yalnızca piyasa yoktur; orada gasp vardır. Eğer içme suyu, herkes için güvence altına alınmış ortak bir hak değil de raflarda fiyat etiketiyle duran bir mala dönüşüyorsa, orada yalnızca ekonomi değil; derin bir uygarlık sorunu vardır.
Suyu satılık hale getiren sistem, aslında hayatı satılık hale getirmektedir.
- Bir cümle gerçekten bir şey söylüyor mu? / 16.05.2026
- Anlam arayışının başarısızlığı ve linç kültürü / 22.04.2026
- Hürmüz 2026: Amerika’nın Süveyş anı mı? / 18.04.2026
- Post Kapitalizm: OpenAI ceosu Sam Altman ne demek istedi? / 16.04.2026
- Yeni iktidarın meşruiyeti: Kimin özgürlüğü, kimin esareti? / 14.04.2026
- Mükemmelin monotonluğu: İnsan ile yapay zekâ arasındaki uçurum / 12.04.2026
- Direnen fikirler ve Milli Ekonomi Modeli / 11.04.2026
- Sistemi değiştirmek, fikir, absorpsiyon ve direnç / 10.04.2026

























































