Günümüz Türkiye’sinde hukuk uygulamaları
Hukukun üstünlüğünü kabul etmek, yasalara temel alınan Anayasa’nın belirlediği çerçevede hareket etmeyi gerektirir
02.10.2026 00:41:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Hukukun üstünlüğünü kabul etmek, yasalara temel alınan Anayasa'nın belirlediği çerçevede hareket etmeyi gerektirir.
Bugün ister istemez şu sualler gündeme gelmektedir: Anayasa'mızın 2. Maddesinde belirtildiği gibi, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, bugün, bu Anayasal kurala ve Sosyal Devlet nitelemesine uygunluk ne noktadadır? Bugünkü uygulamalarda hukuk devletinden bahsedilebilir mi?
Bu sorular, devletin bekası, adaletin tesisi ve devlet–millet bütünlüğünün sağlanması bakımından da hayati ehemmiyeti haiz sorulardır. Son dönemde yapılan birçok temel icraatlar, bırakın hukuka, yasaların çıkış noktası olan Anayasa'ya dahi aykırılık içermektedir.
Bir manada, yapılanlar, Anayasa ihlalidir. Anayasanın 6. Maddesine göre, "hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." Bu madde ile, yasama erkinin, yani milletin vekillerinin, kendilerini imtiyazlı görerek hareket etmeleri engellenmekte; ayrıca, yetkinin sadece egemenliğin asıl sahibi olan milletin adına ve onun menfaatine kul lanılması gereği hatırlatılmaktadır.

Anayasa'nın 7. Maddesi ile de yasama yetkisinin kullanılması, Türk milleti adına TBMM'ye verilmiştir.
Tam bu noktada, AB'ye uyum bahanesiyle yakın zamanda yapılan değişiklik ile, 90. Madde yeniden düzenlenmiş ve milletlerarası anlaşmalar, kanunların üzerinde bir noktaya taşınmıştır. Dolayısıyla bu konularda Meclis iradesi, yani, TBMM'ye o yetkiyi veren milletin iradesi kalmamıştır.
Yine, Anayasanın 8. Maddesine göre, yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.
Irak'ın işgaline dair Tezkere görüşmeleri sırasında ABD'nin istekleri açıkça gündem edilmiş; Meclis kararı olmadan ve "sırf ABD istiyor" diye İncirlik, Birleşik Devletlere açılmıştır. Hatta Milli Savunma Bakanı, tezkerenin reddine rağmen ABD savaş uçaklarına Türk hava sahasından 4500'ü aşkın sorti imkanı tanındığını itiraf etmiştir. Bu Anayasal bir ihlaldir.

AB istiyor diye, AB'ye uyum adı altında Meclis'e sunulan yasa teklifleri ortadadır. Ekonomimiz yıllarca IMF şeflerince teftiş edildi ve onların talepleri doğrultusunda sözde Tarım Reformu, Sosyal Güvenlik ve Bankacılık… vs. reformları yaptırıldı. Çıkartılan maden kanunları, petrol yasaları, vergi düzenlemeleri vb. hep global sermayenin menfaatleri doğrultusunda oldu.
Çıkartılan kanunlarda milletin çıkarları ve taleplerinden ziyade, global sermaye sahiplerinin ve ABD ile AB'nin talepleri esas alınmaktadır. Halbuki millete hizmeti esas almayan hiçbir kanunun, hukuki bir temeli olması mümkün değildir.
Anayasa Madde 9'da, yargı yetkisinin, "Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı" hükmü yer almasına rağmen; yargı bağımsızlığımız da Anayasa'da sınırları çizilen noktadan çok saptırılmıştır.
Bugün 30 bin insanımızın canına kast eden Apo'yu tamamen adil şartlarda yargılayıp idam kararı alan Türk mahkemelerinin kararı, dışarıdan gelen "infaz istemiyoruz" baskısıyla hayata geçirilmemektedir.

Dahası bu kararda, özel bir durum da mevcuttur; idam kararına onay vermesi gereken vekiller, dönemin hükümetinin telkinleri ile kararı sümenaltı etmişlerdir. Yani, yargı bağımsızlığının yanında, yasamanın da yetki kullanılmasında elinin bağlandığı bir örnektir Apo kararı.
90. Maddenin yeni düzenlemesinde "...usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir..." ve devamla "…usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır" şeklinde yer alan fıkralar, ilgili konulardaki uygulamada Türk kanunlarının değil, uluslararası kanunların geçerliliğini kabul anlamındadır.
Tahkim konusu da, Anayasa ile kendilerine yargı yetkisinin verildiği bağımsız mahkemelerin elini kolunu bağlamaktadır. Netice olarak uygulamadaki Anayasa ihlalleri "hukuk devletinin" gerçekleşmesini engellemektedir.
Üst kurulların varlığı ve yapıları, egemenliğin millete ait olduğu prensibini değiştirmekte; ülkenin idaresi, milletin seçtiklerinden ziyade global sermaye sahiplerinin talepleri doğrultusunda oluşturulmuş kurullar tarafından yürütülmektedir.

Millete ait olan yer altı ve yerüstü kaynaklarının bedava fiyatlarla global sermaye sahiplerine devredilmesi, Hazine'nin Merkez Bankası'ndan borçlanmasına yasak getirilmesi… vb iktisadi adım lar, hukuki temelleri olmayan ve millet menfaati gözetilmeden alınan kararlardır.
Anayasa ve yasalara saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik ve laik bir hukuk devleti, ancak Milli Devlet ile sağlanabilir.
Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti'nin en temel ilkesi olan laiklikten bahsetmek gerekmektedir.
Milli Devlet'te laiklik, din ve vicdan özgürlüğümüzün hem teminatı, hem de sınırıdır.
Laiklik ile, hem devletin temel düzenlemelerinin dini esaslara dayandırılmaması sağlanırken; hem de devletin dine müdahalesi önlenerek din ve vicdan özgürlüğünün önü açılacaktır.
En yaygın tanım ile laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laikliğin ihlal edilmesi için, kamu adına yapılan bir fiilde dini kuralların esas alınması gerekir. Örneğin bir insan kendi inancından dolayı ibadetini yapıyorsa bu kamu işi değildir.
Mesela bir kamu personelinin vazifesi başında iken oruçlu olması da laikliği ihlal değildir. Eğer diğer vatandaşlardan, kamu adına ve "din emrediyor" diye oruç tutmayı talep ederse bu laikliği ihlaldir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Laiklik ile hem vatandaşların dini yaşantısı güvence altına alınmış, hem de kamu işleri ile din birbirinden ayrılmıştır. Millet –devlet beraberliğinin sağlanması için, ülkemizde laikliğin Atatürk'ün anladığı şekli ve tam manası ile algılanması, devlet–millet bütünlüğünün tesisine ve devamına vesile kılınması şarttır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Bugün ister istemez şu sualler gündeme gelmektedir: Anayasa'mızın 2. Maddesinde belirtildiği gibi, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, bugün, bu Anayasal kurala ve Sosyal Devlet nitelemesine uygunluk ne noktadadır? Bugünkü uygulamalarda hukuk devletinden bahsedilebilir mi?
Bu sorular, devletin bekası, adaletin tesisi ve devlet–millet bütünlüğünün sağlanması bakımından da hayati ehemmiyeti haiz sorulardır. Son dönemde yapılan birçok temel icraatlar, bırakın hukuka, yasaların çıkış noktası olan Anayasa'ya dahi aykırılık içermektedir.
Bir manada, yapılanlar, Anayasa ihlalidir. Anayasanın 6. Maddesine göre, "hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." Bu madde ile, yasama erkinin, yani milletin vekillerinin, kendilerini imtiyazlı görerek hareket etmeleri engellenmekte; ayrıca, yetkinin sadece egemenliğin asıl sahibi olan milletin adına ve onun menfaatine kul lanılması gereği hatırlatılmaktadır.

Anayasa'nın 7. Maddesi ile de yasama yetkisinin kullanılması, Türk milleti adına TBMM'ye verilmiştir.
Tam bu noktada, AB'ye uyum bahanesiyle yakın zamanda yapılan değişiklik ile, 90. Madde yeniden düzenlenmiş ve milletlerarası anlaşmalar, kanunların üzerinde bir noktaya taşınmıştır. Dolayısıyla bu konularda Meclis iradesi, yani, TBMM'ye o yetkiyi veren milletin iradesi kalmamıştır.
Yine, Anayasanın 8. Maddesine göre, yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.
Irak'ın işgaline dair Tezkere görüşmeleri sırasında ABD'nin istekleri açıkça gündem edilmiş; Meclis kararı olmadan ve "sırf ABD istiyor" diye İncirlik, Birleşik Devletlere açılmıştır. Hatta Milli Savunma Bakanı, tezkerenin reddine rağmen ABD savaş uçaklarına Türk hava sahasından 4500'ü aşkın sorti imkanı tanındığını itiraf etmiştir. Bu Anayasal bir ihlaldir.

AB istiyor diye, AB'ye uyum adı altında Meclis'e sunulan yasa teklifleri ortadadır. Ekonomimiz yıllarca IMF şeflerince teftiş edildi ve onların talepleri doğrultusunda sözde Tarım Reformu, Sosyal Güvenlik ve Bankacılık… vs. reformları yaptırıldı. Çıkartılan maden kanunları, petrol yasaları, vergi düzenlemeleri vb. hep global sermayenin menfaatleri doğrultusunda oldu.
Çıkartılan kanunlarda milletin çıkarları ve taleplerinden ziyade, global sermaye sahiplerinin ve ABD ile AB'nin talepleri esas alınmaktadır. Halbuki millete hizmeti esas almayan hiçbir kanunun, hukuki bir temeli olması mümkün değildir.
Anayasa Madde 9'da, yargı yetkisinin, "Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı" hükmü yer almasına rağmen; yargı bağımsızlığımız da Anayasa'da sınırları çizilen noktadan çok saptırılmıştır.
Bugün 30 bin insanımızın canına kast eden Apo'yu tamamen adil şartlarda yargılayıp idam kararı alan Türk mahkemelerinin kararı, dışarıdan gelen "infaz istemiyoruz" baskısıyla hayata geçirilmemektedir.

Dahası bu kararda, özel bir durum da mevcuttur; idam kararına onay vermesi gereken vekiller, dönemin hükümetinin telkinleri ile kararı sümenaltı etmişlerdir. Yani, yargı bağımsızlığının yanında, yasamanın da yetki kullanılmasında elinin bağlandığı bir örnektir Apo kararı.
90. Maddenin yeni düzenlemesinde "...usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir..." ve devamla "…usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır" şeklinde yer alan fıkralar, ilgili konulardaki uygulamada Türk kanunlarının değil, uluslararası kanunların geçerliliğini kabul anlamındadır.
Tahkim konusu da, Anayasa ile kendilerine yargı yetkisinin verildiği bağımsız mahkemelerin elini kolunu bağlamaktadır. Netice olarak uygulamadaki Anayasa ihlalleri "hukuk devletinin" gerçekleşmesini engellemektedir.
Üst kurulların varlığı ve yapıları, egemenliğin millete ait olduğu prensibini değiştirmekte; ülkenin idaresi, milletin seçtiklerinden ziyade global sermaye sahiplerinin talepleri doğrultusunda oluşturulmuş kurullar tarafından yürütülmektedir.

Millete ait olan yer altı ve yerüstü kaynaklarının bedava fiyatlarla global sermaye sahiplerine devredilmesi, Hazine'nin Merkez Bankası'ndan borçlanmasına yasak getirilmesi… vb iktisadi adım lar, hukuki temelleri olmayan ve millet menfaati gözetilmeden alınan kararlardır.
Anayasa ve yasalara saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik ve laik bir hukuk devleti, ancak Milli Devlet ile sağlanabilir.
Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti'nin en temel ilkesi olan laiklikten bahsetmek gerekmektedir.
Milli Devlet'te laiklik, din ve vicdan özgürlüğümüzün hem teminatı, hem de sınırıdır.
Laiklik ile, hem devletin temel düzenlemelerinin dini esaslara dayandırılmaması sağlanırken; hem de devletin dine müdahalesi önlenerek din ve vicdan özgürlüğünün önü açılacaktır.
En yaygın tanım ile laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laikliğin ihlal edilmesi için, kamu adına yapılan bir fiilde dini kuralların esas alınması gerekir. Örneğin bir insan kendi inancından dolayı ibadetini yapıyorsa bu kamu işi değildir.
Mesela bir kamu personelinin vazifesi başında iken oruçlu olması da laikliği ihlal değildir. Eğer diğer vatandaşlardan, kamu adına ve "din emrediyor" diye oruç tutmayı talep ederse bu laikliği ihlaldir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Laiklik ile hem vatandaşların dini yaşantısı güvence altına alınmış, hem de kamu işleri ile din birbirinden ayrılmıştır. Millet –devlet beraberliğinin sağlanması için, ülkemizde laikliğin Atatürk'ün anladığı şekli ve tam manası ile algılanması, devlet–millet bütünlüğünün tesisine ve devamına vesile kılınması şarttır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)




































































































