Hukukta uluslararası çifte standart
Eşitliğin olmadığı yerde adaletten ve hukuktan, hatta demokrasiden bahsetmek mümkün değildir
25.09.2026 00:26:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Eşitliğin olmadığı yerde adaletten ve hukuktan, hatta demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.
Uluslararası düzeyde hukuku teminle mükellef kılınmış olan BM'in yapısı, onun böyle bir misyonu üstlenmesine olanak tanımamaktadır.
Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu yapan ülkelerin, 2. Dünya savaşından galip çıkan ülkeler olması ve kendi siyasal çıkarlarını dikkate alarak böyle bir teşkilatın temellerini atmaları; dolayısıyla bugün BM bünyesinde daimi üyelerin varlığı ve sadece onların veto etme haklarının bulunması, dünya üzerinde adaletin temin edilmesine engel olmaktadır.
Örneğin ABD veya hamisi olduğu İsrail, ne yaparsa yapsın, BM bu ülkelere göstermelik kınamanın dışında herhangi bir yaptırım uygulayamamaktadır; hatta bazen göstermelik bir kınama kararı dahi oluşturamamaktadır.

Ayrıca IMF ve DB üzerinden geri kalmış ülkelere ticari baskılar uygulanarak demokratik bir yapının oluşması engellenmektedir.
1975 yılı başında Washington'dan geçilen bir gazete haberinde, BM'de yapılan oylamalarda ABD'ye karşı oy kullanan ülkelere yapılan "yardımları kısıtlama politikası"nı Dışişleri Bakanı Henry A. Kisinger'in resmen başlatmış olduğunu ifşa ediyor. Öyle ki, bazı durumlarda bu kısıtlanan yardımlar, yiyecek ve insani yardımları da kapsamaktadır.
Bu türlü çifte standartlara birçok örnek vermek mümkündür. 1970 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması / Treaty on The Non–Proliferation of Nuclear Weapons, 190 devlet tarafından imzalanmıştır.
Bu antlaşma ile o tarihe kadar nükleer silah sahibi olan ülkeler dışında bir başka ülkenin böyle bir silah edinme hakkı, savunma amaçlı dahi olsa yoktur. Oysa o tarih itibari ile bu silaha sahip olan ülkeler, bu silahı her hangi bir savaşta kullanma hakkına sahiptirler.
BM 15 Aralık 1994 yılında nükleer silahların savaşlarda kullanılmasının hukuki durumunu Uluslararası Adalet Divanı'na sorduğunda; Adalet Divanı'nın Temmuz 1997 yılında verdiği cevap "Evrensel ve tam manası ile böyle bir yasaklamanın olmadığı" şeklindedir.

Yani nükleer silah sahibi ülkeler, bu silahlarını kullanabilirler, bu hukuken suç teşkil etmez; ama diğer ülkelerin, böyle bir silahı kullanmasalar dahi sahip olmaları suçtur. Bu antlaşmaya imza atmayan İsrail devleti ise, bugün nükleer silahlara sahiptir.
Bu derece çifte standardın olduğu yerde hukukun üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir.
Aynı çifte standart kimyasal silahlar için de geçerlidir... Irak, kimyasal silaha sahip olduğu için ABD tarafından işgal edilmiş; oysa bu kimyasal silahları zamanında ABD Saddam Hüseyin'e kendisi vermişti.
Saddam Hüseyin, Newyork'ta bulunan Rochester'de üretilen kimyasal silahları kullanmıştı. Olayın bir başka yönü ise, Saddam, bu kimyasal silahları Irak halkına karşı kullandığı için bugün ABD Irak'ı işgal etmiştir. Kimyasal silahın kullanıldığı yer Irak, işgal edilen yine Irak.
Saddam'ı kimyasal silahı Irak halkına karşı kullandığı için idam ettiren ABD, aynı Irak halkına ve hatta kendi halkına kimyasal silah kullanmaktan geri durmamaktadır.
1993 yılında FBI'ın düzenlediği bir baskında ABD'nin kendi halkına karşı tutumunu anlatan şu satırlar çok manidardır:

Kulenin altındaki dar beton bir odada otuz kadın ve çocuk sıkışmış durumdayken, bir tank tavandan girdi ve beton parçalarını aşağıda birbirine sokulmuş bekleyen insanların üzerine devirdi. Altı kadın ve çocuk düşen beton blokların altında anında ezildiler, geriye kalanlar toz ve havaya karışan gazdan boğuldular. Çünkü tanktan içeriye c5 gazı boşaltılıyordu.
David'in –bir mezhebin lideri– en büyük kızı, altı yaşındaki Star'ın yanarak kömür olmuş cesedinin belkemiği arkaya kıvrılmış, adaleleri c5 gazını soluması sonucu ve vücuduna siyanür gazı dolduğu için kasılmıştı.
Halkın konudan haberdar olması ile ancak yürürlükten 1997 yılında kaldırılan yasa ile ABD, kendi halkı üzerinde askeri amaçlı deneyler yapabilmekte idi.
Uluslararası alanda çifte standardın varlığı, ülkeler arasında hukukun karşısında eşitliğin olmaması, BM'nin demokratik olmayan yapısı, hukukun sadece kağıt üzerinde kalmasına sebep olmaktadır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Uluslararası düzeyde hukuku teminle mükellef kılınmış olan BM'in yapısı, onun böyle bir misyonu üstlenmesine olanak tanımamaktadır.
Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu yapan ülkelerin, 2. Dünya savaşından galip çıkan ülkeler olması ve kendi siyasal çıkarlarını dikkate alarak böyle bir teşkilatın temellerini atmaları; dolayısıyla bugün BM bünyesinde daimi üyelerin varlığı ve sadece onların veto etme haklarının bulunması, dünya üzerinde adaletin temin edilmesine engel olmaktadır.
Örneğin ABD veya hamisi olduğu İsrail, ne yaparsa yapsın, BM bu ülkelere göstermelik kınamanın dışında herhangi bir yaptırım uygulayamamaktadır; hatta bazen göstermelik bir kınama kararı dahi oluşturamamaktadır.

Ayrıca IMF ve DB üzerinden geri kalmış ülkelere ticari baskılar uygulanarak demokratik bir yapının oluşması engellenmektedir.
1975 yılı başında Washington'dan geçilen bir gazete haberinde, BM'de yapılan oylamalarda ABD'ye karşı oy kullanan ülkelere yapılan "yardımları kısıtlama politikası"nı Dışişleri Bakanı Henry A. Kisinger'in resmen başlatmış olduğunu ifşa ediyor. Öyle ki, bazı durumlarda bu kısıtlanan yardımlar, yiyecek ve insani yardımları da kapsamaktadır.
Bu türlü çifte standartlara birçok örnek vermek mümkündür. 1970 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması / Treaty on The Non–Proliferation of Nuclear Weapons, 190 devlet tarafından imzalanmıştır.
Bu antlaşma ile o tarihe kadar nükleer silah sahibi olan ülkeler dışında bir başka ülkenin böyle bir silah edinme hakkı, savunma amaçlı dahi olsa yoktur. Oysa o tarih itibari ile bu silaha sahip olan ülkeler, bu silahı her hangi bir savaşta kullanma hakkına sahiptirler.
BM 15 Aralık 1994 yılında nükleer silahların savaşlarda kullanılmasının hukuki durumunu Uluslararası Adalet Divanı'na sorduğunda; Adalet Divanı'nın Temmuz 1997 yılında verdiği cevap "Evrensel ve tam manası ile böyle bir yasaklamanın olmadığı" şeklindedir.

Yani nükleer silah sahibi ülkeler, bu silahlarını kullanabilirler, bu hukuken suç teşkil etmez; ama diğer ülkelerin, böyle bir silahı kullanmasalar dahi sahip olmaları suçtur. Bu antlaşmaya imza atmayan İsrail devleti ise, bugün nükleer silahlara sahiptir.
Bu derece çifte standardın olduğu yerde hukukun üstünlüğünden bahsetmek mümkün değildir.
Aynı çifte standart kimyasal silahlar için de geçerlidir... Irak, kimyasal silaha sahip olduğu için ABD tarafından işgal edilmiş; oysa bu kimyasal silahları zamanında ABD Saddam Hüseyin'e kendisi vermişti.
Saddam Hüseyin, Newyork'ta bulunan Rochester'de üretilen kimyasal silahları kullanmıştı. Olayın bir başka yönü ise, Saddam, bu kimyasal silahları Irak halkına karşı kullandığı için bugün ABD Irak'ı işgal etmiştir. Kimyasal silahın kullanıldığı yer Irak, işgal edilen yine Irak.
Saddam'ı kimyasal silahı Irak halkına karşı kullandığı için idam ettiren ABD, aynı Irak halkına ve hatta kendi halkına kimyasal silah kullanmaktan geri durmamaktadır.
1993 yılında FBI'ın düzenlediği bir baskında ABD'nin kendi halkına karşı tutumunu anlatan şu satırlar çok manidardır:

Kulenin altındaki dar beton bir odada otuz kadın ve çocuk sıkışmış durumdayken, bir tank tavandan girdi ve beton parçalarını aşağıda birbirine sokulmuş bekleyen insanların üzerine devirdi. Altı kadın ve çocuk düşen beton blokların altında anında ezildiler, geriye kalanlar toz ve havaya karışan gazdan boğuldular. Çünkü tanktan içeriye c5 gazı boşaltılıyordu.
David'in –bir mezhebin lideri– en büyük kızı, altı yaşındaki Star'ın yanarak kömür olmuş cesedinin belkemiği arkaya kıvrılmış, adaleleri c5 gazını soluması sonucu ve vücuduna siyanür gazı dolduğu için kasılmıştı.
Halkın konudan haberdar olması ile ancak yürürlükten 1997 yılında kaldırılan yasa ile ABD, kendi halkı üzerinde askeri amaçlı deneyler yapabilmekte idi.
Uluslararası alanda çifte standardın varlığı, ülkeler arasında hukukun karşısında eşitliğin olmaması, BM'nin demokratik olmayan yapısı, hukukun sadece kağıt üzerinde kalmasına sebep olmaktadır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)














































































































