Kapitalizmde devlet -1-
Kapitalist anlayışların devlet kavramına nasıl yaklaştıklarını, tarihsel olarak kapitalist düşünce içerisinde devletlerin nasıl bir evrim geçirdiğini anlamak için öncelikle kapitalizmin üzerine oturduğu temelleri yeniden hatırlamamız gerekmektedir
05.07.2026 00:31:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Kapitalist anlayışların devlet kavramına nasıl yaklaştıklarını, tarihsel olarak kapitalist düşünce içerisinde devletlerin nasıl bir evrim geçirdiğini anlamak için öncelikle kapitalizmin üzerine oturduğu temelleri yeniden hatırlamamız gerekmektedir.
Bunlardan bir tanesi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsız olması, diğeri de piyasaların kendi kendine dengeye ulaşabileceği yanılgılarıdır.
"Kaynakları sınırlı, ihtiyaçları sınırsız" olarak gören anlayış, elbette bu kaynakların herkese yetemeyeceği, ancak mutlu bir azınlığı tatmin edeceği sonucuna varacaktır.
Bu düşüncenin ürünü olarak hayata geçirilecek bir devlet yapılanması ise, vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, aksine mutlu azınlıkların ihtiraslarına cevap vermeye odaklanacaktır.

Yukarıda ifade ettiğimiz kaygılardan dolayı kapitalist zihniyet hep üretime ve kazanca odaklanmıştır. Sömürgeci ve emperyalist anlayışlarda bu düşüncenin ürünleridir.
Çalışan kesimin ve işçi sınıfının ezilmesi, buna karşı sosyalist ve anarşist modellerin anti tez olarak kapitalizmin karşısına konması yine bu yanlış uygulamaların neticesidir.
Kapitalist süreç içerisinde ulus devletlerin ortaya çıkması ve çeşitli değişikliklere uğraması, hep bu temel kaygılara bağlı olarak gelişmiştir.
Bu mantık içerisinde devlet, hep kural koyucu; zaman içerisinde uluslar üstü bir kimlik kazanan mutlu azınlığı koruyucu bir tavır içerisindedir.

Bu anlayış içerisinde vatandaş olmak belli hakları elde etmekten ziyade, belli sorumlulukları kabul etmek manasına gelmektedir.
Kapitalist devlet anlayışını daha gerilerden ele almak mümkündür; ama 1648'de yapılan Westfalya Antlaşması ile Batı dünyasında ulus devlet yapılanmasının temeli atılmıştır.
Bu tarihten sonra feodal yapıyı terk etmiş, içişlerinde bağımsız, uluslar arası hukukta tek yetkili, vatandaşları ile olan hukukunu kendi belirleyen ulus devletler dönemi başladı.

Bu dönemin başlaması, esasında büyüyen ticaret hacminin kendisine güvenli ticaret bölgeleri aramasının bir sonucudur. Ulus devletlerin sınırları kapitalist zihniyet için güvenli bölgeler haline geldi.
Bu ticareti elinde bulunduranlar için, ulus devletlerin koruyuculuğu güvenli bir liman vazifesi görmekte idi.
18. yüzyıla kadar devam eden sömürgecilik anlayışı ve ileriki yıllarda ortaya çıkan çağdaş sömürgecilik olan emperyalizm, ulus devletler üzerinden mutlu bir azınlığın dünyayı sömürmesinden başka bir şey değildir.
Zaman içerisinde bu global odakların daha büyük kazanç elde etme hırsı, daha büyük pazar ihtiyacını ve yerel kaynakların ve gelirlerin kontrolünü sağlayacak küreselleşme sürecini başlattı. Bu süreçte artık ulus devletlerin geçmişteki misyonunu DTÖ, IMF, DB… gibi kuruluşlar üstlenmiştir.

Kapitalist düşünce, kendi mantığı içerisinde hiçbir zaman dev let olgusuna karşı olmamış; aksine desteklemiştir. Bugün dahi küreselleşme sürecinde ulus devletler tasfiye ediliyor derken; bizim kastettiğimiz zaman içerisinde ulus devletlerin değişim geçirdiklerini anlatmaktır.
Nitekim devleti küçültelim diyenlerin, devletin, yüksek kâr getiren kurumlarını global tefecilere devretmesini, madenlerini yok pahasına bu odaklara satmasını kastederler.
Ama aynı devlet, vatandaşlarından vergi toplama noktasında olabildiğince güçlü ve zorlayıcı olmalıdır. Aksi taktirde global tefecilerin faiz gelirlerini karşılamak mümkün olmayacaktır. Yani globalleşme sürecinde devlet kabuk değiştirmektedir.
Maliyeti yüksek yatırımlar ilk yıllarda devletlere yaptırılmış, simdi ise bu kârlı yatırımlar, bedava fiyattan global şirketlere devredilmektedir. Vatandaşların gelirlerinin global tefecilere aktarılması için arada köprü vazifesi görecek olan bir kuruma ihtiyaç vardır.
Bu sebeple yüksek meblağlarda bu odaklara borçlandırılan devletler, faiz ödemesi adı altında vatandaşlarından topladığı vergileri global sermaye sahiplerine aktarmaktadır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Bunlardan bir tanesi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsız olması, diğeri de piyasaların kendi kendine dengeye ulaşabileceği yanılgılarıdır.
"Kaynakları sınırlı, ihtiyaçları sınırsız" olarak gören anlayış, elbette bu kaynakların herkese yetemeyeceği, ancak mutlu bir azınlığı tatmin edeceği sonucuna varacaktır.
Bu düşüncenin ürünü olarak hayata geçirilecek bir devlet yapılanması ise, vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, aksine mutlu azınlıkların ihtiraslarına cevap vermeye odaklanacaktır.

Yukarıda ifade ettiğimiz kaygılardan dolayı kapitalist zihniyet hep üretime ve kazanca odaklanmıştır. Sömürgeci ve emperyalist anlayışlarda bu düşüncenin ürünleridir.
Çalışan kesimin ve işçi sınıfının ezilmesi, buna karşı sosyalist ve anarşist modellerin anti tez olarak kapitalizmin karşısına konması yine bu yanlış uygulamaların neticesidir.
Kapitalist süreç içerisinde ulus devletlerin ortaya çıkması ve çeşitli değişikliklere uğraması, hep bu temel kaygılara bağlı olarak gelişmiştir.
Bu mantık içerisinde devlet, hep kural koyucu; zaman içerisinde uluslar üstü bir kimlik kazanan mutlu azınlığı koruyucu bir tavır içerisindedir.

Bu anlayış içerisinde vatandaş olmak belli hakları elde etmekten ziyade, belli sorumlulukları kabul etmek manasına gelmektedir.
Kapitalist devlet anlayışını daha gerilerden ele almak mümkündür; ama 1648'de yapılan Westfalya Antlaşması ile Batı dünyasında ulus devlet yapılanmasının temeli atılmıştır.
Bu tarihten sonra feodal yapıyı terk etmiş, içişlerinde bağımsız, uluslar arası hukukta tek yetkili, vatandaşları ile olan hukukunu kendi belirleyen ulus devletler dönemi başladı.

Bu dönemin başlaması, esasında büyüyen ticaret hacminin kendisine güvenli ticaret bölgeleri aramasının bir sonucudur. Ulus devletlerin sınırları kapitalist zihniyet için güvenli bölgeler haline geldi.
Bu ticareti elinde bulunduranlar için, ulus devletlerin koruyuculuğu güvenli bir liman vazifesi görmekte idi.
18. yüzyıla kadar devam eden sömürgecilik anlayışı ve ileriki yıllarda ortaya çıkan çağdaş sömürgecilik olan emperyalizm, ulus devletler üzerinden mutlu bir azınlığın dünyayı sömürmesinden başka bir şey değildir.
Zaman içerisinde bu global odakların daha büyük kazanç elde etme hırsı, daha büyük pazar ihtiyacını ve yerel kaynakların ve gelirlerin kontrolünü sağlayacak küreselleşme sürecini başlattı. Bu süreçte artık ulus devletlerin geçmişteki misyonunu DTÖ, IMF, DB… gibi kuruluşlar üstlenmiştir.

Kapitalist düşünce, kendi mantığı içerisinde hiçbir zaman dev let olgusuna karşı olmamış; aksine desteklemiştir. Bugün dahi küreselleşme sürecinde ulus devletler tasfiye ediliyor derken; bizim kastettiğimiz zaman içerisinde ulus devletlerin değişim geçirdiklerini anlatmaktır.
Nitekim devleti küçültelim diyenlerin, devletin, yüksek kâr getiren kurumlarını global tefecilere devretmesini, madenlerini yok pahasına bu odaklara satmasını kastederler.
Ama aynı devlet, vatandaşlarından vergi toplama noktasında olabildiğince güçlü ve zorlayıcı olmalıdır. Aksi taktirde global tefecilerin faiz gelirlerini karşılamak mümkün olmayacaktır. Yani globalleşme sürecinde devlet kabuk değiştirmektedir.
Maliyeti yüksek yatırımlar ilk yıllarda devletlere yaptırılmış, simdi ise bu kârlı yatırımlar, bedava fiyattan global şirketlere devredilmektedir. Vatandaşların gelirlerinin global tefecilere aktarılması için arada köprü vazifesi görecek olan bir kuruma ihtiyaç vardır.
Bu sebeple yüksek meblağlarda bu odaklara borçlandırılan devletler, faiz ödemesi adı altında vatandaşlarından topladığı vergileri global sermaye sahiplerine aktarmaktadır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)











































































