Türkiye gündemi hızla değişse de, değişmeyen acı bir gerçek var: Meslek liselerinde ve çıraklık eğitim merkezlerinde artan ölümlü kazalar. Son haftalarda yaşanan bir olayla yeniden ülke gündemine taşınan bu konu, aslında yıllardır biriken yapısal bir sorunu görünür kıldı. Sorun, münferit bir "kaza" değil; eğitim politikalarında, iş sağlığı–güvenliği sisteminde ve genç işgücüne yaklaşımda derin bir kırılmanın göstergesi.
Son üç yılda yaşanan tablo oldukça çarpıcıdır. 2022–2024 dönemine ilişkin raporlar, Türkiye'de çırak, stajyer ve öğrenci işçiler dahil olmak üzere en az 54 öğrencinin iş kazalarında hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor. Bu kayıpların yüzde altmışından fazlası, doğrudan meslek liseleri ve Mesleki Eğitim Merkezlerinin (MESEM/MESAM) bulunduğu alanlarda meydana gelmiştir. Yalnızca 2023 yılında dokuz meslek lisesi öğrencisi staj sırasında yaşamını yitirmiştir. Bu tablo, Türkiye'nin yapısal bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Uluslararası literatür de bu durumu destekliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre genç işçilerde ölümlü iş kazası riski yetişkinlere kıyasla 3,8 kat daha yüksektir. Bu oran, gençlerin hem deneyimsiz oluşunu hem de tehlikeli işlerde "ucuz ve kolay bulunabilir işgücü" olarak görülme riskini yansıtmaktadır.
Ne yazık ki Türkiye'nin resmi verileri, bu uluslararası bulgularla uyumlu bir şekilde, meslek okullarındaki güvenlik açığının boyutlarını açıkça gösteriyor. Millî Eğitim Bakanlığı'nın 2023 faaliyet raporuna göre mesleki ve teknik eğitimde iş sağlığı–güvenliği eğitimi alan öğrencilerin oranı sadece %34'tür. Bu, meslek lisesi öğrencilerinin üçte ikisinin, ağır makine, kesici-delici aletler, yüksek gerilimli elektrik sistemleri veya kimyasal maddelerle karşı karşıya olduğu hâlde temel güvenlik eğitimi almadan sahaya çıktığı anlamına gelir.
Daha vahimi, MEB verilerine göre meslek liselerinde tam donanımlı iş güvenliği uzmanı bulundurma oranı yalnızca %7'dir. Yani Türkiye'deki meslek liselerinin %93'ünde profesyonel bir iş güvenliği uzmanı bulunmamaktadır. Öğrencilerin kişisel koruyucu donanıma erişimi ise birçok branşta "yok" düzeyindedir.
Bu tablo, "mesleki eğitim" olarak tanımlanan sürecin, fiiliyatta gençlerin ucuz işgücü olarak konumlandırıldığı bir modele dönüştüğünü göstermektedir. Buna katkı sunan önemli bir düzenleme de 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu'dur. 3308 sayılı Kanun gereği mesleki eğitim öğrencileri 'işçi' statüsünde değerlendirilmediğinden, İş Kanunu'nun işçiye sağladığı birçok koruyucu hüküm bu gençlere uygulanmamaktadır. Bu durum, iş kazaları sonrasında sorumluluğun MEB–işletme–veli arasında dağılmasına ve pratikte belirsizleşmesine yol açmaktadır. Denetim yetersizliği de eklendiğinde, bazı işletmeler hem mali hem hukuki yükümlülüklerden fiilen kaçabilmekte; bu da kayıt dışı ve güvensiz çalışma ortamlarını teşvik eden bir yapısal zafiyete dönüşmektedir.
Bu noktada Avrupa ile Türkiye arasındaki çarpıcı farkı hatırlatmak gerekir. AB'de son 10 yılda stajyer ölümleri 11 vaka olarak kaydedilmiştir. Türkiye'de ise sadece 3 yılda onlarca öğrenci hayatını kaybetmiştir. Bu fark, bireysel ihmallerle açıklanamayacak kadar büyüktür ve Türkiye'deki mesleki eğitimin yapısal bir risk ürettiğini göstermektedir.
Asıl soru şudur:
Neden mesleki eğitim, gençlerin meslek edinmesi için değil, sektörlerin ucuz emek ihtiyacını karşılamak için konumlandırılıyor?
Bu sorunun yanıtı, genç işçiyi koruyan değil, işletmeyi avantajlı hâle getiren mevzuat yapısında bulunabilir. Öğrenci işgücü, düşük maliyetli ve kolay ikame edilebilir olduğu için birçok sektörde temel işgücüne dönüşmüş durumdadır. Öğrenciler hem sigorta güvenceleri zayıf hem de iş güvenliği eğitimi eksik olduğu için en kırılgan kesimi oluşturmaktadır.
Gelinen noktada yapılması gerekenler açık ve ertelenemezdir:
Türkiye'nin mesleki eğitimde ihtiyacı olan şey "ucuz emek modeli" değil, güvenli, denetlenebilir ve nitelikli eğitim modelidir.
Çünkü bu çocuklar istatistik değil; bu ülkenin geleceğidir.
Son üç yılda yaşanan tablo oldukça çarpıcıdır. 2022–2024 dönemine ilişkin raporlar, Türkiye'de çırak, stajyer ve öğrenci işçiler dahil olmak üzere en az 54 öğrencinin iş kazalarında hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor. Bu kayıpların yüzde altmışından fazlası, doğrudan meslek liseleri ve Mesleki Eğitim Merkezlerinin (MESEM/MESAM) bulunduğu alanlarda meydana gelmiştir. Yalnızca 2023 yılında dokuz meslek lisesi öğrencisi staj sırasında yaşamını yitirmiştir. Bu tablo, Türkiye'nin yapısal bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Uluslararası literatür de bu durumu destekliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre genç işçilerde ölümlü iş kazası riski yetişkinlere kıyasla 3,8 kat daha yüksektir. Bu oran, gençlerin hem deneyimsiz oluşunu hem de tehlikeli işlerde "ucuz ve kolay bulunabilir işgücü" olarak görülme riskini yansıtmaktadır.
Ne yazık ki Türkiye'nin resmi verileri, bu uluslararası bulgularla uyumlu bir şekilde, meslek okullarındaki güvenlik açığının boyutlarını açıkça gösteriyor. Millî Eğitim Bakanlığı'nın 2023 faaliyet raporuna göre mesleki ve teknik eğitimde iş sağlığı–güvenliği eğitimi alan öğrencilerin oranı sadece %34'tür. Bu, meslek lisesi öğrencilerinin üçte ikisinin, ağır makine, kesici-delici aletler, yüksek gerilimli elektrik sistemleri veya kimyasal maddelerle karşı karşıya olduğu hâlde temel güvenlik eğitimi almadan sahaya çıktığı anlamına gelir.
Daha vahimi, MEB verilerine göre meslek liselerinde tam donanımlı iş güvenliği uzmanı bulundurma oranı yalnızca %7'dir. Yani Türkiye'deki meslek liselerinin %93'ünde profesyonel bir iş güvenliği uzmanı bulunmamaktadır. Öğrencilerin kişisel koruyucu donanıma erişimi ise birçok branşta "yok" düzeyindedir.
Bu tablo, "mesleki eğitim" olarak tanımlanan sürecin, fiiliyatta gençlerin ucuz işgücü olarak konumlandırıldığı bir modele dönüştüğünü göstermektedir. Buna katkı sunan önemli bir düzenleme de 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu'dur. 3308 sayılı Kanun gereği mesleki eğitim öğrencileri 'işçi' statüsünde değerlendirilmediğinden, İş Kanunu'nun işçiye sağladığı birçok koruyucu hüküm bu gençlere uygulanmamaktadır. Bu durum, iş kazaları sonrasında sorumluluğun MEB–işletme–veli arasında dağılmasına ve pratikte belirsizleşmesine yol açmaktadır. Denetim yetersizliği de eklendiğinde, bazı işletmeler hem mali hem hukuki yükümlülüklerden fiilen kaçabilmekte; bu da kayıt dışı ve güvensiz çalışma ortamlarını teşvik eden bir yapısal zafiyete dönüşmektedir.
Bu noktada Avrupa ile Türkiye arasındaki çarpıcı farkı hatırlatmak gerekir. AB'de son 10 yılda stajyer ölümleri 11 vaka olarak kaydedilmiştir. Türkiye'de ise sadece 3 yılda onlarca öğrenci hayatını kaybetmiştir. Bu fark, bireysel ihmallerle açıklanamayacak kadar büyüktür ve Türkiye'deki mesleki eğitimin yapısal bir risk ürettiğini göstermektedir.
Asıl soru şudur:
Neden mesleki eğitim, gençlerin meslek edinmesi için değil, sektörlerin ucuz emek ihtiyacını karşılamak için konumlandırılıyor?
Bu sorunun yanıtı, genç işçiyi koruyan değil, işletmeyi avantajlı hâle getiren mevzuat yapısında bulunabilir. Öğrenci işgücü, düşük maliyetli ve kolay ikame edilebilir olduğu için birçok sektörde temel işgücüne dönüşmüş durumdadır. Öğrenciler hem sigorta güvenceleri zayıf hem de iş güvenliği eğitimi eksik olduğu için en kırılgan kesimi oluşturmaktadır.
Gelinen noktada yapılması gerekenler açık ve ertelenemezdir:
- Meslek liselerinde iş güvenliği uzmanı bulundurma oranı zorunlu olarak %100'e çıkarılmalıdır.
- Öğrencilerin işçi statüsü netleştirilmeli, iş kazası sorumluluğu belirsizlikten çıkarılmalıdır.
- Riskli işlere gönderilecek öğrenciler için yaş sınırı ve yeterlilik kriteri oluşturulmalıdır.
- İş sağlığı–güvenliği eğitimleri zorunlu hale getirilmeli ve uygulamalı olmalıdır.
- Öğrenci emeği sektörlerin geçici ihtiyacını karşılayan değil, nitelikli iş gücüne dönüşen bir eğitim süreci olmalıdır.
Türkiye'nin mesleki eğitimde ihtiyacı olan şey "ucuz emek modeli" değil, güvenli, denetlenebilir ve nitelikli eğitim modelidir.
Çünkü bu çocuklar istatistik değil; bu ülkenin geleceğidir.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Doç. Dr. Ali Bestami Kepekçi / diğer yazıları
- Meslek liselerinde iş güvenliği / 01.12.2025
- Dil birliği neden hayati? / 30.11.2025
- İmralı ziyareti ve yeni siyasi eşik: Kimlik mühendisliği tartışması nereye gidiyor? / 29.11.2025
- Arap-Kürt-Türk üçgeni ve yeni yurttaşlık tartışması: Türkiye nereye gidiyor? / 27.11.2025
- Açılımın kırılgan anatomisi: ASALA’dan 2025 İmralı tartışmasına uzanan 50 yıllık çizgi / 26.11.2025
- PKK yıllarca saldırıları üstlendi; peki şimdi ne oluyor? / 25.11.2025
- İmralı tartışmaları ve Bahçeli’nin çıkışı / 23.11.2025
- Obama’dan Mamdani’ye uzanan çizgi / 21.11.2025
- Amasız fakatsız birlik / 20.11.2025
- Küresel sermaye düzeni / 19.11.2025
- Dil birliği neden hayati? / 30.11.2025
- İmralı ziyareti ve yeni siyasi eşik: Kimlik mühendisliği tartışması nereye gidiyor? / 29.11.2025
- Arap-Kürt-Türk üçgeni ve yeni yurttaşlık tartışması: Türkiye nereye gidiyor? / 27.11.2025
- Açılımın kırılgan anatomisi: ASALA’dan 2025 İmralı tartışmasına uzanan 50 yıllık çizgi / 26.11.2025
- PKK yıllarca saldırıları üstlendi; peki şimdi ne oluyor? / 25.11.2025
- İmralı tartışmaları ve Bahçeli’nin çıkışı / 23.11.2025
- Obama’dan Mamdani’ye uzanan çizgi / 21.11.2025
- Amasız fakatsız birlik / 20.11.2025
- Küresel sermaye düzeni / 19.11.2025




















































































