Diğer yazarlar gibi bizler de yazılarımızı takip eden okuyucularımızdan ara sıra telefonlar, mailler, mesajlar alıyoruz.
Bu geri dönüşler değerli.
Sağ olunuz.
Geçtiğimiz hafta köşe yazımızı okuyan bir okuyucumuz, WhatsApp üzerinden "gerçek bir olay" başlıklı bir yazı gönderdi.
Yazıyı bir solukta okuyunca gönderen dosta kaynağını sordum.
Emin olduktan sonra köşemde yayınlayacağımı ilettim.
Bir kez daha anladım ki haftalık yazılarımız, okuyucularımızla aramızda güvenilir ve güçlü bağlar kuruyor.
İlgimi ve dikkatimi çeken bu yazıyı belki okumuş olabilirsiniz ama oku(ya)mayanlar için önemine binaen paylaşıyorum:
-Hastamızın durumu nasıl diye sordu eşi.
Doktor, omuzlarını kaldırdı, "bu gün tekrar kemoterapi yapacağız" dedi.
Hemşireye döndü "hastayı hazırlayın" diye seslendi.
Kadın hastanın yanına oturdu.
Sağ elini avuçlarına aldı, dudaklarına götürdü, öptü.
Hasta zorlukla gözlerini araladı. Ümitsiz bir bakışla eşine baktı.
Kadın gözyaşlarını saklamak için eşinin uzun uzun elini öptü.
"İyi olacaksın merak etme gerekirse bütün varlığımızı harcarız" dedi.
Sedye geldi hastayı aldılar.
Kadın ümitsizce yatağa oturdu.
Sekiz aydan beri bu hastalık hayatlarını zehir etmişti.
Eşi Çetin Çelik bir maden şirketinin CEO suydu.
Kanadalı bir şirketle Kaz Dağları'nda altın aramak için çok çalışmıştı.
Sonunda başarılı da olmuştu. Bütün engellemelere rağmen.
Halkın tepkisine rağmen kendisinin üstün gayretleri ve de siyasi ilişkileri sonucu aramayı yapmışlar, iki yıl önce de aramayı bitirmişlerdi.
Başarılı bir çalışma olmuş, epey bir para kazanmışlardı ama şu illet hastalık gelip yakalarına yapışmıştı.
Kazançlarının sefasını sürememişlerdi…
Sadece ortaklık yaptıkları firma onları Kanada'ya davet etmiş bir ay tatil yapmışlardı.
Kanada'nın yeşilliğine hayran olmuşlardı.
Sekiz ay önce halsizlik hissetmeye başladı.
Nefes alma zorlukları yaşıyordu.
Parası vardı en iyi hastanelere… En iyi doktorlara gitmesine rağmen şifa bulamamıştı.
Avuç dolusu para harcamış ama nafile… Artık hastaneden bile çıkamaz olmuştu. Kanser dediler, kemoterapi yaptılar yok! yok! Bir türlü şifa bulamıyordu.
İki gün sonra Çetin Çelik'i evine gönderdiler.
Eşi, doktorların Çetin'den ümidi kestiklerini hissetti.
Çaresiz evine döndü. Komşuları geçmiş olsuna geliyorlardı.
Herkes akıllar veriyordu. Birisi Küba'ya gitmelerini önerdi, bir telefon numarası verdi. Bu numarayla görüşmesini önerdi. Telefon Küba'ya ait bir telefondu. Aradılar, telefondaki kişi tahlillerini istedi. Gönderdiler, 14 gün sonra cevap geldi.
Telefondaki kişi sadece Kaz Dağları'nda yetişen beş bitkinin tarif edeceği şekilde ambalajlanarak getirdikleri takdirde kesin tedavi edeceklerini söylüyordu…
Bitkilerin yöre isimleri ile Latince isimlerini yazdırdı.
Birincisi Latincesi (Sideritis trojana ) olan sarıkız çayı,
İkincisi Latincesi (Allium kontriani) olan yabani sarımsak,
Üçüncüsü Latincesi (Abies equi trojani) olan Kaz Dağı Köknarı'nın taze kozalağı,
Dördüncüsü Latincesi (Astragolus membranaceaus) olan Geven Otu ile Latincesi (Sxifraga paniculata) olan Kaz Dağı taşkıran otu.
Bu bitkilerin mutlaka Kaz Dağlarından toplanması gerektiğini söylüyordu.
Yanlışlık olmasın diye resimlerini de göndermişti.
Hemen Kaz Dağlarına adamlar gönderdiler.
Çetin Çelik, Küba'dan gelen haberle çok ümitlenmiş, morali de düzelmişti.
Sabırsızlıkla Kaz Dağlarına gönderdikleri adamlarını bekliyorlardı.
Sekiz gün sonra adamlar geldi.
Çetin Çelik "buldunuz mu?" diye sabırsızlıkla sordu.
Üçünü bulduklarını ama ikisinin maden arama yapılan yerde yetiştiğini maden arama esnasında bu bitkilerin tamamen yok edilmiş olduğunu söylediler.
Artık 'taşkıran otu' ile 'geven otu'nu bulmak imkânsız dediler. Zaten bunlar çok yıllık yani uzun yıllarda yetişen bitkilermiş, dediler. Çetin Çelik adeta yıkıldı.
Altın ararken halkın tepkisi gözlerinin önüne geldi.
Pankartları görür gibi oldu. "Kaz Dağları Hayattır" diye yazıyordu.
"Ölüm istemiyoruz" diyen pankartlar vardı.
Vardı! Vardı! Ama hiç dinlememişlerdi!
İşte kendisinin hayatı bitiyordu ölüm geliyorum diyordu.
Çıkardıkları tonlarca altının hayat karşısında birer tutam 'geven otu' ile 'taşkıran otu' kadar değeri yoktu."
* * *
Kendi bindiği dalı kesmek bu olsa gerek…
Ülkemizin banisi Ulu Önderimiz, Atamız boşa söylemedi: "Vatan toprağı kutsaldır" diye…
Şartlar ne kadar zor olursa olsun atalarımızdan bizlere miras kalan bu toprağın değerini, kıymetini kaybetmeden bilmek ve farkında olmak dileği ile…
- Bir anketin düşündürdükleri / 26.03.2024
- Ramazanın getirdiği bir demet güzellikler / 12.03.2024
- 106. yıl sonra Eskişehir’de… / 27.02.2024
- Emekliler kervanının yeni üyesi / 20.02.2024
- Perşembe akşamı izlenimlerim! / 13.02.2024
- Yerel seçimler üzerine / 07.02.2024
- Bu bizim insanlık namına görevimiz! / 30.01.2024
- Bir nefes sıhhat / 23.01.2024
- Üç cilt çıkan kitaplarımın öyküsü / 16.01.2024
























































































