HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 16 EYLÜL 2021, PERŞEMBE

Bizans Oyunları - 8 Yeni Osmanlıcılık

26.04.2021 00:00:00
'Bizans Oyunları - 8 Yeni Osmanlıcılık' seslendirme dosyası:

İkiz yasaları imzalayan koalisyon hükümetindeki milliyetçi muhafazakâr partinin liderinin mazereti hazırdı; koalisyon, uyum içerisinde yürütülmesi gereken bir yapıydı, aykırı ses çıkarmak olmazdı, tek başına iktidarmış gibi kendi prensiplerine uygun hareket etmeleri beklenemezdi. 19 Mart 2001 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı'nın altındaki imzasının da gerekçesi budur herhalde. Meclis Genel Kurulu'nda ikiz yasalar oylanırken de, "dün attığımız imzanın bugün arkasında durmamız gerekir, dün 'doğru' dediğimize bugün 'yanlıştır' demek olmaz" diye düşündüğünü tahmin etmek zor değil. Sonradan Siyasi konjonktür değiştiğinde tavrı değişiyor. 6 Ekim 2004'te çıkan "AKP'nin Teslimiyet Belgeleri" adlı kitabında İkiz Sözleşmeler'den bahsederken "TBMM Dışişleri Komisyonu'nda 29 Mayıs 2003 tarihinde yapılan görüşmelerde; 'Sözleşme hükümlerinin BM'nin amaç ve ilkeleri bağlamında ulusal birlik ve bütünlüğe aykırı yorumlanamayacağı' şeklinde yasaya ibare eklenmesi önerisinin reddedilerek Tasarı'nın aynen kabulüne karar verilmesi AKP'nin siyaset ve yönetim anlayışının hedef ve amaçlarını göstermesi bakımından önemlidir" diyen kişi de yine Devlet Bahçeli'dir. Bu yasalardan güç alınarak ortaya konduğu anlaşılan "açılım süreci" ve ülkemizin güneydoğusunda yaşanan "hendek olayları" boyunca en ağır eleştirilerde bulunan parti lideri olarak, o zaman yaşananlardan sorumlu tuttuğu AKP ile şimdi "Cumhur İttifakı" oluşturacak kıvama nasıl gelindiğini izah etmek de normal bir akılla mümkün değil hani…

Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız safahatı ile Ecevit-Yılmaz-Bahçeli koalisyonunun kurduğu 57. Hükümet tarafından bu iki sözleşme imzalandıktan sonra, 59. Hükümet (AKP Hükümeti) tarafından 4 Haziran 2003'te TBMM'den geçirilmiş ve 18 Haziran 2003'te resmi gazetede yayınlanmış, 4867 ve 4868 numaralı yasalar olarak yürürlüğe girmiştir. Dünya genelinde, 1966 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildikten on yıl sonra, 1976'da yürürlüğe girmiş olan ikiz yasaların ülkemizde kabul ve yürürlüğe giriş safahatı işte böyle değerli okuyucular. Siyaset yelpazesindeki her kanadın üzerinde hemfikir olduğu, asla yan yana gelemeyecek siyasetçilerin el birliği ile hayata geçirdiği, benim de bir türlü sırlarını anlayamadığım, bizi dünya devi bir ülke yapacak tılsımlı yasaların hikâyesi budur.

Sonrasında yaşananlar bu yasaların ülkemizin siyasi hayatında ne denli etkili olduğunu ortaya koymuştur. Neye göre tanımlandığı belli olmayan "halklar" tabirinin altı hızla doldurulmuş, Türkiye'de 36 etnik grubun var olduğu ve bunların her birinin ikiz yasalarda belirtilen hakları gündem edilmeye başlanmıştır. Her bir halkın kendi kaderini belirleme hakkı çerçevesinde Türkiye'de federatif yapıya geçilmesi dillendirilmiştir. Her halkın, yaşadığı bölgedeki kaynakların kendi kazanımları için kullanılması gerektiği, nasıl işletileceğine ve kazancının nasıl değerlendirileceğine halkların kendilerinin karar vermesi gerektiği konuşulur olmuştur. Ana dilini öğrenme hakkı gündem edilerek abartılı bir şekilde yurt içi ve yurt dışından desteklenerek açılan dil kurslarını ortaya çıkmıştır. (Örneğin Diyarbakır'da 2-3 yıl içinde 72 adet Kürtçe kursu açılmıştı, şimdi bu kursların sayısı bir elin parmakları kadar bile etmiyor.) Halkların resmi işlerde de, mahkemelerdeki yargılanmalarda da, eğitimde de ana dillerini kullanabilmesi gerektiği anlatılmaya başlanmıştır. Talepler bu kadarla da sınırlı değil.

Yeri gelmişken ana dil konusuna değinmek isterim kıymetli okuyucularım. Hiç birimize doğacağımız yeri, zamanı, anne-babamızı, milliyetimizi, ten rengimizi, boyumuzu, saçımızı, gözümüzü belirleme şansı verilmiyor ki. Bunlar tamamen Yaratan'ın takdiri. Değiştirmek için elden hiçbir şey gelemeyeceği gibi, mutlu olmanın yolu da Allah'ın doğuştan bahşettiği bu özelliklerimizle barışık olup, verdikleri için Cenab-ı Allah'a şükretmekten geçiyor. Hal böyle iken, kişinin dünyaya geldiğinde hazır bulduğu ana dilini konuşması da gayet doğaldır ve de hakkıdır. Ancak üniter devlet yapısı altında birlik beraberliğin korunması adına eğitim, hukuk gibi alanlarda ve resmi işlerde ortak bir dilin kullanılması zarureti vardır. Buna devletin resmi dili denir. Türkiye'de resmi dil Türkçedir. Devletin, muhataplarına meramını anlattığı, herkesin anladığı dil, halkların tamamının konuştuğu ve anladığı dil, ortak payda Türkçedir. 

Bakın aklıma ne geldi. Leyla Zana'yı duymuşsunuzdur. Yıllar önce,  bir siyasetçi olarak, meydanda toplanan kalabalığa hitap ediyor. İkiz yasalar ve onun bahşettiği(!) haklar da o günlerde en önde gelen çok sıcak gündem maddeleri ya. Konuşmasını kendi bildiği ana diliyle yapıyor, Kürtçe konuşuyor. Meydandakilerin kısa sürede ilgisinin dağılması, homurdanması, kendi aralarında birini ötekine bir şeyler anlatma çabaları ortamın havasını bozuyor. Hanım efendi coşkulu bir şekilde vücut dilini de kullanarak kendini hırpalarcasına bir şeyler anlatıyor. Zaman zaman hitap ettiği kitleden beklediği alkışlar, sloganlar için duraklıyor, ama dinleyenlerde tık yok. Konuştuğunu anlayan az sayıdaki insanın ara ara çığlıkları da, diğerlerinin boş bakışlarıyla anlamını kaybediyor, mitingin havasını daha da bozuyor. Tam da kalabalık dağılmaya başlarken yanındakilerden biri Leyla Zana'yı alçak sesle ikaz ediyor ama yanlarında mikrofon var ya.  "Senin ne dediğini anlamıyorlar, Türkçe konuş" dediği hoparlörden duyuluyor. Hatırladıkça hala gülerim. Bilmeyenler Kürtçe deyip geçiyor, ama Kürtçe tek bir tane değil. Bazılarına göre ise Kürtçe diye bir dil yok. Kürt olan insanların konuştuğu diller var; Kırmançca (Kırmançî), Soranice (Soranî), Goranice, Kelhurice gibi. Kürt olmayan, bazılarına göre Pers, işin gerçeğinde ise Türk boylarından olan Zazaların konuştuğu dili, Zazaca'yı bile Kürtçe diye tanımlayanlar var. Konuyu uzatıp aslından uzaklaşmamak adına; bu konudaki kaynaklara bir göz atmanız yeterli olacaktır, kendisi de Zaza olan kıymetli akademisyen ve araştırmacı Mahmut Rışvanoğlu'nun eserlerini tavsiye ederim demekle yetiniyorum.

Sonraki yazımızda kaldığımız yerden devam etmek dileğiyle…

 
Hüseyin Kuloğlu / diğer yazıları

Yeni Mesaj arşivinde 'tarihte bugün'

Yeni Mesaj Gazetesi arşivi 2001 yılına kadar eksiksiz içerikle erişime açık olup ayrıca tüm arşivde anahtar kelimelerle arama yapmak da mümkündür.

26.04.2020, 26.04.2019, 26.04.2018, 26.04.2017, 26.04.2016, 26.04.2015, 26.04.2014, 26.04.2013, 26.04.2012, 26.04.2011, 26.04.2010, 26.04.2009, 26.04.2008, 26.04.2007, 26.04.2006, 26.04.2005, 26.04.2004, 26.04.2003, 26.04.2002


logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 425 10 66
Faks: (212) 424 69 77
E-posta: [email protected] [email protected]


WhatsApp haber: (0542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2021

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez.