Kamu harcamaları ve faizli para
Teoride piyasadaki para miktarını arttırıp faiz oranlarını düşürmeyi tavsiye eden Keynes modelinin uygulayıcıları, gerçek hayatta çok farklı bir yaklaşım içerisine girerek faizle alınan borç paralar ile kamu harcamalarını arttırma yoluna gitmişlerdir
Haber Merkezi





Bir ülkenin kamu harcamalarını faizli para ile artırması, tefecilere her ay düzenli olarak faiz ödemesi manasına gelir.
Friedman ise, bankacılık sisteminin tamamı ile devre dışı bırakılması anlamına gelen, bir dönem bankaların topladıkları mevduatların tamamını Merkez Bankasına yatırmaları gerektiğini savunmuş, ancak kısa bir süre sonra bu görüşünden vazgeçmiştir.
Çünkü kapitalist sistem üzerinden ülkeleri haraca bağlayan global tefecilerin ve yerli ayaklarının bunu kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü paranın belli ve sınırlı ellerde tekelleşmesi sağlamak, ekonomileri sömürülmesini sağlayacaktır.

Teori ile uygulamalar arasındaki farkın veya zaman içerisinde bazı görüşlerin değişime uğramasının sebebi, dünyayı haraca bağlayan global tefecilerin çıkarlarına uygun düşmeyen görüşlerin kendilerine hayat şansı bulamamasındandır.
Bugüne kadar bilinen bütün ekonomi modelleri, paranın sadece mübadele ve değer saklama (tasarruf) özelliğinden yola çıkarak tezlerini geliştirmiş ve global tefecilerin çıkarları doğrultusunda modellerini ortaya koymuşlardır.
Milli Ekonomi Modeli'nde, tüketim kabiliyetini artıran, üretimi tetikleyen, paranın piyasalarda serbestçe dolaşımda olmasını sağlayan aktif bir para politikası hayata geçirilmektedir.
Tam istihdamın sağlandığı, yani arz ve talebin kesiştiği nokta, ekonomilerde denge noktasıdır. Öyle ise ekonominin dengede bulunması için piyasada olması gereken para miktarı ne olmalıdır?

Bunun cevabını çok basit, ama bir o kadar da çarpıcı bir örnekle açıklayabiliriz:
Bir çiftçinin tarlasına mısır ekmeye karar verdiğini varsayalım. Elindeki bin lira ile tohumunu almış, tarlasını sürmüş, gübresini atmış olsun. Sene sonunda ise eline beş milyarlık ürün geçtiğini varsayalım. Dikkat edilirse sene sonunda eldeki ürün miktarı beş milyar, üretimin yapılması esnasında piyasaya sürülen para miktarı ise bin liradır.

Paranın; elde edilen mal ve hizmetlerin karşılığı olduğu düşünüldüğünde beş milyar mala karşılık piyasada bulunan bin liranın yetersiz olduğu, dört bin lira değerinde yeni paraya ihtiyaç olduğu açıkça anlaşılacaktır. Aradaki farkı kapatmak için emisyon hacmini dört bin lira daha arttırmak zorundayız.
Bu örnekten yola çıktığımızda, her yıl büyüyen ekonomilerde büyüme oranına bağlı olarak emisyon hacminin arttırılması gerektiği sonucuna varırız.
Mısır örneği dikkatle incelendiğinde piyasada bulunan bin TL ile, bin TL'nin ürettiği 5 bin TL'lik malın satın alınamayacağı görülür.

Bu şartlarda liberal anlayışın hâkim olduğu ekonomilerin iddia ettiği gibi, serbest piyasa koşullarında arz talebe eşit olur veya her arz kendi talebini oluşturur demek; piyasa değeri 5 bin TL olan malın, bin TL'ye satılması veya bin liranın, piyasa değeri 5 bin lira olan malı satın alması manasına gelir ki; bu durum hem üretim, hem de tüketim kabiliyetini bitirir. Ekonomi ilk önce resesyona daha sonra ise deflasyon ve stagflasyona sürüklenmiş olur.
Ekonomide dengelerin bozulması, krizlerin çıkması kapitalizmi kullanan –nimetlerinden istifade eden– global güçlerin istediği şartlardır. Çünkü hem parasını satacağı pazarı, hem de parasını daha yüksek faizle satma imkanı bulmuş olur. Ekonomilerin krizlere sürüklendiği şartlar global güçlerin daha da güçlenerek çıktığı şartlardır.
Yeniden mısır örneğine dönersek, sene sonu elde edilen ürünü satarak açığımızın dört bin lira olduğunu öğrendik fakat söz konusu olan ekonominin tamamı olunca acaba hangi oran ve miktarlarda emisyon hacmini genişletmemiz gerekmektedir.

Piyasadaki toplam para miktarına eşdeğer bir tüketim olduğu an üretim ile tüketim arasındaki fark kadar emisyon hacminin arttırılması gerekir. Dikkat edilirse arttırılacak emisyon miktarı tüketim hızına da bağlıdır.
Örneğimize dönersek, teoride arttırılması gereken miktar dört milyardır. Ancak piyasada emisyonun arttırılması sonucu bulunacak olan beş bin liranın bir an için sadece bir kişinin elinde olduğunu veyahut bir yerlerde bloke edildiğini düşünelim, bu sefer piyasada bulunan para miktarı yeterince talep oluşturmadığı için ekonominin denge konumuna ulaşması yine mümkün olmayacaktır.

Piyasa dengelerini sağlamak için uygulanması gereken aktif para politikası, emisyon miktarının büyüyen ekonomilerde arttırılmasını zorunlu kıldığı gibi emisyon yetkisini elinde tutan devletlere de senyoraj geliri elde etme imkanı sağlamaktadır.
Friedman'ın yaptığı ampirik çalışmalar sonucu karşılaştığı ve sebebini bilemediği gerçeğin yani emisyon hacminin neden ve hangi oranlarda arttırılması gerektiğinin izahı bundan ibarettir.
Milli Ekonomi Modeli'mizdeki para politikasının birinci ayağı eksik kalan dengenin sağlanmasıdır. Diğer kısmı ise kapitalist anlayışların da üzerinde durduğu "neden insanlar para talep ederler" konusudur.

Bu konuyu tüketim bahsinde geniş olarak değerlendirdik. İnsanların gelir seviyesi ile tüketim miktarları arasında bir bağıntı vardır. Ancak bu bağıntı daha önce açıkladığımız üzere belli bir sabitlikte değil aksine gelirin artması ile belli oranlarda azalan bir biçimdedir.
Dolayısı ile piyasada artan para miktarının tüketim düzeyinde ne şekilde değişiklik yapacağı, tamamı ile bunun hangi gelir seviyesindeki bireylerin eline geçtiği ve yatırım harcamaları veya tüketim harcamaları olarak kullandığı ile alakalıdır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)














































































