Kapitalist sistemlerde hukuk
Kapitalist toplumlarda sınıf farklılığının yanında, parayı elinde bulunduran kesimin baskın bir hâkimiyeti olduğu bilinen bir hakikattir
23.09.2026 00:44:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Kapitalist toplumlarda sınıf farklılığının yanında, parayı elinde bulunduran kesimin baskın bir hâkimiyeti olduğu bilinen bir hakikattir.
Toplumda hâkim olan bu güçler, dolayısıyla devlete de egemendirler. Kendi vatandaşlarına değil, mutlu bir azınlığın çıkarlarına göre yapılandırılmış kapitalist devlet modellerinde çıkarılan kanunlar, bireylerden ziyade mutlu azınlığın menfaatlerini korumaya yöneliktir.
Milyarlar düzeyinde insanların açlık sınırının altında yaşadığı bir dünyada herhalde hak ve hukuktan bahsetmek çok zor olacaktır.

İnsanların doğuştan gelen hakları olduğunu daha önce ifade etmiştik; bireylerin bu en temel haklarına dahi sahip olamadıkları veya yaşayamadıkları bir ortamda hukuktan bahsetmek mümkün değildir.
Bireysel sahada, insan hakları açısından gelişmiş kabul edilen ülkelerde dahi gelir dağılımındaki bozukluklar ve Sosyal Güvenlik sistemlerindeki çarpıklıklar, bireylerin haklarını yaşayamadıkları ortamlarda hukukun da olamayacağını bize göstermektedir.
Uluslar arası hukuk açısından ise, durum daha da vahim bir noktadadır.
BM 1945 yılında kurulduktan sonra 10 Aralık 1948 yılında Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi kaleme alınmıştır.

1953 yılında ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi AİHS üretilmiştir. Bu sözleşme, 10 Mart 1954 yılında 6366 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanarak ülkemiz tarafından da kabul edilmiştir. Uluslar arası hukukun sağlanması için çeşitli uluslar arası örgütlerde kurulmuştur; örneğin, Uluslar arası Adalet Divanı, Uluslar arası Ceza Mahkemeleri gibi...
Ancak günümüzde her zamankinden daha fazla uluslararası sahada hukuk çiğnenmekte ve ayaklar altına alınmaktadır. Bunu daha çok örneklendirmek elbette mümkündür.
ABD'nin hiçbir hukuki temele dayanmadan Afganistan ve Irak'ı işgal etmesi, BM'de hemen hemen bütün ülkelerin kınamasına rağmen ABD'nin Güvenlik Konseyi'ndeki veto hakkını kullanmasından dolayı İsrail'in, Filistin ve Lübnan'da yaptıkları örnek gösterilebilir.
Yine 11 Eylül'den sonra ABD, sözde terörizme karşı BM'de ortak savunma mekanizmasını devreye koyarken; yıllardan beri ülkemizin mücadele ettiği terör örgütü PKK için aynı mekanizma işletilmemektedir.

Yeri gelmişken ifade edelim ki, terörizm birkaç sapkın düşünceli insanın toplumlara kendi görüşlerini dayatmak için giriştikleri öldürücü eylemler değildir. Uluslar arası arenada terörün varlığı, onu ayakta tutan uluslar arası finans ve silah desteğini zorunlu kıldığı gibi, terör örgütlerinin arkasında bazı devletlerin varlığına da işaret etmektedir.
Uluslar arası Ceza Mahkemesi'nde Nikaragua'da yaptıklarından dolayı yargılanan Nikaragualı Albay Edgar Chamorro şunları söylemektedir: "Bize sandistleri (Nikaragua'da yönetimi elinde tutan ABD karşıtı hükümet) yenilgiye uğratmanın tek yolunun CIA'in başka yerlerdeki komünist isyancılara karşı kullandığı yöntemleri uygulamak olduğunu söylediler; "öldür kaçır, soy ve işkenceden geçir." Pek çok sivil soğukkanlılıkla öldürüldü.

Diğer pek çoğu da işkenceden geçirildi, sakat bırakıldı, tecavüze uğradı, soyuldu ve başka biçimlerde istismar edildi. Ben harekete katıldığımda Nikaragualıların bir örgütüne katılmış olduğumu sanıyordum. Fakat örgüt ABD'nin bir aracıydı."
Günümüzde uluslar arası sahada hukukun, kağıt üzerinde bu kadar geniş bir şekilde değişik biçimlerde yer almasına rağmen bu kadar göz ardı edilmesinin üç temel sebebi bulunmaktadır. Bunlar; çifte standardın olması, adaletli insan ve ülke yokluğu ve niyet problemi olarak ifade edilebilir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Toplumda hâkim olan bu güçler, dolayısıyla devlete de egemendirler. Kendi vatandaşlarına değil, mutlu bir azınlığın çıkarlarına göre yapılandırılmış kapitalist devlet modellerinde çıkarılan kanunlar, bireylerden ziyade mutlu azınlığın menfaatlerini korumaya yöneliktir.
Milyarlar düzeyinde insanların açlık sınırının altında yaşadığı bir dünyada herhalde hak ve hukuktan bahsetmek çok zor olacaktır.

İnsanların doğuştan gelen hakları olduğunu daha önce ifade etmiştik; bireylerin bu en temel haklarına dahi sahip olamadıkları veya yaşayamadıkları bir ortamda hukuktan bahsetmek mümkün değildir.
Bireysel sahada, insan hakları açısından gelişmiş kabul edilen ülkelerde dahi gelir dağılımındaki bozukluklar ve Sosyal Güvenlik sistemlerindeki çarpıklıklar, bireylerin haklarını yaşayamadıkları ortamlarda hukukun da olamayacağını bize göstermektedir.
Uluslar arası hukuk açısından ise, durum daha da vahim bir noktadadır.
BM 1945 yılında kurulduktan sonra 10 Aralık 1948 yılında Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi kaleme alınmıştır.

1953 yılında ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi AİHS üretilmiştir. Bu sözleşme, 10 Mart 1954 yılında 6366 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanarak ülkemiz tarafından da kabul edilmiştir. Uluslar arası hukukun sağlanması için çeşitli uluslar arası örgütlerde kurulmuştur; örneğin, Uluslar arası Adalet Divanı, Uluslar arası Ceza Mahkemeleri gibi...
Ancak günümüzde her zamankinden daha fazla uluslararası sahada hukuk çiğnenmekte ve ayaklar altına alınmaktadır. Bunu daha çok örneklendirmek elbette mümkündür.
ABD'nin hiçbir hukuki temele dayanmadan Afganistan ve Irak'ı işgal etmesi, BM'de hemen hemen bütün ülkelerin kınamasına rağmen ABD'nin Güvenlik Konseyi'ndeki veto hakkını kullanmasından dolayı İsrail'in, Filistin ve Lübnan'da yaptıkları örnek gösterilebilir.
Yine 11 Eylül'den sonra ABD, sözde terörizme karşı BM'de ortak savunma mekanizmasını devreye koyarken; yıllardan beri ülkemizin mücadele ettiği terör örgütü PKK için aynı mekanizma işletilmemektedir.

Yeri gelmişken ifade edelim ki, terörizm birkaç sapkın düşünceli insanın toplumlara kendi görüşlerini dayatmak için giriştikleri öldürücü eylemler değildir. Uluslar arası arenada terörün varlığı, onu ayakta tutan uluslar arası finans ve silah desteğini zorunlu kıldığı gibi, terör örgütlerinin arkasında bazı devletlerin varlığına da işaret etmektedir.
Uluslar arası Ceza Mahkemesi'nde Nikaragua'da yaptıklarından dolayı yargılanan Nikaragualı Albay Edgar Chamorro şunları söylemektedir: "Bize sandistleri (Nikaragua'da yönetimi elinde tutan ABD karşıtı hükümet) yenilgiye uğratmanın tek yolunun CIA'in başka yerlerdeki komünist isyancılara karşı kullandığı yöntemleri uygulamak olduğunu söylediler; "öldür kaçır, soy ve işkenceden geçir." Pek çok sivil soğukkanlılıkla öldürüldü.

Diğer pek çoğu da işkenceden geçirildi, sakat bırakıldı, tecavüze uğradı, soyuldu ve başka biçimlerde istismar edildi. Ben harekete katıldığımda Nikaragualıların bir örgütüne katılmış olduğumu sanıyordum. Fakat örgüt ABD'nin bir aracıydı."
Günümüzde uluslar arası sahada hukukun, kağıt üzerinde bu kadar geniş bir şekilde değişik biçimlerde yer almasına rağmen bu kadar göz ardı edilmesinin üç temel sebebi bulunmaktadır. Bunlar; çifte standardın olması, adaletli insan ve ülke yokluğu ve niyet problemi olarak ifade edilebilir." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)


















































































































