Mısır'ın başkenti Kahire'de görev yapan BBC Orta Doğu muhabiri Frank Gardner, dört yıldır sürdürdüğü bu görevini sonlandırdı. Görevi esnasında 20'ye yakın bölge ülkesinden haber peşinde koşan, bu ülkelerin liderleriyle tanışan Frank Gardner, Kahire'den ayrılmadan önce aktardığı izlenimlerinde ilginç ipuçları sunuyor:
"Evimden, BBC Kahire bürosuna doğru, paslı tüfekleriyle bekleyen askerlerin önünden geçerek son kez yürürken, Orta Doğu'yla ilgili en çok neyi özleyeceğimi düşünmeye başladım. Belki Mısırlıların nezaketini ve mizah anlayışını, belki de elma kokulu tütünlerle fokurdayan nargilenin tadını. Kimbilir, belki de yıldızlı bir gecede, yumuşak çöl kumunun dokunuşlarını. Ya da bir Umman otelinin lobisindeki tütsü kokusunu.
Diğer yandan, hiç özlemeyeceğim şeyler de geliyor aklıma. Gözlerinize ya da dudaklarınıza yapışıp kalan Mısır sinekleri. Seçimle göreve gelmemiş, yaşlanmış otokratların sürdürdüğü, deli eden bürokrasi. Ülkelerinin geri kalmışlığının suçunu İsrail ve Batı'da gören, fanatiklerin bağnazlığı. İş hayatına atılan genç Arap kuşağın yolsuzluklar nedeniyle yıkılan hayalleri.
Burada görevliyken, bölgeyi sarsan iki büyük olay oldu. Biri Filistin intifadası öbürü de elbette 11 Eylül. Filistin intifadası 2000 yılının Eylül ayında başladığında, gece nöbetimden önce dinlenmek için Kudüs'teki otel odamda uyuyordum. Makinalı tüfek sesleri sandığım seslerle uyandım. Meğer İsrailli gençlerin düzenlediği bir açık hava eğlencesiymiş. Uyandığımla kaldım, gülüp geçmekten başka yapacak birşey yoktu.
Travmatik bir olay
Ama bana söyleyecek söz bırakmayan, içimi acıtan olaylar da yaşadım. Örneğin, Gazze'de sürekli devam eden şiddet nedeniyle yaşadığı travma sonucunda hâlâ yatağını ıslatan 10 yaşındaki Filistinli çocuk. Tüm yaptığı, gün boyu tank, füze ve alevler içindeki evlerinin resmini çizmekti.
Kuveyt'te, bir savaş esirinin kız kardeşiyle yaptığım röportajı da hiç unutmayacağım. Irak işgalinin son günlerinde, ağabeyinin Iraklılar tarafından götürüldüğünü anlattı. Gözyaşlarını bastırmaya çalışırken sanki suçlayarak bakıyordu yüzüme. "Bunun ne demek olduğunu bilemezsin" dedi. "Aradan on yıl geçtikten sonra bile, sağ mı ölü mü olduğunu bilmiyoruz. Her akşam masaya bir tabak da onun için koyuyoruz.... belki gelir diye".
Yine de Orta Doğu her zaman acı ve karamsarlık demek değildi. Kimi zaman beni gülümseten olaylar da yaşadım. Bunlardan birisi, Yemen'in vahşi bölgelerinde röportaj yaptığım bir fidyeciydi. Yanımda bir kaç kişilik de koruma vardı. İyi, onurlu adamlardı.... daha da önemlisi hepsi silahlarla donanmıştı. Çay içip, portakal yerken, hükümetin kendisine asfalt bir yol sözü vermesinin ardından Batılı rehinelerini serbest bıraktığını anlattı. Ancak hükümet sözünü tutmamış. Şimdi tekrar kaçıracak birilerini arıyormuş. Yanımdaki korumalara baktıktan sonra açık kalplilikle, benim, alınacak riske değmeyecek kadar iyi korunduğumu söyledi.
Arap ülkelerinin liderleriyle karşılaşmak gerçekten çok heyecan vericiydi. Televizyonda gördüğünüz liderlerin aslında sizin gibi benim gibi birer insan olduklarını, kişisel özelliklerini onlarla karşılaşınca farkediyorsunuz. Örneğin Filistin lideri Yaser Arafat'ın, mesajlarını dünyaya ulaştırmamı isterken titreyen alt dudağı ve Lockerbie bobbacılarıyla ilgili yeni garip teoriler üreten Libya lideri Kaddafi'nin koyu ve biraz da deli deli bakan gözleri.
Biz gazeteciler, her yıl, Orta Doğu'nun bir dönüm noktasında olduğunu söyleriz. Bundan kastımızda genellikle Arap-İsrail ilişkileridir. Aslına bakarsanız, Orta Doğu en azından bir konuda bu dönüm noktasına ulaştı. İnternet ve uydu antenler sayesinde, devlet yayınlarına bağlı kalmaktan kurtulan Araplar artık dünyadan daha fazla haberdar. Ve dünyadaki barış ve özgürlükleri kendileri için de istiyorlar. Kimi liderler bu isteğe uyarak halklarına bu özgürlükleri verecekler, daha otokratik yönetimden yana olanlarsa demokrasiyi acı bir ilaç olarak görmeye devam edecekler."
"Evimden, BBC Kahire bürosuna doğru, paslı tüfekleriyle bekleyen askerlerin önünden geçerek son kez yürürken, Orta Doğu'yla ilgili en çok neyi özleyeceğimi düşünmeye başladım. Belki Mısırlıların nezaketini ve mizah anlayışını, belki de elma kokulu tütünlerle fokurdayan nargilenin tadını. Kimbilir, belki de yıldızlı bir gecede, yumuşak çöl kumunun dokunuşlarını. Ya da bir Umman otelinin lobisindeki tütsü kokusunu.
Diğer yandan, hiç özlemeyeceğim şeyler de geliyor aklıma. Gözlerinize ya da dudaklarınıza yapışıp kalan Mısır sinekleri. Seçimle göreve gelmemiş, yaşlanmış otokratların sürdürdüğü, deli eden bürokrasi. Ülkelerinin geri kalmışlığının suçunu İsrail ve Batı'da gören, fanatiklerin bağnazlığı. İş hayatına atılan genç Arap kuşağın yolsuzluklar nedeniyle yıkılan hayalleri.
Burada görevliyken, bölgeyi sarsan iki büyük olay oldu. Biri Filistin intifadası öbürü de elbette 11 Eylül. Filistin intifadası 2000 yılının Eylül ayında başladığında, gece nöbetimden önce dinlenmek için Kudüs'teki otel odamda uyuyordum. Makinalı tüfek sesleri sandığım seslerle uyandım. Meğer İsrailli gençlerin düzenlediği bir açık hava eğlencesiymiş. Uyandığımla kaldım, gülüp geçmekten başka yapacak birşey yoktu.
Travmatik bir olay
Ama bana söyleyecek söz bırakmayan, içimi acıtan olaylar da yaşadım. Örneğin, Gazze'de sürekli devam eden şiddet nedeniyle yaşadığı travma sonucunda hâlâ yatağını ıslatan 10 yaşındaki Filistinli çocuk. Tüm yaptığı, gün boyu tank, füze ve alevler içindeki evlerinin resmini çizmekti.
Kuveyt'te, bir savaş esirinin kız kardeşiyle yaptığım röportajı da hiç unutmayacağım. Irak işgalinin son günlerinde, ağabeyinin Iraklılar tarafından götürüldüğünü anlattı. Gözyaşlarını bastırmaya çalışırken sanki suçlayarak bakıyordu yüzüme. "Bunun ne demek olduğunu bilemezsin" dedi. "Aradan on yıl geçtikten sonra bile, sağ mı ölü mü olduğunu bilmiyoruz. Her akşam masaya bir tabak da onun için koyuyoruz.... belki gelir diye".
Yine de Orta Doğu her zaman acı ve karamsarlık demek değildi. Kimi zaman beni gülümseten olaylar da yaşadım. Bunlardan birisi, Yemen'in vahşi bölgelerinde röportaj yaptığım bir fidyeciydi. Yanımda bir kaç kişilik de koruma vardı. İyi, onurlu adamlardı.... daha da önemlisi hepsi silahlarla donanmıştı. Çay içip, portakal yerken, hükümetin kendisine asfalt bir yol sözü vermesinin ardından Batılı rehinelerini serbest bıraktığını anlattı. Ancak hükümet sözünü tutmamış. Şimdi tekrar kaçıracak birilerini arıyormuş. Yanımdaki korumalara baktıktan sonra açık kalplilikle, benim, alınacak riske değmeyecek kadar iyi korunduğumu söyledi.
Arap ülkelerinin liderleriyle karşılaşmak gerçekten çok heyecan vericiydi. Televizyonda gördüğünüz liderlerin aslında sizin gibi benim gibi birer insan olduklarını, kişisel özelliklerini onlarla karşılaşınca farkediyorsunuz. Örneğin Filistin lideri Yaser Arafat'ın, mesajlarını dünyaya ulaştırmamı isterken titreyen alt dudağı ve Lockerbie bobbacılarıyla ilgili yeni garip teoriler üreten Libya lideri Kaddafi'nin koyu ve biraz da deli deli bakan gözleri.
Biz gazeteciler, her yıl, Orta Doğu'nun bir dönüm noktasında olduğunu söyleriz. Bundan kastımızda genellikle Arap-İsrail ilişkileridir. Aslına bakarsanız, Orta Doğu en azından bir konuda bu dönüm noktasına ulaştı. İnternet ve uydu antenler sayesinde, devlet yayınlarına bağlı kalmaktan kurtulan Araplar artık dünyadan daha fazla haberdar. Ve dünyadaki barış ve özgürlükleri kendileri için de istiyorlar. Kimi liderler bu isteğe uyarak halklarına bu özgürlükleri verecekler, daha otokratik yönetimden yana olanlarsa demokrasiyi acı bir ilaç olarak görmeye devam edecekler."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.