ABD’nin politikaları dünyayı silahlanma yarışına itiyor
New START Antlaşması’nın şubat ayında resmi olarak sona ermesi ve yerine yeni bir mekanizma kurulamaması, küresel silahsızlanma mimarisini tamamen çökertti
18.07.2026 00:16:00
Abdülkadir Gündoğdu
Abdülkadir Gündoğdu





New START Antlaşması'nın şubat ayında resmi olarak sona ermesi ve yerine yeni bir mekanizma kurulamaması, küresel silahsızlanma mimarisini tamamen çökertti.
Ancak bu çöküşün perde arkasına bakıldığında, her fırsatta kendisini "küresel istikrarın hamisi" olarak ilan eden Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) samimiyetsiz, tek taraflı ve tehdit odaklı politikalarının payı büyük.
Washington, nükleer denetim mekanizmalarının ortadan kalkmasından ötürü sürekli olarak Moskova ve Pekin'i suçlasa da, aslında uzun yıllardır kendi hegemonyasını korumak adına silahsızlanma anlaşmalarını tek tek sabote eden taraf konumunda.

Anlaşmaları Tek Taraflı Feshetme Geleneği
Bugün yaşanan kriz, ABD'nin uluslararası hukuku ve güvenlik mimarisini kendi çıkarlarına göre esnetme politikasının doğrudan bir sonucudur. Washington yönetimi, silahsızlanmanın temel taşları sayılan tarihi antlaşmaları geçmişten bugüne bizzat devre dışı bıraktı:

ABM Antlaşması (2002): Bush yönetimi, füze savunma sistemlerini pervasızca geliştirebilmek adına Anti-Balistik Füze Antlaşması'ndan tek taraflı çekildi ve küresel stratejik dengenin ilk büyük tuğlasını çekti.
INF Antlaşması (2019): Trump yönetimi, Avrupa'nın ve dünyanın güvenliğini hiçe sayarak Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması'nı feshetti. Bu hamle, bugün Avrupa ve Pasifik hattında nükleer tırmanışın önünü açan en büyük provokasyonlardan biri oldu.
Açık Semalar Antlaşması (2020): Karşılıklı güven artırıcı askeri uçuşları düzenleyen bu antlaşmadan da yine ABD yönetimi çekildi.

"Milyar Dolarlık" Modernizasyon Çelişkisi
ABD, bir yandan Kuzey Kore, İran veya Çin'in askeri programlarını "küresel tehdit" ilan edip ambargolar yağdırırken, diğer yandan kendi nükleer cephaneliğini milyarlarca dolarlık bütçelerle sessiz sedasız modernize etmeye devam ediyor.
Pentagon'un yeni nesil kıtalararası balistik füzeler (Sentinel projesi) ve nükleer kapasiteli denizaltılar için ayırdığı devasa bütçeler, Washington'ın "silahsızlanma" söyleminin sadece diğer ülkeleri dizginlemek için kullanılan diplomatik bir maske olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Kendi nükleer kapasitesini kusursuzlaştıran bir süper gücün, diğer devletlere "silahlarınızı azaltın" çağrısı yapması uluslararası kamuoyunda hiçbir inandırıcılık taşımıyor.
Eleştiri Odağı: Washington'ın hırslı "Yapay Zeka Destekli Otonom Silah" ve "Uzay Komutanlığı" projeleri, nükleer denetimin bile yapılamadığı bir dünyada insanlığı yepyeni ve kuralsız bir savaş cephesine sürüklüyor. ABD, yeni teknolojilerin askeri alanda sınırlandırılmasına yönelik uluslararası bağlayıcı anlaşmaları da bizzat "ulusal güvenlik çıkarlarını engellediği" gerekçesiyle bloke ediyor.

Sorumluluktan kaçan süper güç
ABD'nin Çin'i masaya çekme bahanesiyle ikili anlaşmaları yokuşa sürmesi ve New START'ın feshine seyirci kalması, küresel güvenliği hiçe sayan bencil bir jeopolitik stratejinin ürünüdür.
Dünya siyasetini kuralsızlığa ve güvensizliğe mahkum eden Washington, müttefiklerini nükleer şemsiyesi altında toplama vaadiyle aslında küresel bir silahlanma çılgınlığını tetikliyor. Eğer dünya yeniden Soğuk Savaş'ın karanlık ve nükleer tehdit dolu günlerine dönecekse, tarihin yazacağı baş sorumlu, uluslararası hukuku sadece işine geldiğinde hatırlayan Washington yönetimi olacaktır.
Ancak bu çöküşün perde arkasına bakıldığında, her fırsatta kendisini "küresel istikrarın hamisi" olarak ilan eden Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) samimiyetsiz, tek taraflı ve tehdit odaklı politikalarının payı büyük.
Washington, nükleer denetim mekanizmalarının ortadan kalkmasından ötürü sürekli olarak Moskova ve Pekin'i suçlasa da, aslında uzun yıllardır kendi hegemonyasını korumak adına silahsızlanma anlaşmalarını tek tek sabote eden taraf konumunda.

Anlaşmaları Tek Taraflı Feshetme Geleneği
Bugün yaşanan kriz, ABD'nin uluslararası hukuku ve güvenlik mimarisini kendi çıkarlarına göre esnetme politikasının doğrudan bir sonucudur. Washington yönetimi, silahsızlanmanın temel taşları sayılan tarihi antlaşmaları geçmişten bugüne bizzat devre dışı bıraktı:

ABM Antlaşması (2002): Bush yönetimi, füze savunma sistemlerini pervasızca geliştirebilmek adına Anti-Balistik Füze Antlaşması'ndan tek taraflı çekildi ve küresel stratejik dengenin ilk büyük tuğlasını çekti.
INF Antlaşması (2019): Trump yönetimi, Avrupa'nın ve dünyanın güvenliğini hiçe sayarak Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması'nı feshetti. Bu hamle, bugün Avrupa ve Pasifik hattında nükleer tırmanışın önünü açan en büyük provokasyonlardan biri oldu.
Açık Semalar Antlaşması (2020): Karşılıklı güven artırıcı askeri uçuşları düzenleyen bu antlaşmadan da yine ABD yönetimi çekildi.

"Milyar Dolarlık" Modernizasyon Çelişkisi
ABD, bir yandan Kuzey Kore, İran veya Çin'in askeri programlarını "küresel tehdit" ilan edip ambargolar yağdırırken, diğer yandan kendi nükleer cephaneliğini milyarlarca dolarlık bütçelerle sessiz sedasız modernize etmeye devam ediyor.
Pentagon'un yeni nesil kıtalararası balistik füzeler (Sentinel projesi) ve nükleer kapasiteli denizaltılar için ayırdığı devasa bütçeler, Washington'ın "silahsızlanma" söyleminin sadece diğer ülkeleri dizginlemek için kullanılan diplomatik bir maske olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Kendi nükleer kapasitesini kusursuzlaştıran bir süper gücün, diğer devletlere "silahlarınızı azaltın" çağrısı yapması uluslararası kamuoyunda hiçbir inandırıcılık taşımıyor.
Eleştiri Odağı: Washington'ın hırslı "Yapay Zeka Destekli Otonom Silah" ve "Uzay Komutanlığı" projeleri, nükleer denetimin bile yapılamadığı bir dünyada insanlığı yepyeni ve kuralsız bir savaş cephesine sürüklüyor. ABD, yeni teknolojilerin askeri alanda sınırlandırılmasına yönelik uluslararası bağlayıcı anlaşmaları da bizzat "ulusal güvenlik çıkarlarını engellediği" gerekçesiyle bloke ediyor.

Sorumluluktan kaçan süper güç
ABD'nin Çin'i masaya çekme bahanesiyle ikili anlaşmaları yokuşa sürmesi ve New START'ın feshine seyirci kalması, küresel güvenliği hiçe sayan bencil bir jeopolitik stratejinin ürünüdür.
Dünya siyasetini kuralsızlığa ve güvensizliğe mahkum eden Washington, müttefiklerini nükleer şemsiyesi altında toplama vaadiyle aslında küresel bir silahlanma çılgınlığını tetikliyor. Eğer dünya yeniden Soğuk Savaş'ın karanlık ve nükleer tehdit dolu günlerine dönecekse, tarihin yazacağı baş sorumlu, uluslararası hukuku sadece işine geldiğinde hatırlayan Washington yönetimi olacaktır.













































































