Dünya yeniden büyük bir yangının içerisinde. Gazze'de kan durmuyor. Yemen yeniden çatışmaların odağında. İran merkezli gerilim bütün bölgeyi etkiliyor. Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Lübnan'dan Kızıldeniz'e kadar geniş bir coğrafyada huzurdan söz etmek mümkün değil. Peki, Birleşmiş Milletler nerede? Bu soruyu sormak zorundayız. Çünkü Birleşmiş Milletler'in kuruluş gayesi neydi? İkinci Dünya Savaşı'nın ardından 1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletler'in en temel vazifelerinden biri uluslararası barış ve güvenliği korumaktı. Aradan 80 yılı aşkın zaman geçti. Bugün geldiğimiz noktada ise savaşları önlemek için kurulan teşkilatın gözleri önünde dünya yeniden savaşlarla kuşatılmış durumda. Demek ki ortada ciddi bir problem var.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda bugün 193 devlet temsil ediliyor. Her devletin bir oyu var. Fakat mesele uluslararası barış ve güvenlik olduğunda karşımıza bambaşka bir yapı çıkıyor: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi. ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa... Beş daimi üye ve veto yetkisi. İşte üzerinde durulması gereken nokta burasıdır. Dünyanın kaderi birkaç devletin siyasi, askerî ve ekonomik hesaplarına bırakılamaz. Bir tarafta 193 devletin temsil edildiği Genel Kurul, diğer tarafta beş ülkeye tanınmış veto hakkı... Böyle bir yapı gerçekten dünya milletlerinin ortak iradesini ne ölçüde temsil edebilir? Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti nasıl dünya barışını sağlayamadıysa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler de bugün aynı sorgulamayla karşı karşıyadır. Kâğıt üzerinde amaç dünya barışını korumaktır. Ancak uygulamaya baktığımızda ortaya başka bir tablo çıkıyor. Özellikle veto sistemi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan güç dengesini ve beş daimi üyeye tanınan ayrıcalıklı konumu bugüne kadar taşımıştır. Böyle olunca uluslararası hukuk ile büyük güçlerin menfaatleri karşı karşıya geldiğinde, sistemin adalet üretme kabiliyeti tartışmalı hâle gelmektedir.
Meseleyi teorik olarak tartışmıyoruz. Gazze ortada. Filistin halkının yaşadıkları ortada. Yemen ortada. Ortadoğu'nun içine sürüklendiği tablo ortada. Öyleyse soralım: Uluslararası hukuk güçlü devletlere başka, zayıf devletlere başka mı uygulanacak? Bir yerde çocuklar ölürken yalnızca açıklama yapmak, kınamak ve toplantı düzenlemek yeterli midir? İnsanlığın ihtiyacı yeni bildiriler değil, hukukun herkese eşit uygulanmasıdır. Ancak mesele yalnızca uluslararası sistemin işlemezliği de değildir. Ortadoğu'nun kendi içinde nasıl parçalandığına da bakmak gerekir. Ortadoğu'daki gelişmeleri sadece bugünün hadiseleri üzerinden değerlendirmek büyük hata olur. Yıllardır bu coğrafyada mezhep farklılıklarının siyasi ve askerî fay hatlarına dönüştürüldüğünü görüyoruz. Sünni dünya bir tarafa, Şii dünya başka bir tarafa çekiliyor. Türkiye ile İran'ın karşı karşıya getirilmesi de bu bakımdan son derece tehlikelidir. Prof. Dr. Haydar Baş yıllar önce bu tehlikeye dikkat çekmiş, Türkiye ile İran'ın karşı karşıya getirilmesinin Sünni ve Şii dünyasını birbirine düşüreceği ve bundan bölge dışındaki güçlerin kazançlı çıkacağı uyarısında bulunmuştu.
Bugün Ortadoğu haritasına baktığımızda bu uyarının önemini daha iyi görüyoruz. İran'ı sevmek veya sevmemek meselesinden bahsetmiyorum. Yemen'i, Suudi Arabistan'ı veya başka bir ülkeyi savunmak meselesinden de bahsetmiyorum. Meselemiz Türkiye'dir. Meselemiz bölgemizin huzurudur. Meselemiz, Müslüman coğrafyasının mezhep ekseninde yeni çatışmalara sürüklenmemesidir. Çünkü komşularınız birbirleriyle savaştığında bundan siz de zarar görürsünüz. Peki Türkiye ne yapmalı? Aslında bu sorunun cevabını tarihimizde bulabiliriz. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'nin güvenliğini yalnızca büyük devletlerle kurulacak ilişkilere bağlamadı. Ne Batı'dan koptu ne de Türkiye'nin güvenliğini Batı'ya teslim etti. Batı'da Balkan Antantı'nı, Doğu'da Sadabat Paktı'nı kurdu. Komşularıyla ortak güvenlik alanları oluştururken Türkiye'nin bağımsız karar verme iradesinden taviz vermedi.
Bugün de ihtiyacımız olan budur. Türkiye; siyasi, askerî, kültürel ve ekonomik bakımdan kendi ayakları üzerinde durmalıdır. Elbette Birleşmiş Milletler'de olacağız. Uluslararası kuruluşlarda bulunacağız. Diplomasi yapacağız. Ancak güvenliğimizi başkalarının vereceği kararlara emanet etmeyeceğiz. Çünkü bağımsızlık yalnızca bayrağınızın göndere çekilmesi değildir. Ekonominizde bağımsız olacaksınız. Savunmanızda bağımsız olacaksınız. Dış politikanızda bağımsız olacaksınız. Kararlarınızı kendi millî menfaatlerinize göre vereceksiniz. Dünya yanarken Birleşmiş Milletler'in seyretmesi bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Bağımsızlığını başka devletlerin vetosuna emanet eden milletler, kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmakta zorlanır.
Türkiye'nin yolu bellidir: Kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir devlet; komşularıyla barış ve iş birliği, bölgede kardeşlik ve dünyada tam bağımsızlık.
Prof. Dr. Ahmet H. Kepekçi / diğer yazıları
- Dünya yanıyor, Birleşmiş Milletler seyrediyor / 28.09.2026
- Hürmüz’deki savaş Anadolu’daki tarlaya nasıl ulaşıyor? / 22.09.2026
- Hürmüz’den Babülmendep’e: Bölgeyi mezhep savaşına kim sürüklüyor? / 21.09.2026
- Siyaset kendi bindiği dalı kesiyor / 13.09.2026
- Dünya dolardan uzaklaşırken Türkiye nereye bakıyor? / 08.09.2026
- Enflasyona alışıyor muyuz? / 07.09.2026
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026
- Hürmüz’deki savaş Anadolu’daki tarlaya nasıl ulaşıyor? / 22.09.2026
- Hürmüz’den Babülmendep’e: Bölgeyi mezhep savaşına kim sürüklüyor? / 21.09.2026
- Siyaset kendi bindiği dalı kesiyor / 13.09.2026
- Dünya dolardan uzaklaşırken Türkiye nereye bakıyor? / 08.09.2026
- Enflasyona alışıyor muyuz? / 07.09.2026
- Millet siyasete neden küstü? / 06.09.2026
- Hukuk herkes içinse hukuktur / 05.09.2026
- Servet transferi sadece para kaçırmak mıdır? / 04.09.2026
- Türk kimliği: Etnik köken mi, ortak vatandaşlık mı? / 31.08.2026























































