logo
26 NİSAN 2026

Genç Üniversite

05.08.2001 00:00:00
Arz-ı Mev'ud ve İsrail

İsrail adlı devlet dünya sahnesine 14 Mayıs 1948'de çıktı. Bu devleti ilk tanıyan ülkelerin ABD ve SSCB olması gerçekten dikkat çekiciydi. Bir başka dikkat çekici husus ise, İsrail'in doğuşuna çanak tutan ülkenin İngiltere oluşuydu. Öyle ki İngiltere o dönemde dünyaya bir bakıma nizama verdiği kabul edilen ülkelerden biri belki de birincisiydi. 14 Mayıs 1948 tarihi ise, 16 mayıs 1916'da Sykes-Pickot Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'na ait toprakların İngiltere, Fransa ve Rusya arasında bölüştürülmesi neticesinde ortaya çıkan manda yönetimine İngiltere'nin son verip çekildiği tarihti.

İngİlİz kurşunlarI gölgesİnde

2 Kasım 1917'de İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Arthur James Balfour büyük bir bankacılık ailesi olan Yahudi Rothschild'e bir mektup yazıyor ve şunları söylüyordu: "Majestelerinin hükümeti Filistin'de Yahudi halkı için milli bir yuva kurulmasını müspet karşılamakta ve bu amacın gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elindeki tüm imkanları kullanmaya hazır bulunmaktadır."

Gerçekten de mektuptaki taahhüdüne sadık kaldı İngiltere. Ve mandası altında bulunan Yafa, Hayfa, Tel Aviv gibi sahil şehirlerinin de içinde bulunduğu tüm Güney Filistin 'de Yahudiler gayrimen kul üstüne gayrimenkul satın alırken, diğer taraftan Yahudilere ait şirketlere çeşitli imtiyazlar ile donatıldı. Bu husus hem mülkiyet hem de demografik yapının yerli halkın aleyhine bozulması sonucunu doğurdu. Öyle ki 1920'lerde Yahudilerin elinde bulunan Filistin toprağı % 2.5 iken, 1945'te bu oran % 5.7'e çıktı. 1922'deki sayımda 673.388 kişi ile nüfusunun yüzde 89'unu Araplar; 83.974 kişi ile de % 11'ini Yahudiler teşkil ediyordu. 1948'e gelindiğinde ise, Filistin'e 323.951 Yahudinin daha gelip yerleştiği görülüyordu. Bu gelişmeye engel olmak isteyen Filistinli Araplar ise karşılarında İngiliz askerlerinin silahlarından çıkan kurşunları buluyordu. Bu kurşunların hayatına son verdiği Filistinli sayısı 50 bin kişi civarındaydı.

Fİlİstİn halkIna sorma gereğİ bİle duymayan BM İsrail'e giden yolda Yahudilere her türlü desteği veren sadece İngiltere değildi elbette. Yine onların insanlığın başında bela ettikleri dünya savaşlarından ikicisinin hemen akabinde kurulan BM de daha ilk yıllarında takındığı tavır ile adeta nasıl bir misyon sahibi olarak dünya sahnesinde yer aldığının işaretlerini veriyordu. Filistin probleminin halli için BM nezdinde kurulan bir özel komitenin hazırladığı plan, 29 kasım 1947'de BM Genel Kurulu'nda 13'e karşı 33 oyla red oyu verdiği bu plan, Filistin'in Araplar ile Yahudiler arasına taksimi öngörüyordu. Bu plana göre oluşturulan bir Yahudi devletine 405 bin Arap ve 558 bin Yahudi'nin yaşadığı 14.100 km2'lik bir toprak; Filistin devletine de 804 bin Arap ve 10 bin Yahudi'nin yaşadığı 11.500 km2'lik bir toprak verilmesi uygun görülüyordu. Böyle bir uygulamaya belki de dünya tarihinde ilk kez rastlanıyordu. Çünkü BM bu kararı alırken, karara konu olan toprakların asıl sahipleri olarak binlerce yıldır üzerinde yaşayanlara isteklerinin ne olduğunu sorma gereği bile duymuyordu.

İngiltere ve akabinde BM'nin Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurulması ve İsrail adıyla ortaya çıkan bu devletin hayatını sürdürmesi için verdiği destek bir yana, en bariz şekliyle ABD de bu kulvar da kısa zamanda yerini alıyordu. ABD'nin, kuruluşundan günümüze kadar, İsrail'e olan katkısını bilmeyen, duymayan olmasa gerektir.

"Ben sağ olduğum müddetçe..."

Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurulması fikri, sistematize edilmiş haliyle ilk defa, 1897'de, Basel'de toplanan 1.Siyonistler Kongresi'nde gündeme gelmiştir. Bu kongrede alınan kararlardan Biri "Filistin'de Yahudi çiftçi, zanaatkar ve müteşebbislerin iskan edilmenin teşviki" idi. İşte bu kongreden sonra Filistin'e Yahudi göçü başlarken, diğer taraftan gelecekteki İsrail için hem dünya ülkelerinin desteğini kazanma girişimleri yapılıyor, hem de Filistin'in hakimi Osmanlı İmparatorluğu yetkililerini ikna etme faaliyetleri başlatılıyordu.

İlk girişimi için Emmanuel Karasu adlı bir Yahudi görevlendirildi. Karasu'nun görevi Yahudilere Filistin'de ayrıcalık tanınması için, Sultan Abdülhamit Han'la pazarlık yapmaktı.Çünkü masonların yardımlarıyla Devlet-i Ali Osmani bünyesinde, pazarlık konusu olabilecek bazı sıkıntılar oluşturmuşlardı. Karasu tarafından yapılan, "Filistin'de Yahudilere bazı ayrıcalıklar tanımanın karşılığında şahsi hazinenize vereceğimiz 5 milyon altın lirayı ve faizsiz olarak 10 yol sonra ödemek üzere devlet hazinesine vereceğimiz 100 milyon altın lirayı kabul etmenizi sağlamakla görevlendirildim" şeklindeki teklife Sultan Abdülhamit Han'ın tepkisi, "Defol ey sefil" diyerek huzurdan kovmak oluyordu.

Karasu olayı Yahudileri yıldırmadı. Bu kez Siyonizmin babası Theodor Hertzl 2. Abdülhamid Han'ın huzuruna çıktı: "Efendimiz Yahudilere Filistin'de ikamet etme hakkı verse... Efendimiz Filistin'deki hazine arazilerini, kendilerinin belirleyeceği fiyattan bizlere satmaya razı olsa..." teklifi karşısında aldığı cevap ise şu oldu: "Vatan toprakları satılmaz. Kan akıtılarak kazanılan vatan toprakları ancak kan akıtılarak verilir. Eğer bir gün imparatorluğum parçalanırsa, o gün Filistin'i hiçbir bedel ödemeden dahi alabilmeniz mümkündür. Ancak ben sağ olduğum müddetçe etlerim lime lime edilmesi Filistin'i imparatorluğundan kopmuş görmekten daha hafiftir."

Kaza ve kader çizgisinden hassas işaretler görebildiğinin alameti vardı bu sözlerde. Neticede onun kabul etmediği rüşveti kabul edebilecek tiynette insanlar bulundu ve gerçekleştirilen bir komplo ile Sultan Abdülhamit Han, İttihat ve Terakki Cemiyeti vasıtasıyla tahttan indirildi. Böylece İsrail'e giden yoldaki en büyük engel ortadan kaldırılmış oluyordu... Kaderin cilvesine bakın ki onun hakkında azil kararı veren milletvekilleri arasında, "defol git ey sefil" diyerek kovulduktan sonra soluğu İtalya'da alarak, "Teklifimizi reddettin. Bu, şahsına ve devletine çok pahalıya mal olacak" telgrafını gönderen Karasu da vardı.

BM'in 29 Kasım 1947'ed aldığı taksim kararıyla Filistin'in takriben yüzde 56'sına tekabül eden topraklara oturmak Yahudiler için yeterli olmadı. Haganah, Stern, Ingun, Tz'vai, L'umi, Palmah gibi terör çeteleri oluşturarak yerli halka karşı ilan edilmiş bir savaş başlattılar. Üç ay gibi kısa bir zaman zarfında tamamen sivil hedeflere yönelik olmak üzere iki bine yakın saldırı düzenlendi. Çoluk çocuk demeden Müslüman Arapları katlettiler. Katledilenlerin resimleri çekildi, çoğaltıldı ve altlarına "terk etmezseniz, sonunuz bunlardan farklı olmayacak" şeklinde yazılar yazılarak Arapların yerleşik olduğu yerlere gönderildi. Amaç, onları dehşet içinde bırakarak topraklarını terk etmelerini sağlamaktı. Bu terörist saldırının bir örneği Deir Yassin Arap köyüne, Stern ve Ingun çetelerinin birlikte yaptıklarıydı. 9 Nisan 1948'de gerçekleştirilen ve genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, kadın-erkek ayırdedilmeden yüzlerce kişinin katledildiği bu vahşetin sergileyicileri arasında, 1978'de Camp-David'de barış havariliğine soyunan, kuzu postundaki kurt, İsrail Başbakanı Menahem Begin de yer alıyordu. O Begin ki, "Bu kıyım çok haklı çıktı. Deir Yassin zaferi olmadan İsrail de olmazdı" diyebilecek kadar nazileşmeyi bile göze alıyordu.

İşgal projesİ olmayan (!) İsraİl

Böyle bir zihniyetin ürünü olarak sahnede yerini alan İsrail'e düşen şey elbette rolünün hakkını vermek olacaktı. Zaten beklendiği üzere o da öyle yaptı. Ne pahasına olursa olsun sürekli genişleme yolunda adım attı. Saldırı ve savaşı bir dış politika unsuru olarak kabul ettiğini ortaya koydu. Bu politikanın gerekleri 1949, 1956, 1967, 1973 yıllarında kendini gösterdi. Mesela 1956'da, 29 Ekim gecesinde İsrail ordusu savaş dahi ilan etmeden Mısır'a saldırdı. İşin içinde Süveyş olduğu için fırsattan istifade ederek İngiltere ve Fransa da bu savaşa katıldı. Bunu 1967'inin 5 Haziran'ında yine savaş ilan etmeden İsrail hava filolarının Mısır hava gücünü yerde imha etmesi izledi. Aynı anda Suriye ve Ürdün'e saldırdı İsrail. 6 gün saavşları olarak kafalara kazınan bu savaşta İsrail, içinde Sina Yarımadası, Golan Tepeleri, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin bulunduğu 60 bin km2'lik alanı işaret etti. Halbuki bundan önce, 8 Kasım 1966'da, BM'deki İsrail Temsilcisi Michel Comay'ın ağzından şu kelimeler dökülüyordu: "İsrail komşularının hiç birinin toprağına göz dikmiş değildir." Moşe Dayan ise saldırının başladığı 5 Haziran günü İsrail radyosunda alemi sersem yerine koyacak tarzda "İşgal projemiz yoktur" diyordu. 5 Haziran 1967 saldırısı için İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı General Hod ise, "On altı yıllık hazırlık 80 dakikada sonuca ulaştı. Biz bu planla yaşıyoruz. Gıdamızı bu plandan alıyoruz. Onu devamlı geliştiriyoruz" diyordu.

İsrail'in saldırıları bunlarla da bitmedi. 1978'de Güney Lübnan'a girdi. Temmuz 1980'de Doğu Kudüs'ü ihlal ederek, Kudüs'ü İsrail'in bölünmez başkenti ilan etti. Ardından Haziran 1982'de Lübnan'ın yeniden hem de Batı Beyrut dahil işgali gündeme geldi. Filistinli geçler Beyrut'u terk etmek durumu ile karşı karşıya kaldılar. Bu sonuç başka bir sonucu daha doğurdu ve İsraillilerin desteğinde Hıristiyan Falanjistleri, Şabra ve Şatilla adlı Filistin mülteci kamplarında çoluk çocuk demeden yüzlerce kişiyi katlettiler. Adeta boğazladılar. Tam iki gün sürdü bu boğazlama hadisesi... Bu olayı Menahem Begin şöyle ifade ediyordu: "Yahudi olmayanlar Yahudi olmayanları öldürdü..."

1987 Aralık'ına gelindiğinde işgal altındaki Filistin topraklarında İsrail'i şaşkına çeviren bir hareket başlatıldı.. 15 Kasım 1988'de, BM'nin 181 sayılı kararları ile Filistinlilere bırakılan ve fakat İsrail işgali altında bulunan topraklarda Bağımsız Filistin Devleti kurulduğu açıklandı. Türkiye başta olmak üzere 100'e yakın ülke bu devleti tanıdı. İsrail ve ABD ise sert şekilde karşı çıktılar.

1990'ın 2 Ağustos'unda Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i istila ve ilhakı ile gündeme gelen Körfez Krizi ve Savaşı'nın ardından Ortadoğu'da enteresan gelişmelerin zuhur etmeye başladığı görüldü. Dünya dengelerini alt-üst eden SSCB'nin çözülmesinin de akabine rastlayan bu gelişme, İsrail'in adeta bir barış havarisi kesilmesiydi. Madrid'te başlayan Ortadoğu Barış Görüşmeleri, İsrail-FKÖ Barış Anlaşması ile Gazze ve Eriha'da bir özerk yönetimini gündeme getirdi. Bunu İsrail-Ürdün Barış Anlaşması izledi. Bu barış taarruzuna maruz kalan ülkelerden sonuncusu ise Suriye.

Neden Arjantİn ya da Uganda değİl de Fİlİstİn?

İsrail'in dünya sahnesinde yer aldıktan günümüze değin bir dış politika parametresi olarak kullandığı savaş gerçeğine dönüldüğünde görülecek olanlar, gerçekten ibret ve dehşet verici boyut arz etmektedir. Neden "İsrail" adlı Yahudi devleti Arjantin ya da Uganda'da değil de Filistin toprakları üzerinde kurulmuştur? Ve bu İsrail neden hep savaş kelimesi ile yan yana anılan bir ülke olmuştur? Bu soruların cevabı verildiğinde bir bakıma barışın İsrail ve Savaş kelimeleri arasında ne anlam ifade ettiğinin işaretleri de kendini gösterecektir.

12 Ekim 1965 günü, İsrail Parlamentosu Knesset'te, Menahem Begin şunları söylüyordu: "Yürekten inanıyorum ki, hiç tereddüt etmeden Arap devletlerine karşı derhal caydırıcı bir savaş açmak gerekir. Arap gücünün yıkılışı ve toprağımızın genişlemesi şeklindeki hedeflerimize ancak böyle varabiliriz."

Haham Elizerk Waldman, Nekudah Gazetesinde, Menahem Begin ve Ariel Şharon'un yürüttükleri politikalara destek makalesinde, Kitab-ı Mukaddes'e sadık kalan İsrail'in Lübnan'ı işgal ederek Ortadoğu'da yeni bir düzen sağlayacağını ispat ettiğini... Bu hareketin dünya barışının ilk adımı olduğunu... Savaşın kendi kendine bir değer olduğunu... söylüyor ve sözlerini şöyle tamamlıyordu: "Sadece Ortadoğu'nun değil tüm dünyanın nizamından sorumluyuz."

ARZ-I MEV'UD;

NİL'DEN FIRAT'A KADAR

"Eğer Kitab-ı Mukaddes'e sahip çıkıyorsak, eğer kendimizi Kitab-ı Mukaddes'te yazılı olan halktan sayıyorsak, Kitab'ın yazdığı topraklara da sahip olmamız gerekir. ." şeklindeki sözler Moşe Dayan'a aittir.

"Bu ülke, Tanrı tarafından yapılmış olan bir va'din yerine gelişidir. Onun yasallığını tartışmak gülünç olur" sözleri ise Golde Meir'e...

Şu sözlerin sahibi ise Ben Gurion: "Devletin sınırlarını tespit etmek zorunda değiliz. Statükoyu korumak bahis konusu değildir. Biz genişlemeye yönelik dinamik bir devlet yaratmak zorundayız."

Bunlar, İsrail adlı devletin kurucuları arasında yer almanın yanı sıra en üst yönetim makamında bulunanların sözleridir. İşte bu ve sıralanabilecek daha söz ve belgeye bakıldığında İsrail'in, hasbelkader bir toprak üzerinde bulunan insanlar tarafından kurulmuş bir devlet değil, bir inancın gereği olarak o inancın bağlıları tarafından müthiş bir plan ve organizasyon ile belli bir gaye için kurulmuş bir devlet olduğu görülecektir. Kitab-ı Mukaddes'te bu husus çok net olarak şöyle ortaya konulmaktadır: "Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak; sınırınız Çölden ve Lübnan'dan, Irmaktan, Fırat Irmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Yehova size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."(Tesniye, Bab: 11, ayet: 24-25, sfB: 189) "Mısır'ın Irmağından Büyük Irmağa, Fırat Irmağına kadar, bu diyarı... senin zürriyetine verdim." (Tekvin, Bab; 15, ayet: 18, sf:12)

HEDEF TÜRKİYE

İşte yukarıda ayrıntılı olarak ifadesini bulduğu şekliyle Kitab-ı Mukaddes'e dayanan, içinde sadece Yahudilerin yaşayacağı bir arz-ı mevud inancı üzerine bina edilmiş bir "Büyük İsrail "tehlikesi ile karşı karşıyadır Türkiye. Nitekim, Yahudilerin, kendilerine Yahova'nın vaat ettiğini söyledikleri"arz-ı mev'ud", yani vaat edilmiş topraklar tabiri ile anılan bölgenin içerisine Güneydoğu Anadolu Bölgesi de girmektedir.Bunu Yahudiler ta temelden beri itikad unsuru olarak gönüllerine yerleştirmişlerdir.Eğer dünyada bir Yahudi milleti ve devleti varsa onun Güneydoğu üzerinde bu vaatten dolayı birhesabı var demektir.

"Burada oturan halkların şehirlerini Tanrı sana miras olarak verdi. Buralarda hiç bir canlı bırakmayacaksın." (Tesniye, Bab; 20, ayet: 16-17), " Her şeylerini ellerinden al. Geriye bir şey bırakma. Her yere ölüm saç. Erkekleri ve kadınları, çocuklar ve süt çocuklarını, öküzleri ve koyunları, develeri...öldür." (1. Samuel, Bab: 15, Ayet:3)

GÜNEYDO?U'DA YAHUDİ HESAPLARI

Güneydoğu Anadolu bölgesi, Fırat ve Dicle'nin arasında bulunan tarihte "Yukarı Mezepotamya olarak bilinen verimli toprakların olduğu bölgedir. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarının verimliği münasebetiyle bilim adamlarınca "verimli hilal" olarak adlandırılan bu bölgemiz; devletlerin, medeniyetlerin, maddi ve manevi zenginliklerin kaynağı olarak da tarihin her döneminde karşımıza çıkmıştır. Asurlar, Babiller, Sümerler gibi devletler burada hayat sürmüşlerdir. Bölgemiz; Hz. İbrahim'in doğduğu, Hz. Musa'nın çobanlık yaptığı, Hz. Eyüb (as)'ın hastalıkla çile çektiği mukaddes belde olup, Hz. Yahya'yı, Hz. Zülkif (as)'ı üzerinde yaşatma şerefine nail olmuş bir bölgemizdir. Bunun yanında, taşıdığı kaynaklarda ülkemizin güzide yerlerinde biridir. Türkiye'de yapılan istatistiki araştırmalara göre rezerv alarak 4 milyar varil petrol, Güneydoğu topraklarımızın altında bir hazine olarak mevcud bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre, rakam, 5-6 milyar varile kadar çıkmaktadır. Bunun yanında, dünyada çıkarılan "kromun" % 75'i bu topraklardan elde ediliyor. Kromun yanısıra, linyit, çinko, kurşun yatakları itibariyle de bölge, oldukça zengin kaynaklara sahiptir. GAP'tan (Güneydoğu Anadolu Projesi) sonra bu bölgemiz bütün dünyanın, özellikle de Yahudi'lerin, üzerinde menfur emellerinin olduğu bir bölge olma hüviyeti kazanmıştır. Nitekim, Yahudiliğin iktisadi konulardaki mahareti malumdur.Türkiye petrollerinin tamamına yakını bu bölgededir. Bu zenginlik kaynaklarına sahip olmak için de bölge üzerinde hesapları olacaktır şüphesiz.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1. Prof.Dr.Haydar Baş, Mektubat, İst.1995

2. Mesaj Dergisi Yıl 4, Sayı 179. 1995

3. Prof.Dr.Haydar Baş "Güneydoğu gezimiz" Yeni Mesaj Gazetesi, 26 Mayıs 1998 s.3

4. Prof.Dr.Haydar Baş, "Filistin'de son durum ve bize düşen görev" Yeni Mesaj Gazetesi 10 Ocak 2001 s.3

5. Yeni Rehber Ans. Cilt.7. İst. 1993

Oğuz KÖRO?LU

Türklere karşı haksız isnatlar(!)-II

"Hıristiyan devletler ecdadımın üzerine tehditli bulutlar yığıyor; fakat bunlardan yağmur yağmıyordu. Onlar sebep olmasa idi bu kadar kan dökülmeyecekti."

(Kanuni Sultan Süleyman)

"Türk öldürebilir; fakat korkutulamazlar".

(Napeleon)

Türk devletleri yalnız yabancı din mensuplarını himaye etmekle kalmıyor; aynı devletin hudutları içerisinde Türkler de çeşitli dinlere mensup cemaatlerle bir arada ve ahenk içerisinde bir hayat sürüyorlar. Gerçekten Türkler VI ve XI asırlar arasında, Samâni, Buda, Wani, Hıristiyan Yahudi, ve İslam dinine mensup olarak bir arada yaşamakla tarihte görülmüş bir müsamaha ve insanlık örneğini veriyorlardı. Göktürk, Uygur, Hazar, Moğol Hanları huzurunda çeşitli dinlerin mümesilleri arasında, hiçbir taassup görülmeden, dini münakaşalar cereyan ediyordu. İslamiyet'i kabul ederek Yakın Şark ve Anadolu'ya gelen Türkler, eski an'aneleri birlikte getirdikleri gibi İslamiyet'in Ehli kitaba, Semavi din mensuplarına behşettiği hak ve hürriyetleri de dikkatle tatbik ediyorlardı. Dindar Türk sultan ve beyleri bu vasıflara sahip olduğu gibi İslamiyet'i henüz sathi bir şekilde kabul eden göçebeler de aynı müsamaha anlayışına bağlı idiler. Böylece Türkler milli ve İslami an'anelerini imtizariyle çok ileri bir nizam getiriyorlardı. Selçuklu sultanları ve Türkmen beyleri Yakın Şark'ta ve hususiyle Anadolu'da karşılaştıkları Hıristiyan din ve mezheplerine karşı takip ettikleri siyaset bu milli ve İslami an'aneye dayandıktan başka devrin ictimai şartlarına ve kendi menfaatlerine de uygun bulunuyordu. Bu sayede Anadolu'da yerli Süryani, Ermeni ve Rum halkını kendilerine bağlıyor; bu da Bizans'ın dini, idari ve mali tazyiklerine karşı Türk idaresinin tercih sebebi oluyordu.

Türklerin Anadolu'ya getirdiği Miri toprak idarenin toprak aristokrasisini kaldırması ve içtimai adaleti sağlaması da din hürriyeti kadar yabancı halkları da cezbediyordu.

Büyük Türk güçlerine, göçebelerin hayat tarzına ve Türk devlet sistemine nufuz edemeyen yabancı müellifler Hıristiyan'ların Selçuklu Türk'lerinden çok zulüm gördüklerini ve Haçlı seferlerinin bu sebeple başladığını ileri sürüyorlardı. Bu asılsız hüküm de, şüphesiz tarihçilerin ilk Türkmen akınları hakkında, kroniklerin verdiği boyutlar hakkında mübalağa etmeleri ve o devirde Türk'lere karşı beslenen kötü düşünce ile ilgili idi. Halbuki Haçlı seferlerinin hazırlandığı Sultan Melik Şah devri (1072-1082) Müslüman ve Hıristiyan kaynaklarında, mutlak bir adalet, hürriyet ve saadet devri olarak tarihe intikal etmiştir. Hatta Bizans'a ve Hıristiyan ülkelerine karşı fetihler yapan Tuğrul bey ve Alparslan da bu yabancı kaynaklarda, yüksek adalet ve faziletleri ile tanınmıştır. Selçukluların bu hürriyetleri ve tarihleri henüz tetkik edilmediği için onların Hıristiyan'lara zulüm yaptıkları kanaati evvelce yayılmış; Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Türk göçlerinin kavranılmadığı içinde bu mühim mesele zorla din değiştirme veya imha siyaseti ile ilgili sanılmıştır. Türk tarihini iyi bilmemekle beraber, ilk defa W. M. Ramsay Anadolu'daki Hıristiyan'ların Selçuklu devrinde Bizans devrine nazaran daha mesud bir hayat yaşadıklarını ve daha geniş bir din hürriyetine sahip olduklarını ileri sürmek suretiyle eski zihniyet ve görüşlerin tam zıddını ifade etmiştir.

-Cities and Bishoprics of Phrygia, Oxford 1895, S. 16-27

Emin ÜSTÜN

Gülistan Doku soruşturmasında Tunceli'de 2 hastane görevlisi gözaltına alındı

Tunceli'de 5 Ocak 2020'den itibaren kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında kentteki 2 hastane görevlisi gözaltına alındı

25.04.2026 05:02:00
AA
Gülistan Doku soruşturmasında Tunceli'de 2 hastane görevlisi gözaltına alındı
Gülistan Doku soruşturmasında Tunceli'de 2 hastane görevlisi gözaltına alındı

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca Gülistan Doku olayıyla ilgili başlatılan soruşturma sürüyor.

Soruşturma kapsamında, Tunceli Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.

Şüphelilerin jandarmadaki işlemleri devam ediyor.

12 zanlı tutuklanmıştı

Tunceli'de okuyan üniversite öğrencisi kızları Gülistan Doku'dan (21) 5 Ocak 2020'den itibaren haber alamayan ailesi, memleketleri Diyarbakır'dan Tunceli'ye gelerek 6 Ocak 2020'de emniyete kayıp başvurusunda bulunmuş, başlatılan arama çalışmalarından sonuç elde edilememişti.

Ulaşılan yeni bilgiler doğrultusunda Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca "kasten öldürme", "cinsel saldırı", "suç delillerinin gizlenmesi-yok edilmesi", "bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek suretiyle verileri yok etme-bozma", "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma", "suçu bildirmeme" ve "suçluyu kayırma" suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında 15 şüpheli gözaltına alınmıştı.

Şüphelilerden dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Tuncay Sonel'in oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku'nun SIM kartındaki verileri sildiği iddia edilen eski polis Gökhan Ertok, hastane kayıtlarını sildiği iddia edilen dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir, eski Tunceli İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Celal Altaş, Nurşen Arıkan, Ferhat Hanedan Güven, Doku'nun erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, annesi Cemile Yücer ve eski polis olan üvey babası Engin Yücer ile Tuncay Sonel'in o dönem koruma polisliğini yapan Şükrü Eroğlu tutuklanmış, Uğurcan A. ile Munzur Üniversitesinin güvenlik kameralarından sorumlu Savaş G. ve Süleyman Ö. haklarında yurt dışına çıkış yasağı kararı verilerek adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı.

Soruşturmada, yurt dışında olduğu tespit edilen firari şüpheli Umut Altaş için kırmızı bülten çıkarılmıştı. 

Karaborsaya düşen vize randevuları el yakıyor


 
 
Son yıllarda vize başvurusu yapmak isteyen vatandaşların karşılaştığı randevu krizi, yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. 'Randevuları önceden kapatan' vize şirketleri, ülkeye göre 300-1000 Euro para talep ediyor.
 

25.04.2026 00:34:00
ABDÜLKADİR GÜNDOĞDU
Karaborsaya düşen vize randevuları el yakıyor
Karaborsaya düşen vize randevuları el yakıyor

Schengen vize randevuları resmen erişilemez hale geldi. Özellikle Türklerin rağbet gösterdiği İtalya, Almanya, Fransa ve İspanya için vize randevusu almak 'deveye hendek atlatmak'tan daha zor... Vize randevuları karaborsaya düşmüş durumda. Pek çok kişi, haftalar hatta aylar boyunca randevu sistemi üzerinden boşluk yakalayamadığını ifade ederken, aynı tarihler için sosyal medya ve çeşitli aracı kanallar üzerinden ücret karşılığında randevu temin edilebildiği belirtiliyor.


1000 Euro'ya kadar çıkabiliyor

Vize randevuları 300 ila 1000 Euro arasında değişiyor. Bu süreçte Telegram ve WhatsApp grupları, bireysel aracılar ve 'danışmanlık hizmeti' adı altında faaliyet gösteren bazı yapıların öne çıktığı belirtiliyor. Bir diğer dikkat çeken iddia ise, randevu sistemine otomatik yazılımlar (botlar) aracılığıyla erişim sağlanarak açılan kontenjanların saniyeler içinde kapatıldığı yönünde. Kullanıcılar, manuel olarak sisteme giriş yapan bireylerin bu hız karşısında şansının olmadığını savunuyor.

Öğrenci, turist ve iş dünyası mağdur

Yaşanan aksaklıklar özellikle öğrenciler, iş insanları ve turistik seyahat planı yapan vatandaşlar üzerinde ciddi etkiler yaratıyor. Eğitim başlangıç tarihlerinin kaçırılması, iptal edilen uçuş ve konaklama rezervasyonları ile iş görüşmelerinin ertelenmesi en sık karşılaşılan sonuçlar arasında yer alıyor.

Kullanıcılar nelere dikkat etmeli?

• Başvurularınızı mümkün olduğunca konsolosluk ve yetkili resmi platformlar üzerinden yapın.
• Sosyal medya üzerinden gelen yönlendirmelere temkinli yaklaşın.
• 'Garantili vize', 'kesin sonuç' gibi gerçek dışı vaatlere itibar etmeyin.
• Hizmet almayı düşündüğünüz firmaları mutlaka araştırın. Vergi kaydı, fiziksel adresi ve kullanıcı yorumlarını kontrol edin.
• Ödeme yaparken kişisel IBAN'lar yerine kurumsal ve faturalı işlemleri tercih edin.
• Ayrıca iletişim kurduğunuz hesapların doğruluğunu teyit edin ve güvenilirliği kanıtlanmamış kişi ya da kurumlarla işlem yapmaktan kaçının. 

Formula 1 heyecanı Türkiye’ye dönüyor

Formula 1, 2027’den itibaren 5 yıl boyunca İstanbul Park’a dönüyor. Türkiye, efsane 8. virajıyla yeniden motor sporlarının kalbi olacak ve dünya gündemine damga vuracak 

24.04.2026 21:00:00
Haber Merkezi
Formula 1 heyecanı Türkiye’ye dönüyor
Formula 1 heyecanı Türkiye’ye dönüyor
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün Dolmabahçe Cumhurbaşkanlığı Çalışma Ofisi'nde düzenlenen "Formula 1 Türkiye GP Tanıtım Programı"nda dünyanın en prestijli motor sporları organizasyonu Formula 1'in 2027 yılından itibaren İstanbul Park'a geri döneceğini resmen açıkladı. Anlaşma, en az 5 sezon (2027-2031) sürecek ve Türkiye'yi yeniden F1 haritasının en gözde duraklarından biri haline getirecek.

Erdoğan, törende yaptığı konuşmada şunları söyledi: "Türkiye'nin Formula 1 takvimine tekrar dahil edilmesini ülkemizin güçlü organizasyon kabiliyetine, modern spor ve sağlık altyapısına, son yıllarda bölgesinin 'istikrar adası' rolünü perçinlemesine ve elbette Türk milletinin misafirperverliğine duyulan büyük güvenin yeni bir işareti olarak görüyorum. Türkiye olarak bu güveni daha önce olduğu gibi yine boşa çıkarmayacak, her açıdan kusursuz bir organizasyonla yarışlara ev sahipliği yapacağız."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuşmasının ardından 2027 Türkiye Grand Prix'i için sembolik start butonuna bastı. Etkinlik sırasında bir Formula 1 aracı, Galataport'tan başlayarak İstanbul'un tarihi yarımadasında tur attı ve Dolmabahçe'ye ulaştı. Bu görsel şov, hem İstanbulluları hem de motor sporları severleri heyecanlandırdı.

İstanbul Park'ın öyküsü

İstanbul Park, daha önce 2005-2011 yılları arasında aralıksız 7 sezon Formula 1'e ev sahipliği yapmış ve "8. viraj"ıyla (bugün hâlâ efsane olarak anılan keskin dönüş) tüm dünyada ün kazanmıştı. Pandemi döneminde 2020 ve 2021'de de takvime dönmüş, ancak 2022'den itibaren listeden çıkmıştı. Yeni anlaşmayla pist, 2027'den itibaren en az 2027-2031 arası tam 5 yıl boyunca her sezon Türkiye Grand Prix'ine ev sahipliği yapacak. Formula 1 İcra Kurulu Başkanı Stefano Domenicali ve Uluslararası Otomobil Federasyonu (FIA) Başkanı Mohammed Ben Sulayem'in de katıldığı törende, anlaşmanın uzun vadeli iş birliğinin başlangıcı olduğu vurgulandı.

Ekonomik ve turizm açısından

F1'in dönüşü, Türkiye için yalnızca spor açısından değil, ekonomi ve turizm bakımından da kritik öneme sahip. Her Grand Prix hafta sonu yaklaşık 100-150 bin yerli ve yabancı seyirciyi ağırlayan İstanbul Park, otel doluluklarını rekor seviyeye çıkarıyor, havayolu ve restoran sektörlerini canlandırıyor. Uluslararası yayınlarla 500 milyondan fazla kişiye ulaşan organizasyon, Türkiye'nin global imajına da önemli katkı sağlayacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Formula 1'e dönmemiz şampiyonaya çok büyük değer katacak" diyerek, Türkiye'nin organizasyon kalitesinin ve istikrarının bu kararın arkasındaki en önemli etken olduğunu belirtti. Anlaşmanın detayları (bilet fiyatları, pist iyileştirmeleri, güvenlik önlemleri) önümüzdeki günlerde Formula 1 yönetimi ve Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu tarafından açıklanacak.

Motor sporları tutkunları ve gençler için yeni dönem

F1'in dönüşü, Türkiye'deki motor sporları altyapısını da güçlendirecek. beIN Sports'un yayın haklarıyla birlikte milyonlarca Türk taraftarın ekran başına kilitleneceği organizasyon, genç pilotların yetişmesi için de yeni fırsatlar yaratacak. Geçmiş yıllarda İstanbul Park'ta kazanan isimler arasında Felipe Massa, Lewis Hamilton ve Sebastian Vettel gibi efsaneler yer almıştı; şimdi yeni nesil yıldızlar aynı pistte mücadele edecek.

Türkiye'nin F1'e dönüşü, sadece bir spor etkinliği değil; aynı zamanda ülkenin uluslararası arenadaki gücünün ve cazibesinin somut bir yansıması olarak değerlendiriliyor. 2027'de başlayacak heyecan şimdiden başladı!

BTP'den madencilere destek

BTP, Eskişehir'den gelerek Ankara'da eylem yapan Doruk maden işçilerine destek verdi. BTP Sözcüsü Lütfullah Önder burada yaptığı açıklamada, "Madencilerimizin eylemlerine destek vermek için buraya geldik. Bu konu partimizin en hassas olduğumuz konu. Çünkü maalesef özellikle 2005 yılında yapılan maden yasası değişikliği ile birlikte madenlerde devletin ve milletin payı yok denilebilecek bir noktaya getirildi" dedi 

24.04.2026 17:47:00 / Güncelleme: 24.04.2026 17:50:50
Haber Merkezi
BTP'den madencilere destek
BTP'den madencilere destek
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Eskişehir'den gelerek Ankara'da eylem yapan Doruk maden işçilerine destek verdi.

BTP Sözcüsü Lütfullah Önder başkanlığındaki BTP heyeti işçileri eylem yaptıkları yerde ziyaret etti.

Burada açıklama yapan Önder, "Biz madencilerimizin yanındayız. Sessiz kalmamaları, burada bir mücadeleye kalkışmaları, yol yürüyüp buraya gelip bir mücadele içinde olmalarını çok kıymetli görüyoruz" dedi.

BTP Sözcüsü Önder şunları söyledi:

"Bağımsız Türkiye Partisi olarak madencilerimizin eylemlerine destek vermek için buraya geldik. Onların bu haklı mücadelesinde, onların bu hak mücadelesinde yanında olmaya geldik. Bu konu Bağımsız Türkiye Partisi olarak bizim en hassas olduğumuz konu. Çünkü maalesef özellikle 2005 yılında yapılan maden yasası değişikliği ile birlikte madenlerde devletin ve milletin payı yok denilebilecek bir noktaya getirildi.

"Madenlerde devlet payı yüzde 3 ama o bile alınmıyor"

Bugün burada kömür madeninde çalışan madencilerimiz var. Devlet payı yüzde 3. Madenler aslında milletimize ait ama millet adına bu hakkı tahsil etmesi gereken devlet yüzde 3 alıyor. Bu yüzde 3'ü de almıyor. Yerin altında çalışma yapan madenciler, bu çalışma yerin altında yapıldığı gerekçesiyle yüzde 50 bu haktan da feragat ediliyor. Yetmiyor, çıkarılan madeni yine enerji tesisiyle işlendiği için değerlendirildiği için bir yüzd 50 daha bu devlet hakkından feragat ediyor. Dolayısıyla yüzde 1'ini millet adına devlet alıyor, yüzde 99'unu çıkaran firma alıyor. Ama yerin altında çalışan işçiler, yerin altında çalışan madenciler, bu haktan bırakın bu imtiyazlardan, bu teşviklerden yararlanmayı takdir edilmiş olan ücreti bile maalesef alamıyorlar.



"Hakkınıza sahip çıkmazsanız hakkınıza karşı en büyük haksızlığı siz yapmış olursunuz"

3 aylık, 5 aylık, 8 aylık ücretini alamayan, tazminat haklarını alamayan madencilerimiz burada hak mücadelesini veriyorlar. Kurucu liderimiz Prof. Dr. Haydar Baş'ın çok güzel bir sözü var: Hakkınıza sahip çıkmazsanız hakkınıza karşı en büyük haksızlığı siz yapmış olursunuz. Dolayısıyla buradaki madenciler kendi haklarına sahip çıkmak üzere, haklarına haksızlık yapmamak üzere buradalar. Öncelikle bu madencilerimizin sorunları çözülsün. Madencilerimiz hakkını vermeyen firmalar karşısında ezilmesin. Buna devlet müsaade etmesin. Devlet bunun için var. Devlet zayıf durumda olanı korumak için var. Devlet güç odaklarına dur demek için var. Öncelikle bu madencilerin haklarını alma konusunda devletin inisiyatif kullanması lazım. Ama uzun vadede devlet payının, millet payının artması lazım.

"Bugün devleti yönetenler bir berberin kestiği faturaya itibar etmiyor ama.."

Bugün devleti yönetenler bir berberin kestiği faturaya itibar etmiyor. Daha fazla tıraş yaptığı gerekçesiyle berberlerden daha fazla vergi almaya çalışıyor. Ama maden firmalarından beyan usulü getirilmek suretiyle maden firmalarının beyanını yeterli kabul ediyor. Yani 'ben şu kadar kömür çıkarıyorum, şu kadar altın çıkarıyorum' şeklinde maden firmasının beyanını esas kabul edip yeterli kabul edip ona göre vergi alıyor. Bu çok ilginç bir durum. Devlet çıkarılan, millete ait olan bu madenden doğru dürüst vergi almıyor, devlet payı almıyor. Bütün bu hakları tek başına alıp kullanan firma yerin altında çalışan, canını ortaya koyarak çalışan bu madencilere temel hakları bile, takdir ettiği ücreti bile, devletin tanımış olduğu tazminatları bile maalesef vermiyor. Bu, insanımızın yoksulluğa yuvarlandığının en net fotoğraflarından bir tanesidir.

"Milletimizin gönlü bu madencilerimizle birlikte atıyor"

Biz madencilerimizin yanındayız. Sessiz kalmamaları, burada bir mücadeleye kalkışmaları, yol yürüyüp buraya gelip bir mücadele içinde olmalarını çok kıymetli görüyoruz, çok değerli görüyoruz. Milletimizin gönlü bu madencilerimizle birlikte atıyor ve haklarını söke söke alıncaya kadar da milletimizin kalbi, milletimizin gönlü bu madencilerle beraber olacaktır"

Üsküdar'da rüşvet alan 2 doktor için 12 yıl hapis istendi

Üsküdar Devlet Hastanesi'nde görev yapan ve hastalardan usulsüz şekilde para talep ettiği tespit edilmesinin ardından gözaltına alınarak tutuklanan Cem Gülçin ve Gürkan Örskıran hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı. 2 doktor hakkında 4 yıldan 12 yıla kadar hapis istemiyle iddianame düzenlendi. Doktorların toplam 305 bin 485 lira haksız kazanç elde ettiği tespit edildi

24.04.2026 15:04:00
İhlas Haber Ajansı
Üsküdar'da rüşvet alan 2 doktor için 12 yıl hapis istendi
Üsküdar'da rüşvet alan 2 doktor için 12 yıl hapis istendi
Üsküdar Devlet Hastanesi'nde görev yapan iki doktorun hastalardan usulsüz şekilde para talep ettiği tespit edildi. Edinilen bilgilere göre, Cem Gülçin ve Gürkan Örskıran isimli doktorların muayeneye gelen hastalardan ameliyat işlemleri için ek ücret istedikleri belirlendi. Şüpheliler, rüşvet suçlamasıyla gözaltına alındı. Doktorların para istediği bazı hastaların ücretleri kabul etmediği ve bunun üzerine CİMER'e bildirerek doktorları şikayet ettiği, hastanede ise bazı yetkililerin durumu emniyete bildirdiği öğrenildi. Şikayetler üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, Üroloji doktorluğu yapan 2 şahsın hastalardan ameliyat için rüşvet aldıkları belirlendi. Şüpheli doktor Gürkan Örskıran'ın hastalarından 20 ila 30 bin TL arası rüşvet aldığı, diğer doktor Cem Gülçin'in ise bin 200 ila bin 400 dolar arasında rüşvet aldığı tespit edildi.

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından doktorlar hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı. Hazırlanan iddianamede 2 doktor hakkında ayrı ayrı olmak üzere 4 yıldan 12 yıla kadar hapis talep edildi.

Biri kabul etti diğeri reddetti

Doktor Gürkan Örskıran savunmasında, suçlamaları kabul etmediğini hastane bünyesinde yapılan ameliyatlarda dışarıdan temin edilen herhangi bir malzeme bulunmadığını ifade etti. Doktor Cem Gülçin ise gözaltı sürecinde geçmişini düşündüğünde yaptığı şeyin etik ve ahlaklı olmadığını, talep ettiği parayı maddiyatının yeterli olmadığı için değil hırsından dolayı talep ettiğini belirtti.

12 yıla kadar hapsi talep edildi

2 doktorun, hazırlanan iddianamede "rüşvet" suçundan 4 yıldan 12 yıla kadar hapsi istendi.



Taksilerde yeni dönem

1 Eylül 2026’dan itibaren Türkiye’deki tüm ticari taksilerde yeni dönem başlıyor. Taksimetreyle entegre mali cihaz zorunlu hale geliyor, her yolculuk sonunda yüzde 20 KDV dahil fiş otomatik olarak kesilecek 

23.04.2026 18:01:00
Haber Merkezi
Taksilerde yeni dönem
Taksilerde yeni dönem
İstanbul, Ankara, İzmir ve Türkiye genelindeki ticari taksilerde köklü bir değişim kapıda. Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı'nın (GİB) 13 Şubat 2026 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği (Sıra No: 591) ile taksi işletmecilerine "Taksi Mali Cihazı" zorunluluğu getirildi. 1 Eylül 2026 itibarıyla mevcut tüm taksilerde taksimetreyle entegre çalışan bu cihaz devreye girecek ve her yolculuk sonunda otomatik olarak yüzde 20 KDV içeren fiş veya e-belge düzenlenecek.

Gerçek usulde vergilendirme ve KDV yükümlülüğü 

1 Ocak 2026'dan itibaren taksi plakası sahipleri basit usulden gerçek usule geçti. Bu geçişle birlikte taksi ücretleri artık yüzde 20 oranında Katma Değer Vergisi'ne (KDV) tabi hale geldi. Günlük ortalama 10 bin TL ciro yapan bir takside yaklaşık 2 bin TL KDV ödemesi gündeme geliyor. Plaka sahipleri ayrıca gelir vergisi, geçici vergi ve stopaj gibi yükümlülüklerle karşı karşıya kalacak. Sektör temsilcileri, vergi yükünün %45'e varabileceğini belirterek yeni sistemin maliyetlerini tartışıyor.

Taksi mali cihazı nedir, nasıl çalışacak? 

Taksimetre ile senkronize çalışan, Bakanlık onaylı cihaz yolculuk bitiminde taksimetre kapanınca otomatik fiş/fatura kesecek. 

Fişte yüzde 20 KDV dahil olacak, belirli tutarların üzerinde veya yolcu talep ederse "fatura yerine geçen belge" verilecek. 

Kartlı ödeme (POS) özelliği zorunlu olacak, harici bağımsız POS cihazı kullanılamayacak. 

Sistem GPS ve zaman verilerini kaydederek tüm işlemleri anlık olarak GİB'e iletecek. 

Fiş kesilmeden yeni yolculuk başlatılamayacak, bu sayede kayıt dışı ekonomi büyük ölçüde önlenecek.

Geçiş takvimi 

Mevcut plaka sahipleri en geç 1 Eylül 2026'ya kadar cihazı alıp kullanmaya başlamak zorunda. 

Yeni plaka alanlar veya taksimetre değiştirenler işe başlama veya değişiklikten itibaren 30 gün içinde cihazı devreye almak zorunda. Tebliğe uymayan taksiciler, cihaz üreticileri ve servisler Vergi Usul Kanunu cezalarıyla karşı karşıya kalacak.

Yolcuları da ilgilendiriyor

Diğer tüm işletmelerde olduğu gibi taksilerde de fiş/fatura almak artık zorunlu. Denetimlerde fiş almadan indiği tespit edilen yolculara da idari para cezası uygulanabilecek. Yolcuların seyahat sonunda fişi talep etmesi ve saklaması önem taşıyor.

Taksiciler, artan vergi yükü nedeniyle maliyetlerin yükseleceğini ve plaka fiyatlarının düştüğünü belirtiyor. Öte yandan düzenleme, kayıtlı ekonomiyi güçlendirmeyi, kartlı ödemeyi yaygınlaştırmayı ve Maliye'ye anlık veri akışı sağlamayı hedefliyor.

Doğum izni ve sosyal medyaya 15 yaş düzenlemesi TBMM'de kabul edildi

Kadınların doğum izni ve 15 yaş altı çocukların sosyal medya kullanımına yönelik düzenlemeleri de içeren Sosyal Hizmetler Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi

23.04.2026 00:10:00 / Güncelleme: 23.04.2026 04:15:38
İHA
Doğum izni ve sosyal medyaya 15 yaş düzenlemesi TBMM'de kabul edildi
Doğum izni ve sosyal medyaya 15 yaş düzenlemesi TBMM'de kabul edildi
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu'nda Sosyal Hizmetler Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi görüşüldü. Görüşmelerin sonunda teklif kabul edilerek, yasalaştı.

Düzenlemeye göre, kadın memura doğumdan önce 8, doğumdan sonra 16 hafta olmak üzere toplam 24 hafta süreyle analık izni verilecek. Ancak beklenen doğum tarihinden 8 hafta öncesine kadar sağlık durumunun çalışmaya uygun olduğunu tabip raporuyla belgeleyen kadın memur, isteği halinde doğumdan önceki 2 haftaya kadar kurumunda çalışabilecek. Ayrıca düzenlemeyle babalık izni 10 güne çıkartıldı.

Düzenlemeyle, kadın işçilerin doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 16 hafta olmak üzere toplam 24 hafta çalıştırılmaması esas alınıyor. Analık izni süresi dolmuş ancak doğumun gerçekleştiği tarihten itibaren 24 haftalık süreyi 1 Nisan 2026 tarihi itibarıyla tamamlamamış olan personele talepleri halinde sekiz hafta ilave analık izni verilmesi öngörülüyor.

Devlet memurlarının koruyucu aile olmaya teşvik edilmesi, koruyucu aile sayısının artmasıyla daha fazla çocuğun aile yanında bakımının sağlanması, koruyucu aileliğin çocuk koruma mekanizmasındaki yerinin güçlendirilmesi ve koruyucu aile ile çocuğun birbirine alışma sürecine destek olunması amacıyla bir veya daha fazla çocuğa eşiyle birlikte veya münferit olarak koruyucu aile olan memura, çocuğun koruyucu aile yanına teslim edildiği tarihten sonra isteği üzerine 10 gün izin verilecek.

Ayrıca, koruyucu aile sözleşmesi devam eden koruyucu ailelerde eşlerden birinin, sigortalı olarak ay içerisinde otuz günden az çalışması ya da tam gün çalışmaması sebebiyle isteğe bağlı sigortalı olanlar hariç olmak üzere, sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi olarak isteğe bağlı sigortalılık veya iştirakçilik kapsamında ödediği primin, prime esas kazanç günlük alt sınırı üzerinden hesaplanacak tutan, ödeme belgesinin ibrazı halinde aylık ödemelere ilave edilerek karşılanacak.

Çocukların kuruluş bakımına alınmaksızın ailesi veya yakım yanında bakımı ve desteklenmesi amacıyla koruyucu ve önleyici çalışmalar yapılacak, ihtiyaç duyulması halinde sosyal ve ekonomik sorunların çözümlenmesine yönelik bölgesel şartlar dikkate alınarak sosyal ve ekonomik destek sağlanacak. Korunma kararı veya bakım tedbiri kararı, reşit olması nedeniyle sona eren kişiler ile sosyal ve ekonomik destek hizmetinden yararlanırken, reşit olan ve aralık vermeksizin örgün yükseköğrenim programlarına devam eden gençler ise sosyal ve ekonomik destekten 25 yaşın tamamlayana kadar yararlandırılabilecek.

Kanuna göre, 65 yaşını doldurmuş muhtaç, güçsüz, kimsesiz Türk vatandaşlarının aylığa hak kazanmak üzere düzenlenen belgelerin gerçeğe uymadığının tespiti halinde ödenen aylıklar, her ay belirlenen kanuni faiz esas alınarak geri alınacak.

Yatılı sosyal hizmet kuruluşlarında sunulan hizmetlerin kalite ve verimliliğin arttırılması, özel gereksinimli bireylerin ihtiyaçlarının tespit edilmesi, suç işlenmesinin önlenmesi ve acil durumlarda erken müdahalenin sağlanması amacıyla Merkezi İzleme Sistemine bağlı yazılım destekli kamera sistemlerinden yararlanacak.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Kanunu ile diğer kanunlar ve Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle Bakanlığa verilmiş olan görevleri kapsamında sunulan hizmetlerden yararlanacak kişi ve hanelerin tespiti, ulusal politika ve stratejilerin oluşturulması ve sosyal yardımlardan yararlanacak kişilerin objektif ölçütlere göre belirlenmesinde kullanılmak üzere başvuru konusuyla ilgili olmak kaydıyla, sosyal yardım veya sosyal hizmet başvurusunda bulunan ya da halihazırda bu yardım ve hizmetlerden yararlanan kişiler ve bu kişilerin hanelerine ait taşınır, taşınmaz, sosyal güvenlik, sosyal yardım, sağlık, gelir, gider, varlık, nüfus ve mali durumlarına ilişkin her türlü veri ve bilgiyi gerçek ve tüzel kişilerden talep edebilecek.

Kadın konukevi hizmetinden yararlanan ve geliri bulunmayan veya meslek elemanının görüşü ve değerlendirme komisyonunun kararma göre yeterli geliri olmadığı değerlendirilen kadınlara ve çocuklara, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında geçici maddi yardım yapılmasına karar verilmemiş olması halinde, belirtilen orana göre hiçbir kesinti yapılmaksızın net harçlık verilecek.

Çocuk Koruma Kanununa; cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı, reşit olmayanla cinsel ilişki, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, müstehcenlik, fuhuş, insan ticareti, kasten öldürme suçlarından haklarında adli sicil ve arşiv kayıtlarında kesinleşmiş mahkumiyet kararı bulunanlar; kamuya, özel sektöre veya sivil toplum kuruluşlarına ait her ne adla olursa olsun çocukların yoğun olarak bulunduğu iş yerleri işletemeyecek, görev alamayacaklar, iş yeri açmaları veya işletilmesi için izin verilmeyecek. Darülacezeye verilen yardımlar Kurumlar Vergisi'nden indirime tabi olacak.

Kanuna göre, sosyal ağ sağlayıcı, 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak ve bu hizmetin sunulmaması konusunda yaş doğrulama dahil gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacak. Oyun sağlayıcı oyunları yaş kriterlerine göre derecelendirmekle yükümlü olacak. Oyun dağıtıcı usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen oyunları sunamayacak. Ancak, oyun sağlayıcı tarafından derecelendirilmeyen oyunları en yüksek yaş kriterine göre derecelendirmek kaydıyla sunabilecek.

Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses: 'Çocuklarıma kuruş yok'

Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses, 7 Nisan'dan bu yana tedavi gördüğü ve geçtiğimiz haftalarda safra kesesi ameliyatının gerçekleştirildiği Acıbadem Altunizade Hastanesi'nden taburcu edildi. Taburcu olan Tatlıses, "Bana bebekler gibi baktılar bana hepsine teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum. Hepsini evlat edindim, evladım gibi oldu. Safra kesemi aldılar, ne safra kesesiymiş kafam kadar taş çıktı" dedi

22.04.2026 14:32:00 / Güncelleme: 22.04.2026 14:35:26
İHA
Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses: 'Çocuklarıma kuruş yok'
Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses: 'Çocuklarıma kuruş yok'
Ünlü sanatçı İbrahim Tatlıses, 7 Nisan'da İstanbul'daki evinde rahatsızlanmasının ardından hastaneye kaldırılmıştı. Acıbadem Altunizade Hastanesi Acil Servisi'ne başvurmasının ardından ünlü sanatçı tedbir amaçlı olarak yoğun bakıma alınmış, safra kesesi kaynaklı bakteriyel bir enfeksiyon olan kolesistit (safra kesesi iltihabı) tanısı ile antibiyotik tedavisine başlanmıştı. Tedavi sürecinin ardından Tatlıses'in 11 Nisan'da safra kesesi ameliyatı olduğu açıklandı.

Tatlıses'in ameliyatının başarılı bir şekilde tamamlanmasının ardından Acıbadem Altunizade Hastanesi Başhekimi Dr. Engin Çakmakçı ve ameliyatı gerçekleştiren Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bilgi Baca, sanatçının bir süre daha yoğun bakımda gözetim altında tutulduktan sonra taburcu edileceğini açıklamıştı.

"Safra kesemi aldılar, ne safra kesesiymiş kafam kadar taş çıktı"

Ünlü sanatçı bugün Acıbadem Altunizade Hastanesi'nden taburcu oldu. Ailesi ve sevenleri uzun süre hastane önünde beklerken taburcu edilen Tatlıses, hastane çıkışı yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

"Dünyada hastane arıyorsanız yer burası. Hani yazıyorlar ' İbrahim Tatlıses yoğun bakımda'; yoğun bakım değil bebek bakım orası. Bana bebekler gibi baktılar bana hepsine teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum. Hepsini evlat edindim, evladım gibi oldu. Safra kesemi aldılar, ne safra kesesiymiş, kafam kadar taş çıktı. Hocalarıma teşekkür ediyorum."

Hastanede hep haberleri izlediğini belirten Tatlıses, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a dünya liderlerini Antalya'ya getirdiği için teşekkür etti. Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'daki silahlı saldırıda ölenlere rahmet dileyen Tatlıses, yaralılara da kendisi gibi taburcu olmalarını diledi.

"Çocuklarımın bazılarının hastaneye alınmamasını ben istemedim"

Sağlığının yerinde olduğunu söyleyen Tatlıses, sözlerine şöyle devam etti:

"Dostlarım hiç yalnız bırakmadılar, İzmir'de ve Ankara'dan geldiler hepsine teşekkür ediyorum. Dost bugünde lazım. Allah çocuklarımdan razı olsun ama hepsinden değil. Tuğçe benim canım, Allah ondan razı olsun. Ama A harfini alfabeden sildim. Çocuklarımın bazılarının hastaneye alınmamasını ben istemedim. Onlar benim kalbim de hakkettikleri yerde değiller. Benim babam bu haldeyken ben babamı yalnız bırakmam, babam için ölürüm. Keşke mezardan kalksa boynumu baltayla kesse. Babaların kıymeti ne zaman anlaşılır bilmiyorum."

Acıbadem Hastanelerinin sahibi Mehmet Ali Aydınlar'dan Şanlıurfa'da hastane açmasını rica ettiğini söyleyen Tatlıses, "Şanlıurfa'da 4 buçuk dönüm arsam var. Şanlıurfa'da da özel hastane yok herkes Gaziantep'e gidiyor. Gelin bu 4 buçuk dönüm yeri görün eğer imkanınız varsa orada da bir Acıbadem Hastanesi istiyoruz" dedi.

Vasiyetinde de her şeyi devlete bıraktığını ifade eden Tatlıses, "Kuruş yok, bazıları yüzünden ailemin de bir kısmı mağdur kaldı. Bana babam para bırakmadı, babam ciğerciydi. Parayı kendim kazandım, saçarım dağıtım kime ne ' Parayı ben kazanmışım. Ben onlara çok büyük miras bıraktım farkında değiller. İbrahim Tatlıses deyince bütün kapılar açılıyor, onu kullanmasını bilemediler" diye konuştu.

Tatlıses, konuşmasının sonunda "Baboş" isimli yeni şarkısının hafta içinde çıkacağını ifade etti.

Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü duruşmasında savcı görüşünü açıkladı: 3 sanık hakkında tahliye talep edildi

Aziz İhsan Aktaş davasında cumhuriyet savcısı sanıkların tutukluluk durumuna ve taleplere ilişkin görüşünü açıkladı. Savcı, 3 tutuklu sanığın tahliyesini talep etti. Duruşma sanıkların tutukluluğa ilişkin beyanları ile sürüyor

22.04.2026 13:51:00
İHA
Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü duruşmasında savcı görüşünü açıkladı: 3 sanık hakkında tahliye talep edildi
Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü duruşmasında savcı görüşünü açıkladı: 3 sanık hakkında tahliye talep edildi
Liderliğini Aziz İhsan Aktaş'ın yaptığı öne sürülen Çıkar Amaçlı Suç Örgütü tarafından tutuklu Beşiktaş Belediye Başkanı sanık Rıza Akpolat, Avcılar Belediye Başkanı sanık Utku Caner Çaykara ve Ceyhan Belediye Başkanı sanık Kadir Aydar'ın arasında bulunduğu belediye başkanlarına rüşvet verilerek ihale süreçlerinin organize edilmesi iddiasına yönelik hazırlanan iddianame kapsamında 16'sı tutuklu 200 sanığın yargılanmasına devam edildi.

İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesince, Marmara Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi'nde bulunan salonda görülen duruşmada, cumhuriyet savcısı, sanıkların tutukluluk durumu ve taleplere ilişkin görüşünü açıkladı.

Duruşma savcısı, Beşiktaş Belediyesi Temizlik İşleri Müdürü Çağdaş Ateşçi, Beşiktaş Belediyesi personeli Gülşah Ocak, Beşiktaş Belediyesi Destek Hizmetleri Müdürü Ferit Tutşi'nin tutuklulukla geçirdikleri süre dikkate alınarak tahliyelerine karar verilmesini talep etti.

Rıza Akpolat, Kadir Aydar, Utku Caner Çaykara ve Oya Tekin'in aralarında bulunduğu diğer tutuklu sanıkların ise kuvvetli suç şüphesi, mevcut delil durumu ile üzerlerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti dolayısıyla tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini talep edildi.

Tanık dinletilmesi, tefrik ve mal varlığı tedbirlerinin kaldırılması taleplerinin mevcut delil durumu ve dosyanın geldiği aşama dikkate alınarak reddine karar verilmesi talep edildi.

Duruşma sanıkların tutukluluğa ilişkin beyanları ile sürüyor.

Trakya’da "Nükleer Santral İstemiyoruz" paneli yapıldı

Trakya Platformu ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde, Trakya Belediyeler Birliği'nin desteği ile Kırklareli'nin Vize ilçesinde 18 Nisan 2026 tarihinde "Trakya'da Nükleer Santral İstemiyoruz" başlıklı bir panel gerçekleşti. Panele, bilim insanları, hukukçular, yerel yöneticiler ile bölge halkı katıldı. Panelin sonuç bildirgesinde, "Kurulacak bir nükleer santral, başta soğutma suyu deşarjı olmak üzere deniz ekosistemlerinde geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açabilecek; deniz çayırlarını ve balıkçılık faaliyetlerini ciddi biçimde tehdit edecek ve bölgenin ekolojik dengesini bozacaktır" uyarısı yapıldı

22.04.2026 12:57:00 / Güncelleme: 22.04.2026 13:00:38
Haber Merkezi
Trakya’da "Nükleer Santral İstemiyoruz" paneli yapıldı
Trakya’da "Nükleer Santral İstemiyoruz" paneli yapıldı
Kırklareli'nin Vize ilçesinde 18 Nisan 2026 tarihinde gerçekleştirilen "Trakya'da Nükleer Santral İstemiyoruz" panelinin sonuç bildirgesinde şunlar ifade edildi:

"Trakya Platformu ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde, Trakya Belediyeler Birliği'nin desteği ve farklı disiplinlerden bilim insanları, hukukçular, yerel yöneticiler ile bölge halkının katılımıyla 18 Nisan 2026 tarihinde Vize'de gerçekleştirilen "Trakya'da Nükleer Santral İstemiyoruz" başlıklı panel sonucunda aşağıdaki değerlendirmeler kamuoyuyla paylaşılmaktadır.

Panel süresince ortaya konulan bilimsel, hukuki ve toplumsal veriler birlikte değerlendirildiğinde ve panele katılım dikkate alındığında, nükleer santralin istenmediği açıkça görülmektedir. Trakya'da planlanan yaklaşık 14 bin dönümlük nükleer santral projesinin kamu yararı, çevre hakkı ve yaşam hakkı ilkeleriyle bağdaşmadığı ortaya konmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti yalnızca bir hukuk devleti değil, aynı zamanda bir çevre devletidir. Başta Anayasa'nın 56. maddesi olmak üzere, kıyıların, ormanların ve tarım alanlarının korunmasına ilişkin hükümler, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını güvence altına almaktadır. Bu çerçevede, yaşam hakkını riske atan bir projenin kamu yararı ile gerekçelendirilmesi mümkün değildir.

Planlanan proje alanı; 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında orman alanı, tarım arazisi ve mutlak içme suyu koruma alanı olarak tanımlanmakta olup, Istranca Ormanları ve longoz ekosistemleri gibi yüksek ekolojik değere sahip hassas alanlarla doğrudan ilişkilidir. Bu alan yalnızca bir arazi değil; yeraltı ve yerüstü su sistemleri, gölleri, dereleri ve kıyı ekosistemleriyle birlikte işleyen bütüncül bir yaşam alanıdır. Nitekim 15.04.2026 tarihinde Kırklareli ili Demirköy ilçesi Sivriler Köyü ile Vize ilçesi Kışlacık Köyü sınırları içerisinde yer alan Panayır İskelesi ve çevresi, Doğal Sit – Nitelikli Doğal Koruma Alanı olarak tescillenmiştir.



Bu alana kurulacak bir nükleer santral, başta soğutma suyu deşarjı olmak üzere deniz ekosistemlerinde geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açabilecek; deniz çayırlarını ve balıkçılık faaliyetlerini ciddi biçimde tehdit edecek ve bölgenin ekolojik dengesini bozacaktır. Istrancaların kalbine yapılacak böyle bir müdahale, yalnızca bugünü değil, bölgenin geleceğini geri dönüşü zor bir risk alanına dönüştürmek anlamına gelmektedir.

Nükleer santrallerde risk hiçbir zaman sıfıra indirgenemez. Deprem, sel ve iklim krizine bağlı aşırı hava olayları gibi öngörülemeyen süreçler, teknik güvenlik önlemlerini aşabilmektedir. Geçmişte yaşanan kazalar bu durumu açıkça göstermiştir. Radyasyon il sınırlarını tanımaz; etkisi yalnızca proje alanıyla sınırlı kalmaz, Marmara ve Karadeniz havzasını kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılabilir. Nükleer riskin etkileri, gıda zinciri ve su sistemleri aracılığıyla farklı bölgelere taşınabilir.

Bilimsel çalışmalar, iyonize radyasyonun insan sağlığı üzerinde kanserojen etkiler oluşturduğunu ve düşük doz maruziyetlerin dahi uzun vadede genetik sonuçlar doğurabildiğini ortaya koymaktadır. Bu etkiler özellikle çocuklar açısından daha yüksek riskler barındırmaktadır. Nükleer risk yalnızca fiziksel değil; psikolojik, sosyal ve ekonomik sonuçlarıyla da toplum üzerinde kalıcı etkiler yaratmaktadır.

Enerji politikaları açısından yapılan değerlendirmelerde, Türkiye'nin mevcut kurulu gücünün talebin üzerinde olduğu, dolayısıyla kısa ve orta vadede nükleer enerjiye zorunlu bir ihtiyaç bulunmadığı ifade edilmiştir. Nükleer enerji yüksek maliyetli ve dışa bağımlı bir model oluştururken, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklar daha ekonomik ve güvenli alternatifler sunmaktadır.

Öte yandan sürecin şeffaf ve katılımcı bir şekilde yürütülmediği; yerel halkın, bilim insanlarının ve ilgili tüm paydaşların karar alma süreçlerine yeterince dâhil edilmediği görülmektedir. Bu durum hukuk devleti ilkesine açıkça aykırıdır. Bu ölçekte bir proje, toplumdan ve bilimsel akıldan kopuk şekilde hayata geçirilemez.

Trakya yalnızca bir bölge değil; başta İstanbul olmak üzere geniş bir coğrafyanın hava, su ve tarımsal gıda deposudur. Bu nedenle kısa vadeli enerji tercihleri uğruna uzun vadeli ekolojik ve toplumsal risklerin göze alınması kabul edilemez. Bölgenin sahip olduğu doğal değerler dikkate alındığında, Istranca Ormanları'nın UNESCO koruma statüsüne kavuşturulması ve bugüne kadar verilen zararlar da göz önüne alınarak Trakya'nın daha güçlü koruma statüleriyle güvence altına alınması gerekmektedir.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında; Trakya'da planlanan nükleer santral projesinin durdurulması, sürecin şeffaf, katılımcı ve bilimsel temelde yeniden ele alınması, bölgenin ekolojik ve tarımsal değerlerine sahip çıkılması ve enerji politikalarında yenilenebilir kaynaklara öncelik verilmesi gerektiği açıkça ortaya konmaktadır.

Bizler, yaşam hakkını ve doğayı savunan tüm paydaşlar olarak, hukuki ve demokratik haklarımız çerçevesinde bu sürece karşı durmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz. Başta Vize olmak üzere tüm Trakya halkı, yaşam alanlarına yönelik bu tehdide vize vermeyecektir.

Trakya Platformu – Trakya Kent Konseyleri Birliği – Trakya Belediyeler Birliği"
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.