Hudeybiye barışı -2-
Fakat Hz. Peygamber (s.a.v.), “Kesinlikle olmaz; antlaşma böyledir ve biz bu antlaşmayı imzaladık” buyurdu ve daha sonra kurbanlıkları orada kesmelerini emretti. Sonra, “Benim başımı tıraş edin” buyurdu ve ihramdan çıkma-nın belirtisi olarak başını tıraş etti. İlk önce Müslümanlar bunu yapmak istemedilerse de daha sonra büyük bir rahatsızlıkla yaptılar. Aralarında en çok rahatsız olan Ömer b. Hattab’dı
Haber Merkezi





Sonra, "Benim başımı tıraş edin" buyurdu ve ihramdan çıkma-nın belirtisi olarak başını tıraş etti. İlk önce Müslümanlar bunu yapmak istemedilerse de daha sonra büyük bir rahatsızlıkla yaptılar. Aralarında en çok rahatsız olan Ömer b. Hattab'dı.
Dolayısıyla Ebubekir'in yanına gelerek, "Bu adam peygamber değil midir?" dedi.
Ebubekir, "Evet peygamberdir" karşılığını verdi. Ömer, "Biz Müslüman değil miyiz ve bunlar da müşrik değiller midir?" dedi. Ebubekir, "evet" dedi. Ömer, "O halde bu durum neyin nesidir?" dedi.
Resulüllah (s.a.v.) daha önce rüyasında Müslümanların Mekke'ye girip Mekke'yi fethettiklerini görmüş ve bunu Müslümanlara anlatmıştı. Onun için Müslümanlar, "Siz rüyanızda bizim Mekke'ye girdiğimizi görmemiş miydiniz?" dediler.
Hazret, "Evet" buyurdu. Bunun üzerine, "O hâlde ne oldu? Neden bu rüyanızın tabiri çıkmadı?" diye sordular. Resulullah (s.a.v.), "Ben rüyada Mekke'ye bu yıl gireceğimizi görmedim; size de böyle bir şey söylemedim. Ben rüya gördüm; gördüğüm rüya da gerçekleşecek ve biz Mekke'ye gireceğiz" şeklinde karşılık verdi.
Sonra, "Bu nasıl antlaşmadır ki, onlardan biri bize katılacak olursa onlar onu geri alabilecekler, fakat bizden birisi onlara katılacak olursa biz onu geri alamayacağız?" Bunun üzerine Hazret şu sözlerle karşılık verdi:
"Birden birisi onlara katılacak olursa o adam mürted olmuş bir Müslümandır ve böyle birisi bize yaramaz. Mürted olan bir Müslüman onlara katılırsa biz peşine bile gitmeyiz. Fakat onlardan biri Müslüman olup bize gelirse, biz ona git deriz; şimdilik siz Müslümanlar Mekke'de mustazaf olarak yaşayın; Allah sizin için bir çıkış yolu açacaktır."
Hz. Peygamber (s.a.v.) çok ilginç şartları kabul etti. Örneğin Kureyş tarafından barış imzalamak için Müslümanlara gelen Sehl b. Amr'ın Müslüman olan ve İslam ordusunda yer alan bir oğlu vardı.
Bu anlaşmanın imzalandığı sırada Sehl'in diğer oğlu da Kureyş'ten kaçarak Müslümanlara geldi tam onun geldiği sırada Sehl, "Antlaşma imzalandı ve ben onu geri götüreceğim" dedi.
Resulüllah (s.a.v.) Sehl'in "Cundel" adındaki bu oğluna, "Git" dedi; "Allah siz mustazaflar için de bir çıkış yolu açacaktır."
Zavallı üzülerek, "Ey Müslümanlar! Beni kâfirlerin arasına götürüp dinimden vazgeçirmelerine izin vermeyin" diye bağırıyordu.
Müslümanlar ise büyük bir rahatsızlık içerisinde, "Ey Allah'ın Resulü! Bari izin verin sadece bu bir kişiyi götürmelerine engel olalım" dediler.
Fakat Resulüllah (s.a.v.), "Hayır; bırakın bu bir kişiyi de götürsünler" buyurdu. Bu anlaşma imzalanıp Müslümanlar serbest bir şekilde İslam dinini tebliğ etme özgürlüğüne kavuştuktan sonra bir yıl veya daha az bir zaman içerisinde Kureyş'ten o kadar insan dönüp Müslüman oldu ki o yirmi yıl boyunca o kadar insan Müslüman olmamıştı.
Daha sonra durum öylesine Müslümanların lehine döndü ki antlaşmanın maddeleri Kureyş tarafından kendiliğinden ortadan kalktı ve Mekke'de amelî ve manevi bir heyecan oluştu.
Bu konuda güzel bir kıssa anlatılır: Mekke'de Ebu Basir adında çok güçlü ve cesur bir kişi vardı. Ebu Basir Medine'ye kaçtı. Kureyş antlaşma gereğince onu geri getirmeleri için peşine iki kişi saldı.
Adamlar gelip, "Antlaşma gereğince bunu geri götürmemiz gerekiyor" dediler.
Resulüllah (s.a.v.), "Evet, öyledir" buyurdu. Ebu Bâsir her ne kadar, "Ey Allah'ın Resulü! Beni götürmelerine izin vermeyin. Onlar orada beni dinimden vazgeçirecekler" dediyse de Hazret, "Olmaz; bizim antlaşmamız var; dinimizde antlaşmaya aykırı davranmak yoktur; antlaşma gereğince onlarla birlikte git; Allah senin için bir kurtuluş yolu kılacaktır" buyurdu.
Ebu Bâsir onlarla birlikte gitti. Ebu Basir'i gözaltında götürüyorlardı. Ebu Bâsir silahsız, onlar ise silahlıydı. Medine'ye yedi km. uzaklıkta olan Zuhuleyfe'ye, yani hac için ihram bağlanan Mescid-i Şecere bölgesine vardılar.
Bir gölgeye çekilip dinleniyorlardı. Ebu Bâsir elinde kılıcı olan birine, "Çok iyi bir kılıcın var; versene bir bakayım" dedi. Adam, "Al" dedi. Ebu Bâsir aldığı kılıçla adamı vurup öldürdü. Olayı gören arkadaşı var gücüyle kaçıp Medine'ye döndü.
Adam Medine'ye gelince Resulüllah, "Galiba yeni bir olay oldu?" buyurdu.
Adam, "Evet" dedi. "Arkadaşınız, arkadaşımı öldürdü. Çok geçmeden Ebu Bâsir de gelip yetişti ve dedi ki, "Ey Allah'ın Resulü! Siz antlaşmaya uydunuz. Antlaşma gereğince onlardan biri kaçıp size gelecek olursa onlara teslim etmeniz gerekiyordu. Siz de teslim ettiniz. O hâlde, artık bana dokunmayın" dedi ve sonra kalkıp Kızıl Deniz sahiline gitti. Orada bir noktayı kendisi için merkez edindi.
Mekke'de baskı ve işkenceye maruz kalan Müslümanlar Resulüllah'ın (s.a.v.) kimseyi yanında tutmadığını, fakat Ebu Bâsir'in kalkıp Kızıl Deniz sahiline gittiğini ve orada bir merkez oluşturduğunu duyunca bir bir oraya akın ettiler.
Yavaş yavaş sayıları yetmiş kişiye vardı ve kendileri tek başlarına bir güç haline geldiler. Kureyş artık gidip gelemeyince Resulüllah'a (s.a.v.) bir mektup yazarak, "Biz isteğimizden vazgeçtik; lütfen onlara bizi rahatsız etmemeleri için Medine'ye dönmelerini yazın. Biz antlaşmamızın bu maddesinden vazgeçtik" dediler ve böylece bu madde uygulamadan kalktı.
Her halükârda, bu barış antlaşması daha sonra yapılacak olan savaş için halkın ruhunda daha fazla zemin hazırlamak amacıylaydı; öyle de oldu. Arz eteğim gibi Müslümanlar ondan sonra Mekke'de serbest oldular; bu serbestlikten sonra insanlar grup grup Müslüman oluyorlardı ve o yasakların tümü kaldırılmıştı.
Şimdi İmam Hasan'la (a.s.) İmam Hüseyin'in (a.s.) döneminin şartlarına bir göz atalım, bakalım acaba bu ikisi gerçekten farklı şartlara mı sahipti?
İmam Hasan da, İmam Hüseyin'in yerinde olsaydı İmam Hüseyin (a.s.) gibi savaşır mıydı ve İmam Hüseyin (as) da İmam Hasan'ın yerinde olsaydı o da kardeşi İmam Hasan (as) gibi barış mı yapardı? Kesinlikle böyledir.
Ancak burada şu noktayı da hatırlatayım: Biri "İslam dini barış dini midir, savaş dini mi?" diye soracak olursa bunun karşısında cevabımız ne olmalıdır? Kur'an'a müracaat edelim.
Kur'an'a müracaat eteğimizde Kur'an'da da hem savaş ve hem de barış emri verildiğini görmekteyiz.
Kâfirler ve müşriklerle savaşmakla ilgili birçok ayet nâzil olmuştur. Örneğin, "Sizin savaşanlarla Allah yolunda savaşın, fakat haksız yere saldırmayın" vb. diğer ayetler...
Yine barışla ilgili olarak da, "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş." Yani eğer onlar barışa eğilim gösterirlerse sen de eğilim göster. Bir yerde de, "Barış daha hayırlıdır" buyurulmaktadır.
O hâlde İslam hangisinin dinidir, denirse; cevap bellidir. İslam dini ne sulhu sabit bir ilke bilip bütün şartlarda savaşı bırakıp barış yapmaktan yanadır ve ne de bütün şartlarda savaştan yana olup her yerde savaş olması gerekir.
Savaş ve barış her yerde şartlara, yani ondan alınacak olan sonuca bağlıdır." (Prof. Dr. Haydar baş İmam hasan eserinden)














































































