İş yaşamına girdiğimde benden beklenen belliydi. "Çalış, çabala, kendini göster. İşini iyi yaparsan karşılığını alırsın" dediler.
Ben de öyle yaptım. Üzerime düşeni, hatta bazen fazlasını yaptım.
İş aksamasın diye sustuğum oldu, sorumluluk almam gereken yerlerde kaçmadım. Sonra bir gün fark ettim ki bu düzen, insanı ödüllendirmekten çok yukarı doğru iterek sınamak üzerine kurulu.
İşimi iyi yaptıkça yüküm arttı. Kimse "Bu yeter" demedi. Daha fazlası istendi.
Sonra terfi konuşulmaya başlandı.
Herkes için iyi haberdi bu. Ama benim için soru işaretiydi.
Çünkü terfi, benim yaptığım işi daha iyi yapmam anlamına gelmiyordu.
Tam tersine, iyi olduğum şeyden uzaklaşıp bilmediğim bir role geçmek demekti.
Peter İlkesi denen şeyle burada tanıştım.
İnsanlar yeterli oldukları işlerde başarılı oluyor, bu yüzden yukarı çıkarılıyor ve sonunda yapamayacakları bir yerde kalıyorlar.
Geri dönüş yok, ileri gidiş yok. Sadece o pozisyonda tutunmaya çalışma hali.
İşte ben tam da bu noktada durup düşündüm.
Beyaz yakada bu çok yaygın. İşini bilen biri bir anda yönetici oluyor.
Artık üretmesi değil, yönetmesi bekleniyor. İnsanlarla uğraşması, karar alması, sorumluluk taşıması gerekiyor.
Ama kimse bu beceriler var mı diye bakmıyor.
Ünvan geliyor, işin şekli değişiyor, ama insanın içi dolmuyor.
Gün dolu geçiyor ama günün sonunda, ben ne yaptım sorusu ortada kalıyor.
Mavi yakada ise tablo daha da ağır.
Terfi çok az, ücret düşük.
İşini iyi yapanın ödülü daha çok iş ve çalışma. Sorumluluk artıyor ama karşılık değişmiyor. Dayanabilen kalıyor, yorulan sessizce kenara çekiliyor. Başarı burada yükselmek değil, yıpranmamaya çalışmak.
Bir de sürekli iş değiştirme hali var.
Oradan buraya, buradan başka bir yere.
Hareket var ama ilerleme net değil.
Aynı sorunlar, aynı tatminsizlik, sadece farklı masalar.
CV kabarıyor ama insanın içi rahatlamıyor.
Çünkü sorun yer değil, sistem.
Ücret konusu ise her şeyi daha görünür kılıyor.
Bir tarafta çok kazanan ama kazandığını tutamayan bir kesim var.
Sürekli harcamak zorunda, çünkü bulunduğu yeri koruması gerekiyor.
Diğer tarafta ise düşük ücretle yaşamaya çalışan büyük bir kalabalık.
Aynı emek, bambaşka karşılıklar.
Bu adaletsizlik insanın içine oturuyor.
Sonra terfi teklifi geliyor. Kabul etsem mi, etmesem mi?
Kabul edersem çok kazanırım ama daha çok yük alırım.
Etmezsem yerimde sayıyor gibi görünürüm.
İşte insan burada kendine sorular sormaya başlıyor. Nereye gidiyorum? Gerçekten ne istiyorum?
Ben kimim? Hayatım sadece işten mi ibaret?
Ve en zoru şu.
Bu terfi benim için ödül mü, yoksa bana uygun olmayan bir rol mü?
Şunu anladım zaman içinde.
Her terfi ilerleme değil. Bazen insan iyi olduğu işi bırakıp, iyi olmadığı bir yerde sıkışıp kalıyor.
Ne eski haline dönebiliyor ne de yeni haline alışabiliyor. Peter İlkesi tam olarak bu. İnsan, yapabildiği yerden alınıp yapamadığı yerde tutuluyor.
İş yaşamında asıl mesele yukarı çıkmak değil.
Asıl mesele, doğru yerde durabilmek.
Herkes yönetici olmak zorunda değil.
Her başarılı çalışan terfi etmek zorunda değil.
Bazen kabul etmemek, en doğru karardır.
Çünkü iş yaşamı insandan çok şey alır.
Yanlış bir kararın bedeli yıllar olabilir.
O yüzden terfi bir hedef değil, bir tercihtir.
Ve her tercih, insanın hayatından bir şey götürür.
Ben artık şunu biliyorum ki, başarı, her söyleneni kabul etmek değil.
İlerleme, her sunulanı almak değil.
Bazen en güçlü duruş, olmadığın biri olmamayı seçmektir.
- Metrobüsten tramvaya dönüş / 17.01.2026
- Yüzde 10 / 16.01.2026
- Gebze’de Geleceği Savunmak / 15.01.2026
- Yenilenebilir enerji / 13.01.2026
- Vergi affı / 12.01.2026
- Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz / 11.01.2026
- Senyoraj hakkı / 10.01.2026
- Emekliye reva görülen / 09.01.2026
- İş yaşamında Peter İlkesi / 08.01.2026






















































































