Türkiye'de üniversite diploması uzun yıllar boyunca bir "altın bilezik" olarak halkın dilinde söylenilen bir tabirdi.
Doğruydu da.
Okuyan kurtulur, okuyan sınıf atlar, okuyan işsiz kalmaz denilirdi.
Bu söylem yalnızca gençleri değil, aileleri de ikna etti.
Kıt kanaat geçinen milyonlarca hane, çocuklarını okutmak için borçlandı, fedakarlık yaptı, umut biriktirdi.
Bugün gelinen noktada ise bu umutların büyük bir kısmı enkaz altında kalmış durumda. Üniversite diploması artık bir gelecek güvencesi değil, çoğu genç için resmi bir oyalama belgesine dönüşmüş halde.
Türkiye İstatistik Kurumu verileri bu acı gerçeği saklamıyor. Üniversite mezunları arasındaki işsizlik oranı %19 seviyelerinde. Yani bu ülkede üniversite bitiren her beş gençten biri işsiz.
Bu oran bile tek başına vahimken, tablo burada bitmiyor. Türkiye'de üniversite mezunlarının yalnızca %63,5'i çalışıyor.
Avrupa Birliği ülkelerinde bu oran %84 civarında.
OECD ülkeleri arasında ise Türkiye, mezun olduğu halde işsiz kalan üniversiteli nüfus oranı bakımından son sıraya demir atmış durumda.
Bu rakamlar başarısızlık değil, yanlış tercihler zincirinin matematiksel sonucudur.
Bu tablonun arkasında yatan temel neden, yıllardır sorgulanmadan sürdürülen "her ile bir üniversite" politikasıdır.
Bu politika yükseköğretimi yaygınlaştırmak adına savunulmuş olsa da gerçekte yapılan şey, eğitimi yaymak değil seyreltmek olmuştur.
Akademik kadrosu yetersiz, altyapısı eksik, laboratuvarı, kütüphanesi, sektörle bağı olmayan üniversiteler açılmış, planlama yapılmadan yüz binlerce genç mezun edilmiştir. Ortaya çıkan sonuç eğitim değil, kontrolsüz diploma enflasyonudur.
Bugün üniversitelerimizin önemli bir kısmı, gençleri hayata hazırlayan kurumlar olmaktan çıkmış, diploma dağıtan kağıt fabrikalarına dönüşmüştür. Uygulamadan kopuk, ezbere dayalı, çağın ihtiyaçlarını ıskalayan bir eğitim anlayışıyla yetişen gençler, mezun olduklarında iş hayatına adapte olamamakta, rekabet edememekte ve hızla değersizleşmektedir.
Üniversite ile gerçek hayat arasındaki mesafe artık bir kopukluk değil, derin bir uçurumdur.
Sorun yalnızca lisans mezunlarıyla sınırlı değildir. Lisansüstü eğitimde de manzara farksızdır.
Yüksek lisans ve doktora mezunlarının önemli bir bölümü ya atanamamakta ya da eğitim derecelerinin çok altında işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Akademik unvanlar, bilgi ve uzmanlık göstergesi olmaktan çıkıp, sistemin gençlerle alay ettiği birer etikete dönüşmüştür. Bu durum, ülkenin yetişmiş insan kaynağının heba edilmesi anlamına gelen açık bir beyin israfıdır.
Bu yapının en ağır bedelini ise gençler ödemektedir.
İş bulamayan, anne babasının eline bakan, 25 hatta 30 yaşına yaklaşmış olmasına rağmen hayatında bir tek lira bile kazanamamış, günlerini evde geçiren, öğleden sonra uyanan, psikolojik sorunlar yaşayan ve kısa yoldan köşeyi dönmenin yollarını arayan gençlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
Bu tablo artık bireysel bir başarısızlık hikayesi değil, toplumsal ölçekte bir çöküştür. Umutsuzluk, üretimsizlik ve değersizlik hissi bir kuşağın ortak duygusu haline gelmiştir.
Üstelik bu büyüyen krize karşı siyasi iktidarın gerçekçi ve uzun vadeli bir çözüm iradesi ortaya koymadığı da ortadadır.
Sorun ya görmezden gelinmekte ya da istatistiklerle makyajlanmaktadır.
Oysa üniversite mezunu işsizliği, yalnızca bir istihdam problemi değildir, psikolojik çöküşten aile içi gerilimlere, sosyal çözülmeden ahlaki aşınmaya kadar pek çok sorunun da kaynağıdır.
Bugün görmezden gelinen bu mesele, yarının çok daha büyük toplumsal sorunlarını beslemektedir.
Oysa Türkiye, geçmişte bu alanda doğruyu görmüş ve uygulamıştır.
1940–1954 yılları arasında hayata geçirilen Köy Enstitüleri, uygulamalı öğrenmeyi ve üretimle bağlantılı eğitimi merkeze alan, yerli ekonomiyi güçlendirmeyi hedefleyen özgün bir modeldi.
Amaç, bireyi yalnızca okumuş yapmak değil, hayata, üretime ve toplumsal sorumluluğa hazırlamaktı.
Bu model, eğitim ile istihdam arasındaki bağı koparmıyor, tam tersine güçlendiriyordu.
Ancak Köy Enstitüleri, dönemin bağnaz, dar ufuklu ve eğitimsiz zihniyetleri tarafından özünden koparılarak yok edildi.
Türkiye, kendi gerçeklerine en uygun eğitim modelini kendi elleriyle harcadı.
Bugün hala çözüm ortadadır. Herkesi üniversite mezunu yapmak, ülkeyi kalkındırmaz, yalnızca işsizliği diplomalı hale getirir.
Sektörün en çok ihtiyaç duyduğu ara eleman açığını kapatmak, yerli ve milli ekonomik refahı güçlendirmek için, nitelikli yüksekokulların, çağa ayak uydurmuş meslek liselerinin ve uygulamalı eğitimin desteklenmesi şarttır.
Eğitim sistemi diploma fetişinden kurtarılmadan, üretimle bağ kurulmadan bu kriz aşılamaz.
Aksi halde Türkiye, diploması olan ama işi olmayan, eğitimi olan ama umudu kalmamış, gençliği olan ama geleceği ertelenmiş bir ülke olarak yoluna devam etmek zorunda kalacaktır.
- Yurt dışına giden konut yatırımı 100 milyar Türk Lirası / 21.01.2026
- Susuzluk kader mi, yoksa tercih mi? / 20.01.2026
- Eshab-ı Kehf / 19.01.2026
- Miraç Kandili ve Miraçlama / 18.01.2026
- Metrobüsten tramvaya dönüş / 17.01.2026
- Yüzde 10 / 16.01.2026
- Gebze’de Geleceği Savunmak / 15.01.2026
- Yenilenebilir enerji / 13.01.2026
- Vergi affı / 12.01.2026



























































































