Komünizmde kadın ve aile
Feminist hareketin fikir babaları, komünizmin kurucusu Marks ve Engels’dir
09.08.2026 00:05:00
Haber Merkezi
Haber Merkezi





Feminist hareketin fikir babaları, komünizmin kurucusu Marks ve Engels'dir. Bunlara göre, evlilik, aile ve yuva kurumlarının kadını köleleştiren müesseselerden başka bir şey olmadıklarını ileri sürmektedirler. Bu yüzden kadınlar için ailenin olmadığı bir dünyadan bahsedilir.
Marksizm'e göre kadın sorunu, toplumun sınıflara ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Ve ancak sınıfların yok olmasıyla ortadan kalkabilir. Marksist ideolojide kadın da erkek gibi çalışmak ve üretmek zorundadır. Ancak bu taktirde tüketmeye ve yaşamaya hak kazanabilir.
Marksizm, aileyi, sömürünün ve sermaye birikiminin kaynağı olarak kabul eder.
F. Engels, "Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni" adlı kitabında ailenin ferdî mülkiyetle ortaya çıktığını söyler ve komünal toplumda "aile" diye bir kavram olmadığını iddia eder.
Engels'e göre, devlet ve aile özel mülkiyetle doğmuş üstyapı kurumlarıdır ve sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasıyla yok olacaklardır. Marksist ideoloji, her şey gibi kadınların da ortak olacağı bir komün toplumundan bahseder. Yani, bu ideolojide kadın çalışan, üreten ve ortak mal sayılan varlıktır.
Hakikatte aile ve kadın, birbiriyle var olan ve güçlenen iki temel kavramdır. Tarihimizde bu temel kurumun devamı için, ona ve kadına gerekli değer verilmiş iken; komünist rejimler, aile kurumunu özellikle reddetmektedirler.
Marksizm, bu kurumu parçalama yönünde özellikle görüşler beyan etmiştir. Konuyla ilgili olarak, Çin'in Şangay şehrinde çıkan Wenhuipas gazetesinin 1967 Aralık ayında yayınlanan sayısındaki, 'Aile Eleştirisine Yönelmek Seçkin Bir Tutumdur' başlıklı yazısına şöyle bir bakalım; Kültür Devrimi sırasında çıkan makalede şunlara dikkat çekilmekteydi:
"Ana–baba ve çocukların, kocaların ve karıların değişimi, bazen pek erken olmasına rağmen verimli sonuçlar getirmektedir.
Mesela, Şangay'ın bir mahallesine bakalım. Büyük proleter kültür devriminin yarattığı kasırga, çekirdek toplumsal bir teşkilat birimi olarak her yerde etkisini göstermiştir. Böylece binlerce yıl yaşamı yönlendiren gelenek, görenek ve adetler aileden koparıp atılmıştır. Şimdi aile içinde bir takım büyüklere değil, Mao düşüncesini bayrak edenlere itaat edilmelidir.
… Hatta bilinen geleneksel aileden tamamen farklı olan bu ailede, bizzat eş ve babanın kim olduğu belli değildi. Kadın da kolektiflikten nasibini almıştı"
Oysa milletlerin varlığı daha önce de belirttiğimiz gibi üç ana sosyal kurumun varlığı ile mümkün olmaktadır; aile, devlet ve ordu…
Liberal–kapitalist toplumlarda özellikle üretim ortamında ezilen kadın işçilerin haklarını savunmak için ortaya çıkan
Marksizm, kadını patronların ücretli kölesi olmaktan çıkarıp, sosyalist toplumlarda devleti yöneten insanların ücretsiz kölesi yapmıştır. Aile kavramının yıkılması ile sözde özgürleştirilen kadın, ortak bir kullanım aracı olarak belki de en ciddi istismarını yaşamıştır." (Prof. DR. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)
Marksizm'e göre kadın sorunu, toplumun sınıflara ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Ve ancak sınıfların yok olmasıyla ortadan kalkabilir. Marksist ideolojide kadın da erkek gibi çalışmak ve üretmek zorundadır. Ancak bu taktirde tüketmeye ve yaşamaya hak kazanabilir.
Marksizm, aileyi, sömürünün ve sermaye birikiminin kaynağı olarak kabul eder.
F. Engels, "Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni" adlı kitabında ailenin ferdî mülkiyetle ortaya çıktığını söyler ve komünal toplumda "aile" diye bir kavram olmadığını iddia eder.
Engels'e göre, devlet ve aile özel mülkiyetle doğmuş üstyapı kurumlarıdır ve sınıf farklılıklarının ortadan kalkmasıyla yok olacaklardır. Marksist ideoloji, her şey gibi kadınların da ortak olacağı bir komün toplumundan bahseder. Yani, bu ideolojide kadın çalışan, üreten ve ortak mal sayılan varlıktır.
Hakikatte aile ve kadın, birbiriyle var olan ve güçlenen iki temel kavramdır. Tarihimizde bu temel kurumun devamı için, ona ve kadına gerekli değer verilmiş iken; komünist rejimler, aile kurumunu özellikle reddetmektedirler.
Marksizm, bu kurumu parçalama yönünde özellikle görüşler beyan etmiştir. Konuyla ilgili olarak, Çin'in Şangay şehrinde çıkan Wenhuipas gazetesinin 1967 Aralık ayında yayınlanan sayısındaki, 'Aile Eleştirisine Yönelmek Seçkin Bir Tutumdur' başlıklı yazısına şöyle bir bakalım; Kültür Devrimi sırasında çıkan makalede şunlara dikkat çekilmekteydi:
"Ana–baba ve çocukların, kocaların ve karıların değişimi, bazen pek erken olmasına rağmen verimli sonuçlar getirmektedir.
Mesela, Şangay'ın bir mahallesine bakalım. Büyük proleter kültür devriminin yarattığı kasırga, çekirdek toplumsal bir teşkilat birimi olarak her yerde etkisini göstermiştir. Böylece binlerce yıl yaşamı yönlendiren gelenek, görenek ve adetler aileden koparıp atılmıştır. Şimdi aile içinde bir takım büyüklere değil, Mao düşüncesini bayrak edenlere itaat edilmelidir.
… Hatta bilinen geleneksel aileden tamamen farklı olan bu ailede, bizzat eş ve babanın kim olduğu belli değildi. Kadın da kolektiflikten nasibini almıştı"
Oysa milletlerin varlığı daha önce de belirttiğimiz gibi üç ana sosyal kurumun varlığı ile mümkün olmaktadır; aile, devlet ve ordu…
Liberal–kapitalist toplumlarda özellikle üretim ortamında ezilen kadın işçilerin haklarını savunmak için ortaya çıkan
Marksizm, kadını patronların ücretli kölesi olmaktan çıkarıp, sosyalist toplumlarda devleti yöneten insanların ücretsiz kölesi yapmıştır. Aile kavramının yıkılması ile sözde özgürleştirilen kadın, ortak bir kullanım aracı olarak belki de en ciddi istismarını yaşamıştır." (Prof. DR. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)























































































