NATO Zirvesi sona erdi. Dünyanın en güçlü ülkelerinin liderleri geldi, ağırlandı, masalara oturdu, ortak bildiriler yayımlandı, fotoğraf kareleri verildi ve ardından ülkelerine döndüler. Biz ise yine görkemli bir organizasyona ev sahipliği yaptık. Çünkü yıllardır kulaklarımıza kazınan bir söz var: "İtibardan tasarruf olmaz."
Mehter takımıyla karşıladık. Devlet geleneğimizi, tarihî mirasımızı ve misafirperverliğimizi gösterdik. Ancak zirvenin ardından geriye sadece protokol fotoğrafları değil, cevap bekleyen sorular da kaldı.
En dikkat çekici gelişmelerden biri ise ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran'a yönelik askerî operasyon kararını Türkiye'de bulunduğu sırada açıklaması ve bu süreçte "vurun" emrinin verilmiş olmasıydı.
Elbette bu kararın askerî planlaması önceden yapılmıştır. Ancak dünya kamuoyu açısından oluşan algı da en az gerçekler kadar önemlidir. Böyle kritik bir kararın Türkiye'de bulunulduğu sırada açıklanması, Türkiye'nin istemediği hâlde bölgesel gerilimlerin tam ortasında gösterilmesine neden olabilir. Diplomaside bazen bir fotoğraf karesi, bazen bir zamanlama, bazen de tek bir cümle yıllarca tartışılır.
Türkiye'nin bulunduğu coğrafya zaten bir ateş çemberi... Bir yanda Rusya-Ukrayna Savaşı, diğer yanda Gazze, Suriye, Irak ve şimdi de İran eksenli gerilimler... Böylesine hassas bir bölgede Türkiye'nin adının yeni bir çatışmanın gölgesinde anılacağı her gelişme, dış politikada ilave bir yük anlamına gelir. Çünkü savaşın kazananı olmaz; faturası ise çoğu zaman çatışmayan ülkelere bile çıkar.
Biz ilginç bir ülkeyiz vesselam...
Biraz hafızamızı yoklayalım.
1968 yılında İstanbul'a demirleyen 6. Filo'ya "Defol!" diyen gençler vardı. O gençlerin üzerine kimlerin salındığını, hangi sokaklarda çatışmalar yaşandığını, kimlerin hedef gösterildiğini bu ülkenin hafızası unutmadı.
Bugün ise benzer sahneleri farklı aktörlerle izliyoruz. NATO'yu protesto edenlerin karşısına yine farklı gruplar çıkıyor. ABD'nin politikalarını eleştirenler zaman zaman hedef hâline geliyor. Dün emperyalizme karşı en sert sloganları atanların bir kısmı bugün sessiz; dün sessiz kalanların bir kısmı ise bugün en önde.
Bir zamanlar köprülerde, meydanlarda "Kahrolsun emperyalizm!", "Kahrolsun Amerika!", "Kahrolsun İsrail!" sloganları yankılanıyordu. Bugün ise aynı Amerika ile yapılan stratejik görüşmeler, aynı NATO içinde verilen ortak fotoğraflar konuşuluyor.
Elbette devlet yönetmek slogan atmak değildir. Uluslararası ilişkiler hamasetle değil, çıkar dengeleriyle yürür. Devletler ebedî dostluklarla değil, ebedî çıkarlarla hareket eder. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak vatandaşın sorguladığı nokta başkadır.
Dün söylenenlerle bugün yapılanlar arasındaki mesafe neden bu kadar büyüyor? Dün "asla" denilenler bugün neden normalleşiyor? Değişen dünya mı, yoksa değişen ilkeler mi?
Merhum Süleyman Demirel'in yıllar önce söylediği "Dün dündür, bugün bugündür." sözü, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ güncelliğini koruyor. Belki de Türk siyasetini en kısa anlatan cümlelerden biri budur. Ancak siyasetin değişen dengeleri olabilir; milletin hafızası bu kadar kolay değişmez.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin şu sözü tam da burada anlam kazanıyor:
"Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol."
Toplum, fikir değiştirilmesine değil; ilkesizliğe itiraz eder. İnsanlar, dün alkışlayıp bugün yuhalayanları değil, şartlar ne olursa olsun aynı duruşu sergileyenleri hatırlar.
NATO Zirvesi bitti. Konuklar ülkelerine döndü. Fakat geriye yine aynı sorular kaldı.
Türkiye bu fırtınalı coğrafyada barışın merkezi mi olacak, yoksa büyük güçlerin hesaplaşmalarının gölgesinde kalmaya devam mı edecek?
İran'a yönelik böylesine kritik bir askerî kararın Türkiye'de bulunulduğu sırada açıklanmasının diplomatik yükünü kim hesapladı? Bunun ülkemize siyasi ve güvenlik açısından yansımaları yeterince değerlendirildi mi?
Tarih bize şunu öğretiyor: Büyük devlet olmak yalnızca büyük zirvelere ev sahipliği yapmakla olmaz. Büyük devlet olmak; krizleri yönetebilmek, ilkeli bir duruş sergileyebilmek ve milletin hafızasına saygı duymakla mümkündür.
Çünkü gün gelir alkışlar diner, kameralar kapanır, kırmızı halılar kaldırılır. Geriye ise sadece milletin vicdanında kalan sorular ve tarihin tuttuğu notlar kalır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün, 13 Kasım 1918'de İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği gün, Boğaz'daki düşman donanmasına bakarak yaverine söylediği ve Türk milletinin bağımsızlık inancını, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı'nın ilk işaretini simgeleyen o tarihî söz bugün de hafızalardadır:
"Geldikleri gibi giderler."
Mehter takımıyla karşıladık. Devlet geleneğimizi, tarihî mirasımızı ve misafirperverliğimizi gösterdik. Ancak zirvenin ardından geriye sadece protokol fotoğrafları değil, cevap bekleyen sorular da kaldı.
En dikkat çekici gelişmelerden biri ise ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran'a yönelik askerî operasyon kararını Türkiye'de bulunduğu sırada açıklaması ve bu süreçte "vurun" emrinin verilmiş olmasıydı.
Elbette bu kararın askerî planlaması önceden yapılmıştır. Ancak dünya kamuoyu açısından oluşan algı da en az gerçekler kadar önemlidir. Böyle kritik bir kararın Türkiye'de bulunulduğu sırada açıklanması, Türkiye'nin istemediği hâlde bölgesel gerilimlerin tam ortasında gösterilmesine neden olabilir. Diplomaside bazen bir fotoğraf karesi, bazen bir zamanlama, bazen de tek bir cümle yıllarca tartışılır.
Türkiye'nin bulunduğu coğrafya zaten bir ateş çemberi... Bir yanda Rusya-Ukrayna Savaşı, diğer yanda Gazze, Suriye, Irak ve şimdi de İran eksenli gerilimler... Böylesine hassas bir bölgede Türkiye'nin adının yeni bir çatışmanın gölgesinde anılacağı her gelişme, dış politikada ilave bir yük anlamına gelir. Çünkü savaşın kazananı olmaz; faturası ise çoğu zaman çatışmayan ülkelere bile çıkar.
Biz ilginç bir ülkeyiz vesselam...
Biraz hafızamızı yoklayalım.
1968 yılında İstanbul'a demirleyen 6. Filo'ya "Defol!" diyen gençler vardı. O gençlerin üzerine kimlerin salındığını, hangi sokaklarda çatışmalar yaşandığını, kimlerin hedef gösterildiğini bu ülkenin hafızası unutmadı.
Bugün ise benzer sahneleri farklı aktörlerle izliyoruz. NATO'yu protesto edenlerin karşısına yine farklı gruplar çıkıyor. ABD'nin politikalarını eleştirenler zaman zaman hedef hâline geliyor. Dün emperyalizme karşı en sert sloganları atanların bir kısmı bugün sessiz; dün sessiz kalanların bir kısmı ise bugün en önde.
Bir zamanlar köprülerde, meydanlarda "Kahrolsun emperyalizm!", "Kahrolsun Amerika!", "Kahrolsun İsrail!" sloganları yankılanıyordu. Bugün ise aynı Amerika ile yapılan stratejik görüşmeler, aynı NATO içinde verilen ortak fotoğraflar konuşuluyor.
Elbette devlet yönetmek slogan atmak değildir. Uluslararası ilişkiler hamasetle değil, çıkar dengeleriyle yürür. Devletler ebedî dostluklarla değil, ebedî çıkarlarla hareket eder. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak vatandaşın sorguladığı nokta başkadır.
Dün söylenenlerle bugün yapılanlar arasındaki mesafe neden bu kadar büyüyor? Dün "asla" denilenler bugün neden normalleşiyor? Değişen dünya mı, yoksa değişen ilkeler mi?
Merhum Süleyman Demirel'in yıllar önce söylediği "Dün dündür, bugün bugündür." sözü, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ güncelliğini koruyor. Belki de Türk siyasetini en kısa anlatan cümlelerden biri budur. Ancak siyasetin değişen dengeleri olabilir; milletin hafızası bu kadar kolay değişmez.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin şu sözü tam da burada anlam kazanıyor:
"Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol."
Toplum, fikir değiştirilmesine değil; ilkesizliğe itiraz eder. İnsanlar, dün alkışlayıp bugün yuhalayanları değil, şartlar ne olursa olsun aynı duruşu sergileyenleri hatırlar.
NATO Zirvesi bitti. Konuklar ülkelerine döndü. Fakat geriye yine aynı sorular kaldı.
Türkiye bu fırtınalı coğrafyada barışın merkezi mi olacak, yoksa büyük güçlerin hesaplaşmalarının gölgesinde kalmaya devam mı edecek?
İran'a yönelik böylesine kritik bir askerî kararın Türkiye'de bulunulduğu sırada açıklanmasının diplomatik yükünü kim hesapladı? Bunun ülkemize siyasi ve güvenlik açısından yansımaları yeterince değerlendirildi mi?
Tarih bize şunu öğretiyor: Büyük devlet olmak yalnızca büyük zirvelere ev sahipliği yapmakla olmaz. Büyük devlet olmak; krizleri yönetebilmek, ilkeli bir duruş sergileyebilmek ve milletin hafızasına saygı duymakla mümkündür.
Çünkü gün gelir alkışlar diner, kameralar kapanır, kırmızı halılar kaldırılır. Geriye ise sadece milletin vicdanında kalan sorular ve tarihin tuttuğu notlar kalır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün, 13 Kasım 1918'de İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği gün, Boğaz'daki düşman donanmasına bakarak yaverine söylediği ve Türk milletinin bağımsızlık inancını, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı'nın ilk işaretini simgeleyen o tarihî söz bugün de hafızalardadır:
"Geldikleri gibi giderler."
Celil Kocataş / diğer yazıları
- Mehterle karşılayıp, İzmir Marşı'yla uğurlayamadık / 12.07.2026
- Emekliler: İstatistiklerde ‘var’, hayatta ‘kayıt dışı’ / 05.07.2026
- Ekran karşısında bir soru: Reyting uğruna toplumsal denge zedeleniyor mu? / 29.06.2026
- Evin kapısı var, ama eşiği çok yüksek: Depremzede anahtara nasıl uzansın? / 22.06.2026
- Tek kelime, Irmak Öğretmen öldü! / 14.06.2026
- Taksitli memleket: Satılan taşınmazlar, ertelenen borçlar ve kâğıt üzerindeki refah / 07.06.2026
- Geleceği baltalamak: Bedava oksijenden milyon dolarlık yıkıma / 31.05.2026
- Siyasi operasyonların ekonomik faturası: İrade mi, esaret mi? / 24.05.2026
- Sofradaki Truva Atı: Beyaz ekmek ve genetiği değiştirilmiş geleceğimiz / 17.05.2026
- Sandıktaki irade, tezgâhtaki siyaset: Satılık halk mı var? / 10.05.2026
- Emekliler: İstatistiklerde ‘var’, hayatta ‘kayıt dışı’ / 05.07.2026
- Ekran karşısında bir soru: Reyting uğruna toplumsal denge zedeleniyor mu? / 29.06.2026
- Evin kapısı var, ama eşiği çok yüksek: Depremzede anahtara nasıl uzansın? / 22.06.2026
- Tek kelime, Irmak Öğretmen öldü! / 14.06.2026
- Taksitli memleket: Satılan taşınmazlar, ertelenen borçlar ve kâğıt üzerindeki refah / 07.06.2026
- Geleceği baltalamak: Bedava oksijenden milyon dolarlık yıkıma / 31.05.2026
- Siyasi operasyonların ekonomik faturası: İrade mi, esaret mi? / 24.05.2026
- Sofradaki Truva Atı: Beyaz ekmek ve genetiği değiştirilmiş geleceğimiz / 17.05.2026
- Sandıktaki irade, tezgâhtaki siyaset: Satılık halk mı var? / 10.05.2026























































