İnsan-ı kâmil, nazargâh-ı ilâhî olduğuna göre onlara teveccüh, onların şahsına değil, onlara tecelli eden Cenâb-ı Hakk'adır.
İnsan-ı kâmil, Cenab-ı Allah'ın (cc), kalbine nazar edip nurlandırdığı bahtiyar insandır. Bir başka ifade ile insan-ı kâmil, Allah'ın tecelli ettiği ve Hz. Musa'nın (as) teveccüh ettiği dağ ve ağaç gibidir... O halde, insan-ı kâmile rabıta, onun etine-kemiğine değil; onda tecelli eden Hakk'adır. Acınır o kimselere ki, böyle ulu'l-azim Hak dostlarından mahrumdurlar da, bu mahrumiyet onları rabıta konusunda şaşırtmıştır; onlar insan-ı kâmile teveccühü, o kâmile ulûhiyet izafe etmek şeklinde zannetmişler ve böylece büyük bir fesada sürüklenmişlerdir. İnsan-ı kâmil, nazargâh-ı ilâhî olduğuna göre onlara teveccüh, onların şahsına değil, onlara tecelli eden Cenâb-ı Hakk'adır. Yukarıdan beri izah ettiğimiz gibi Cenâb-ı Hak sebepleri halketmiştir. O'na vuslat da ancak sebeplere tevessül ile mümkündür. Peygamberimiz dahi Mirâc'da Cenâb-ı Hak ile görüşmeden evvel Sidre-i Müntehâ'ya kadar Hz. Cebrail (as) ile gitmiştir. Oradan öteye 'Refref' (aşk) ile seyrine devam etmiştir. Ve yine Hz. Musa, 'İlm-i Ledünn'ü öğrenmek istediği zaman ona muallim olarak Hz. Hızır (as) tayin edildi. Bu hususta Cenâb-ı Hak buyurur: "Nihayet kullarımızdan bir kul (olan Hızır'ı) buldular ki, Biz ona, katımızdan bir vahy vermiş ve etrafımızdan (gayblara dair özel) bir ilim öğretmiştik. Musa, Hızır'a: - Sana öğretilen ilimden bana öğretmek şartı ile sana uyayım mı? dedi." Bu kıssada, İlm-i Ledün sırlarıyla ilgili birçok hakikatler anlatılmaktadır.
İnsan-ı kâmil, Cenab-ı Allah'ın (cc), kalbine nazar edip nurlandırdığı bahtiyar insandır. Bir başka ifade ile insan-ı kâmil, Allah'ın tecelli ettiği ve Hz. Musa'nın (as) teveccüh ettiği dağ ve ağaç gibidir... O halde, insan-ı kâmile rabıta, onun etine-kemiğine değil; onda tecelli eden Hakk'adır. Acınır o kimselere ki, böyle ulu'l-azim Hak dostlarından mahrumdurlar da, bu mahrumiyet onları rabıta konusunda şaşırtmıştır; onlar insan-ı kâmile teveccühü, o kâmile ulûhiyet izafe etmek şeklinde zannetmişler ve böylece büyük bir fesada sürüklenmişlerdir. İnsan-ı kâmil, nazargâh-ı ilâhî olduğuna göre onlara teveccüh, onların şahsına değil, onlara tecelli eden Cenâb-ı Hakk'adır. Yukarıdan beri izah ettiğimiz gibi Cenâb-ı Hak sebepleri halketmiştir. O'na vuslat da ancak sebeplere tevessül ile mümkündür. Peygamberimiz dahi Mirâc'da Cenâb-ı Hak ile görüşmeden evvel Sidre-i Müntehâ'ya kadar Hz. Cebrail (as) ile gitmiştir. Oradan öteye 'Refref' (aşk) ile seyrine devam etmiştir. Ve yine Hz. Musa, 'İlm-i Ledünn'ü öğrenmek istediği zaman ona muallim olarak Hz. Hızır (as) tayin edildi. Bu hususta Cenâb-ı Hak buyurur: "Nihayet kullarımızdan bir kul (olan Hızır'ı) buldular ki, Biz ona, katımızdan bir vahy vermiş ve etrafımızdan (gayblara dair özel) bir ilim öğretmiştik. Musa, Hızır'a: - Sana öğretilen ilimden bana öğretmek şartı ile sana uyayım mı? dedi." Bu kıssada, İlm-i Ledün sırlarıyla ilgili birçok hakikatler anlatılmaktadır.
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.



























































































