Bütün felsefi akımların temel tartışma konularının başında Ahlak konusunun geldiğini görüyoruz. Her felsefi ekolun temsilcisi kendi anlayışına göre bu konuyu ele almıştır.
Kimisi neyi bilmediğini bilmektir, demiş; kimisi de bir menfaati elde etmek için her yol mubahtır, şeklinde anlamış. Bazısı da ahlak dâhil bütün otoriteleri reddederek insanın başıboş bir şekilde yaşaması gerektiğini savunmuştur. Bu listeyi uzatmak mümkün…
Peki, batılıların ahlak konusundaki arayışlarına karşı biz ahlak konusunda ne diyoruz?
Aslında ahlak insanı, insan kılan, fabrika ayarlarını tanzim eden o yüceler yücesi olana taşır.
Ahlak insana hakiki kıblesini buldurur.
Hakiki kıblesini bulmayan bâtılı kıble edinir.
Hakiki kıblesini bulan insan için de bütün varlıklar cennettir, bütün varlıkta cenneti seyreder.
Ahlak insanı doğru olan, güzel olan duyguya kavuşmasını sağlar. Bir insanda güzele, güzelliğe taşıyan his yoksa o insan cahildir. Yani aslında cahil, okuryazarlığı olmayana denmez. Cahil kişi insani hislerden mahrum kalana denir. Güzeller güzelinin eserlerinde o güzelin sanatını görecek kalbe, gönle sahip olmayana cahil denir.
Yaşadığımız hayatta çok rastlarız bazı insanlar vardır ki çok iyilik yapar ama bir anlık öfkesiyle bu iyilikleri yok eder. Bununla da övünür ben pire için yorganı yakarım diye.
Oysaki yapılan bütün güzellikler, iyilikler birer kuzu gibidir. Onların korunması, sevilmesi gerekir. Ancak gazap, öfke kurt gibidir. Gazaba, öfkeye kapılırsa insan bu kuzuları kurda parçalatır, mundar eder bırakır. Eğer sende gönül yoksa bir anlık öfkeyle yaptığın bütün güzellikleri, iyilikleri yok edersin ortalığı yangın yerine çevirirsin.
Hakiki insanları dost edinemeyenler, cahillerle oturur, kalkar. Yukarıda ifade ettik ama tekrarlayalım cahil insan doğru his ve duygudan mahrum olana denir. Bu insan on kütüphane dolusu kitap da okusa cahildir, on fakülte bitirse de cahildir.
Demek ki doğru his sahibi olamayan insan cahildir. Doğru hisse sahip olan insan ateşe atılsa bile o ateşi nura, gül bahçesine çevirir.
Kim gibi, Hz. İbrahim gibi.
Doğru hissiyata sahip olanların sözü şifadır.
Hz. Davud'un ellerinde demirin hamur gibi yumuşaması, demirin Davud'un sesini duymasındandır. İşte katı yürekli olanlar da doğru hisse sahip olanların nefesiyle, sözüyle demir gibi katı da olsalar da duyabilseler pişerler ve olurlar.
Bu sebeple kâmil insanın sözü şifadır, ortalığı toz dumana katmaz. Onların varlığı, sözü teskin eder, sükûnet verir.
Yaylalarda bazı kayaların, taşların içinde çok tatlı buz gibi sular akar, insanlar buralara kaya veya taş demez. Ne der? Çeşme der. İşte bazı kaya gibi, taş gibi insanlar da eğer güzel ahlaka sahip insanı kâmillerin ocağına uğrarsa kayalıktan akan çeşme, pınar olur. Artık o insana taş denmez. Çünkü o insan hakkın aynası olmuştur artık, ondan hak akar.
Bugün insanlığın bin bir kaosla boğuşmasının nedeni, ortalığın toz dumana boğulmasını sebebi de bu katı yürekli, katı sözlüler yüzünden değil mi?
Bütün bir kâinat Allah'ın (c.c) güzelliğini yansıtmaya yetmiyor da Allah (c.c) kendi güzelliğini insanda seyrediyor. Ama hangi insanda?
Tabi ki Ebu Türab gibi insanda.
Neden İmam Ali'ye Fahri Kâinat bu sıfatı vermiştir? Çünkü toprakta ayrı bir sır, ayrı bir güzellik var. Dünyada en sevdiğinin cenazesinin yanında belki bir gece duramazsın, hemen toprağın sinesine teslim etmek istersin. Çünkü toprak örter. Toprağa her türlü hakareti yaparsın ama sana yine bir şey demez, her türlü hakarete rağmen seni güzelliklerle karşılar. Âşık Veysel ozanımızın dediği gibi;
"Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yârim kara topraktır
İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır"
İşte insan da olacaksa toprak gibi, Hz Ali gibi ahlaklı olacak. Hz. Ali Efendimizin hayatına baktığımızda da bu toprak gibi olmayı fazlasıyla görüyoruz. Neden Fahri Kâinat Efendimizin Hz. Ali'ye Ebu Türab dediğini de anlıyoruz.
Hz. Ali hasmına dahi merhamet elini uzatır. Katiline bile merhamet etti. Böyle merhamet, böyle medeniyet, böyle ahlak dünyada yok.
Güneşi tanımak isteyenler güneşin aydınlattığı eşyalara sorarak güneşi tanıyamaz. Güneşi tanımak isteyen güneşe gidecek.
Kısaca ahlakın güneşi, membaı, kaynağı, kıblesi Fahri Kâinat Efendimiz ve Ehl-i Beyt'idir.
Hakiki kıblesini bulamayan bâtılı kıble edinir.
- Mustafa Kemal Atatürk bir Osmanlı paşasıydı / 01.04.2025
- Bayram, şeker ve ruhsuzluk / 29.03.2025
- Akıl mı aşk mı? İnsanı insan yapan nedir? / 25.03.2025
- Akıl ve inanç: Haritasız yolculuk olur mu? / 22.03.2025
- Ehlibeyt ve Ramazan: Oruç, sadece bir açlık mıdır? / 21.03.2025
- Boğaz kanla dolu, ama geçilmez! / 18.03.2025
- Unutulan hakikat, kaybolan insanlık / 16.03.2025
- İnsanın, insan-ı kâmil olduğu ay: Ramazan / 14.03.2025
- İstiklal’in sesi: Bir milletin ruhuna kazınan marş / 12.03.2025


























































