logo
28 NİSAN 2026

ARAŞTIRMA

24.09.2001 00:00:00
PKK terörünün kaynakları ve Batı'nın Ortadoğu oyunu

Yıllardır dünyanın en problemli bölgelerinden biri olma özelliğini sürdüren Ortadoğu'nun, sorunlarının kökeni 200 yıl öncesine kadar dayanmakta ve meselenin temelinde başta İngiltere ve Rusya olmak üzere Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki hesapları yatmaktadır. Bilhassa İngiltere'nin, bu dönemde Osmanlı Devleti'ne yönelik çok girift emeller taşıdığı görülmektedir. (1) Şüphesiz bunda, Batı dünyasının 16.yüzyıla kadar süren ilişkilerinde; Müslüman Türkler karşısında çoğu kez zebûn düşmesi, Hıristiyan kiliselerin beslemiş olduğu Haçlılık psikolojisinin Batılı devletlerin politikalarını şekillendirmesi, özellikle 16-17. yüzyıllardan sonra ortaya çıkan sömürgecilik politikalarının emperyalizme- yaylmacılığa- dönüşmesi önemli rol oynamıştır. 1683 tarihindeki II. Viyana Kuşatması ve bunun akabinde uğranılan büyük yenilgi ile 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması, Batılıların, "Doğu Politikalarını" belirlemede adeta bir dönüm noktasıolmuştur. Bu dönemden itibaren, "süper güç" olma özelliğini kaybeden ve "Hasta Adam" diye nitelendirilen Osmanlı Devleti toprakları üzerinde İngiltere, Fransa ve Rusya'nın bir menfaat mücadelesine girdikleri görülmektedir. Türk toprakları bu devletlerin emperyalist çıkarlarının çatıştığı bir odak haline dönüşmüştür.

Bu devletlerden Rusya, Deli Petro'dan (1689-1725) itibaren takip etmiş olduğu yayılmacı siyaseti dolayısıyla Osmanlı ile devamlı ve çok yönlü bir çıatışma içerisinde olmuştur. Kuruluşundan beri Rusya'nın güneye inerek sıcak denizlere açılmaya yönelik hedefleri; Balkanlar, Boğazlar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu üzerinde yoğunlaşmıştır. Devrin büyük devletlerinden Fransa, takip ettiği politikayla Osmanlı Devleti'ndeki Katolikleri himaye ile Hıristiyan ülkelerde prestijini yükseltmeyi iyi ilişkileri geliştirerek Osmanlı'yı, Fransa'nın düşmanları üzerine sevketmeyi, Kapitülasyon ve ticari faaliytelerle Fransa'ya daha fazla maddi menfaat sağlamayı gaye ederken diğer taraftan Suriye ve Şam'ı ele geçirerek Osmanlı topraklarından pay alma peşinde idi. Fransa, Uzakdoğu sömürgelerini korumayı ve İngiltere'ye paralel olarak bu sömürgelerindeki hakimiyetini kuvvetlendirmeyi Ortadoğu politikasının temeli olarak benimsenmişti.

Bilhassa Hindistan'ı hakimiyeti altına aldıktan sonra Hint yolları üzerinde bulunan Osmanlı'ya karşı ilgisi daha da çoğalan İngiltere ise bir yandan güçlü devletlere, özellikle Rusya'ya karşı bir denge politikası izlerken öte yandan Ortadoğu'ya göndermiş olduğu çok sayıda "Ajan-Misyoner" ve "Şarkiyatçılar" (Oryantalist) vasıtasıyla bölge üzerinde hem içtimai ve kültürel bir baskı, hem de iktisadi ve siyasi bir denetim kurmayı hedeflemiştir. (2)

Sömürgecİlİğİn keşİf kolu: Oryantalİzm

Oryantalizm ya da Şarkiyatçılık genel ifadesiyle Batı dünyasının üstünlüğünü kabul eden, Doğu üzerinde otorite kurma ve bunu devam ettirebilme politikasıdır. Güçlü Batı'nın zayıf Doğu'ya empoze ettiği bir doktirindir.(3) Edwad Said'e göre Oryantalizm, Batı'nın siyasi bir propaganda aracıdır. Bunun yanında Batı'nın İslam dünyasına saldırmasına haklılık kazandırılmasının adıdır. (4) Oryantalizm, Batı'nın dışındaki ayrı bir dünyanın öğrenilmesi, yönlendirilmesi ve daha sonra kullanılması için gösterilen çabanın tamamıdır. Sonuçta kullanılma olayı, Doğu toplumlarının eritilmesi ve asimilasyonu ile noktalanmasıdır. Bu Oryantalist/Şarkiyat Merkezleri, Doğu ile ilgili olarak, "mesele çıkartmayı" ve "mesele icat etmeyi" kendisine görev kabul etmiş, kendi ülkelerinin politikalarına yön vermeyi amaçlamışlardır.

MİSYONERLERİN GAYESİ

Misyonernlerin ise iki temel gayesi vardı: Birincisi Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak; diğeri, Müslüman halkları Hristiyanlaştırmak.Bu gayeyi gerçekleştirmek için de:

1- Merkezi otoriteyi tesis eden tasavvuf kurumunu yozlaştırmak,

2- İslam'ı ve Kur'an'ı tahrif edebilmek için Hadis'lerin kaynakları konusunda şüphe oluşturarak Hadis müessesesini ve Peygamberin Sünnetini tahrif etmek.

Nitekim, 1710 yıllında İngilizler tarafından ajan-misyoner olarak İstanbul'a gönderilen Humpher, Müslümanlar arasında,

- Renk ayrımını

- Kabile ihtilaflarını

- Arazi ihtilaflarını

- Dini ihtilafları

- Kavmiyetçilik akımlarını tutuşturmakla görevlendirilmiştir. Zira Osmanlı'yı yok etmenin, yani milli birliğini bozmanın yolu, dini birliği ve din müessesesini çökertmekten geçmekteydi. Bunu gayet iyi bilen İngilizler hedeflerini gerçekleştirebilmek için, Osmanlı hakimiyeti altındaki beldelere özellikle Ortadoğu'ya ve başkent İstanbul'a yüzlerce ajan misyoner gönderdiler. Bunlardan başlıcaları, Humpher, Lawrance, Wayt Fransıs E.P. Botta'dır. (5) Osmanlı'yı parçalama gayesine yönelik plan ve projeler hep bu ajanlar vasıtasıyla bilfiil ortaya konmuştur. Goldzier, Gaitana, Renan, Rodinson gibi Oryantalistler ve Reşit Rıza, C. Afgani gibi yerli işbirlikçilere dikkat edilirse hep aynı konuları ele aldıkları, aynı fikirleri işledikleri görülecektir. Batılı Katolik ve Protestan misyonerler 19. Yüzyıl Osmanlı devletinde aktif olarak faaliyet göstermişlerdir. Bu amaçla misyoner okullar kiliseler, hastaneler ve diğer hayır kurumları açmışlar, Kapitülasyonların himayesinde Avrupa güçlerinin diplomatik yardımlarına sığınarak faaliyetlerini rahatça yürütmüşlerdir... 1894 yılında sadece Elazığ'da 83, Diyarbakır'da 32 Erzurum'da 24 Bitlis'te 22 misyoner okulunun var olduğu belirtilmektedir. (6)

İngiltere 1800'lü yıllardan itibaren Ortadoğuya gönderdiği misyoner ajanlar ve siyasi Şarkiyatçılar vasıtasıyla Osmanlı İmparatorluğu ile İran arasındaki meskûn unsurlarla uğraşmaya başlamış, çoğu kez Çarlık Rusyası ile işbirliği yapmış olmakla birlikte buradaki Osmanlı tebaası halkları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmişlerdir. Nüfuz ve çıkar çatışması sebebiyle İngiltere, zaman zaman Rusya'ya da tavır olmaktan çekinmemiştir. Öyle ki, İngiltere Ortadoğu'daki etkinliğini, II. Dünya Savaşı sonrasında, yerini ABD'ye terk edinceye kadar devam ettirmiştir. (7)

Oryantalist faaliyetler sonucu elde edilen birtakım veriler emperyalist gayelere mesnet teşkil etmiş, Osmanlı tebaası gayr-i müslim azınlıkların tahrik edilerek birer birer ayaklanmaları sağlanmıştır. Rum, Yunan, Ermeni gibi toplulukların siyasi sadakatleri yok edilmeye çalışıldığı gibi, Mısır, Irak, İran, Hicaz bölgelerinde meskün Müslüman Arapların ve Türk aşiretlerin de yine bu misyonerlik faaliyetleri neticesinde kışkırtıldıkları görülmektedir. Nitekim, Ajan Humpher, E. Lawrence gibi misyonerler, Müslümanlar arasında fitne ve fesat tohumları ekerek Arapları Türklere, Türkleri Araplara karşı kötülüyorlardı. Ortadoğu'yu hakimiyeti altında bulunduran Osmanlı'yı sömürücü (!), İngiltere'yi kurtarıcı (!) olarak lanse ediyorlardı. Yine Rich, Heine, Kolkhan, Mcdonald, J.M. Kinneir gibi misyoner ajanlar, bölgedeki Kürtler ve Ermeniler ile ilgilenmişlerdir. 1817-1820 yılları arasında bölgede oldukça yoğun faaliyet gösteren Heine, Brother ve Rich adlı İngiliz ajanları 1815 yılında Van-Beyazıd bölgesinde meydana gelen karışıklıklarda etkili olmuşlardır. Bu olaylarda Türk aşiretleri kışkırtıldığı gibi, Ermeniler de kışkırtılmaya çalışılmış, Ortadoğu'nun I. Dünya Savaşı sonrasında bölünmüş coğrafyasının daha da parçalanması hedeflenmiştir.

İngiltere, 1821-1822 yıllarından itibaren Anadolu'nun dışındaki İran ve Irak'taki bu aşiretlerle ilgilenmeye başlamış, Frazier adlı bir ajan İran'a gönderilirken bir grup İngiliz subayı da Süleymaniye'de faaliyet için görevlendirilmiştir. Ortadoğu'da 1828 ve 1832 yıllarında uzunca bir seyehat yapan Rodon Cissini, 1835 yılındaki seyahati sırasında götürdüğü bir heyetle, Dicle-Frat arasındaki bölgede yeraltı zenginliklerini tespit etmek üzere faaliyet göstermiştir. (8)

Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren misyoner teşkilatlarına, ABD elçiliği ve konsolosları açılana kadar İngiltere lojistik destek vermiştir. Bölgeye gelen ilk misyonerler genellikle Fransız ve İtalyan asıllı Katolik misyonerlerdi. 19. Yüzyılın başlarından itibaren bunlara İngiliz, ABD'li Alman, İsveç vd. milletlere mensup misyonerler de katıldı. Anadolu'ya ilk gelen ABD'li misyoner, 15 Ocak 1820 tarihinde İzmir'e ayak basan Pliny Fisk ile Levi Parsons'tur. Bunlar ABCFM (American Board of Commissioners for Foreing Missions) adlı Amerikan misyoner teşkilatının birer elemanıdır. Kısaca "Board" olarak bilinen bu teşkilat ABD'deki Protestan misyoner teşkilatının en eskisi ve en büyüğüdür.

1800'lü yılların başında dünya misyoner teşkilatları, dünyayı faaliyet alanına bölmüşler, Osmanlı toprakları da, Amerikalı Protestan misyonerlerin payına düşmüştü. Board 1870 tarihine kadar bu işi üstlenmiş daha sonra 1870 ten sonra "Board of Foreign Mission of the Prosbyterian Church" adlı diğer Amerikan Protestan misyoner teşkilatı ile ortaklaşa faaliyet göstermiştir. ABD'li misyoner kuruluşlar 1880 yılına kadar İngiliz hariciyesinin himayesinde İngiliz çıkarlarına da uygun olarak faaliyet gösterirken, bu tarihten sonra ABD'nin politikası doğrultusunda faaliyetlerde bulunmuşlardır. 1820-1895 yılları arasında Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren "Board" misyonerlerinin sayısı 540 olup, bu rakamın 427'si yalnızca Anadolu'da faaliyet göstermişlerdir.

1877-1878 Türk-Rus savaşı sırasında İngiltere, bölgedeki çıkarlarını korumak üzere bazı subay ve sivil elemanlarını Türkiye'ye göndermişti. Bunlar arasında bilhassa General Bikker, Fırat-Aras bölgesinde görev alarak aşiretlerimiz üzerine incelemeler (!) yapmıştır.

Bundan başka İsmail Hakkı Paşa'nın müşaviri Tirotir, Sivas Konsolosu Wilson, Van Konsolosu Klayton, ayrıca Williams ve Visan adlı siyasi Şarkiyatçılar Doğu Anadolu'da oldukça geniş faaliyette bulunmuşlardır.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde aralarında Sir Mark Syky 'ın da olduğu bir misyoner heyeti, Müslüman kimliği altında bölgede faaliyette bulunmuşlardır. Heyette Sir Mark Syks'tan başka misyoner Bayan Gertrude M.L. Bell, Le Comte de Cholet ve Bayan Bishob'da bulunmakta idi.

1909 yılında Şehrizor ve Süleymaniye bölgesinde bulunan İngiliz istihbarat subayı E. B. Soane'nin faaliyetleri oldukça enterasan ve dikkat çekicidir. İstanbul üzerinden Beyrut'a oradan da Halepçe'ye geçen Soane, bölgedeki güçlü Caf aşireti reisi Osman Bey'in karısı Adile Han'ı etkilemiş ve O'nun Farça katibliği görevini üstlenmiştir. Birinci dünya Savaşı yıllarına kadar kimliğini saklamayı başaran Soane, 1914 yılında İngilizler'in Irak'a girmeleri üzerine, İngiltere'nin bölgede "istihbarat subayı" olarak görev almıştır.

İngiltere'nin bölgedeki tesiri özellikle I. Cihan Savaşı sonrasında gözle görülür hale gelmiştir. Rusya'nın 1917 Kömünist ihtilalini müteakip bölgeden çekilmesi, savaş galibi İtilaf Devletleri'nin patronu durumda olan İngiltere'ye, bölge coğrafyasını istediği gibi kullanma imkanını vermişti. İngiltere, bu hakkı adeta kendisinde görmekte idi.

Bu tarihlerde İngiltere için en önemli konuyu Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi teşkil etmekteydi. İşte bu sebeple 30 Ocak 1919 tarihinde Lloyd George, Paris Konferansı'nda Kürt meselesini gündeme getirerek, konferans metnine; "... Ermenistan, Suriye, Mezopotamya ve Kürdistan ve Filistin ve Arabistan Osmanlı (Türk) İmparatorluğundan tamamen ayrılmalıdır." Maddesini koydurdu. Lloyd George'un bu teşebbüsü, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşmasının 62-63 ve 64. Maddelerinde daha da belirginleşti. Böylece bölgede kukla bir "Kürt devleti"nin kurulması için önemli bir adım atılmış oldu. İngiltere'nin savaş sonrası bu faaliyetleri, ele geçirdiği Mezopotamya bölgesi, daha doğrusu Musul petrol sahası ile Türkiye ve Rusya arasında, bir tampon devlet yaratma gayretlerinden başka bir şey değildir. İngiltere bölgede kurulacak kukla "Kürdistan" ve "Ermenistan" devletleri ile, Irak'taki yeni sömürgesinin kuzeyden gelebilecek tehlikelere karşı emniyetini sağlayabilecekti.

Mütareke sonrasında ve Milli Mücadele yıllarında İngiltere'nin Kürtler'le ilgili sürdürdüğü yoğun faaliyet, Robeck'nin Lord Curzon'a gönderdiği raporlarda açıkça görülür.

Diğer yandan merkezi İstanbul'da olmak üzere kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti, İngiltere tarafından finanse edilmiş, gene İstanbul'da sempatizan toplayabilmek amacıyla "İngiliz Muhibler Cemiyeti",ve "Hoybon Cemiyeti" gibi legal kuruluşlar İngiltere'nin teşvik ve yardımları ile faaliyete geçmişlerdir. Ayrıca Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın bazı şübelerine ve mensuplarına da el atılarak, bunlarda İngiltere hesabına kazanılmıştır. Diğer yandan İngiltere, gerek Milli Mücadele yıllarında, gerekse Cumhuriyet döneminde çeşitli bölgelerde çıkan karışıklıkların çoğunda menfi bir rol oynamıştır.Bunlar arasında, 11 Mayıs 1919'da Midyat, Nusaybin ve Ömerkan bölgelerinde çıkan Ali Batı; 1920 yılında Koçgiri, aynı yıllarda Irak'ta patlak veren Şeyh Mahmud Berzenci, Musul meselesinin görüşülmesi sırasında 1924 yılında Çal, Oramar, Çölemerik ve Habur suyu bölgelerinde, 1925 yılında Raçkoyan ve Raman, gene 1925 yılında çıkan Şeyh Sait ve 1926-1930 yıllarında süren Ağrı isyanlarını sayabiliriz.

Milli Mücadele yıllarında bir yandan kendilerince "Kuzey Kürdistan" denilen Türkiye'nin Güneydoğusu üzerinde çalışmalar yapan Bnb. Noel'in faaliyetleri görülürken diğer yandan Erzurum'da İngiliz temsilcisi olarak bulunan Albay Rawlinson'un buna benzer bir faaliyete yöneldiği ve Ankara Hükümetini zor duruma sokmak için bölgeyle ilgili oldukça geniş bir rapor hazırladığı anlaşılıyor.

Sömürgeler Dairesi Ortadoğu Bölümü Araplar'la İlişkiler Danışmanı, ajan T.E. Lawrence, Rawlinson'un raporuna bir not düşerek "dağınık bölgesel hareketlerin yalnızca bir takım polisiye tedbirler alınmasına yol açacağını ve bunun Atatürk safındakilere önemlibir güçlük çıkarmayacağını, bölgede bir gücü bir ihtilale/ isyana teşvik etmek için, savaş içinde Hicaz haretatına İngilizler'in yardımcı olmalarına benzer, yabancı bir idarenin uzmanlarının mutlaka temin edilmesi ve görevlendirilmesi gerektiğini" vurgulamıştır. Ayrıca Lawrence, ihtilal bölgesini uygun görmemekte, bir Kürt hareketinin ancak kendilerinin temin edeceği üstler, silahlar personel ve para ile mümkün olaabileceğini ve yardımın Arap isyanı boyutunda olması gerektiğini ileri sürüyordu. T.E. Lavrence'in belirtği miktar İngilizler'in Arap isyanını gerçekleştirmek için yaptıklarını 8 gemi, 50 subay, 5 milyon sterlin nakit, 16 milyon sterlin kadar tutan malzeme, eleman ve bloke para yardımıdır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz politikasının Ortadoğu haritasını tek başına çizmesinde en önemli etken Musul Petrolleri idi.Musul Petrolleri bir bakıma Ortadoğu'nun kaderini belirlerken, diğer yandan Türkiye Dış politikasında en büyük yarayı Musul meselesinde almıştır.

Abbasi Halifesi Mu'tasım döemine kadar inen bölgedeki Türk varlığı bir bakıma Anavatan'dan kopartılırken, Irak ve Suriye'deki göçebe Arap aşiretlerine birer devlet olma statüsü lutfedilmiş, bölge Fransa ile birlikte İngiltere'nin mandaletirliğine terkedilmiştir. İngiltere atacağı adımları gayet isabetle zamanında atmış ve Ortadoğunun petrollerini elde etmek için her çaraye başvurmuştur. Daha Mondros Mütarekesi'nin yürürlüğe girdiği tarihten bir hafta sonra İngiliz birlikleri Musul'a girip (8 Kasım 1918) Türkiye ile birlikte Müttefiklerini de bir oldu-bitti karşısında bırakmıştı. Çünkü 1916 Mayısında imzalanan Sykes-Picot Antlaşmasında Musul, Fransız bölgesi olarak kabul edilmişti. Halbuki bölge bu tarihten itibaren İngiltere denetimine giriyordu. İngilizler savaş tazminatı olarak Türk Petrol Şirketinin Almanlar'a ait olan %25 kısmını da ele geçirince Musul petrollerinde en büyük hisseye sahip olmuş oldu. İngilizler'in bu oldu-bittisi ABD ve Fransa tarafından tepkiyle karşılanmış ve taraflar arasında şiddetli bir siyasi mücadele başlamıştı. ABD., Musul petrolleri ile ilgili olarak eski bir antlaşmayı "Chester İmtiyazı"nı öne sürerken, Fransa Sykes-Pickot ile bölgenin kendisine bırakılması gerektiğini ileri sürüyordu.

İngiltere kendisine bölgesel bir müttefik aramaya işte bu noktada başlamış ve "Kürt Politikası"nı oluşturmuştur. (11) Bölgede kendi güdümünde kurulacak bir Kürt Devleti'nin çıkarlarına uygun olacağını değerlendiren İngiltere Anadolu, Suriye, Irak ve İran'daki Kürt aşiretlerine el atmış ve iki proje geliştirilmiştir. "Güney Kürdistan" projesi olarak Irak'ta bu uydu Kürt devleti düşünülmüş, hatta Mahmud Berzenci ile bu konuda önemli bir adım da atılmıştı. Bölge için en büyük tehdit olarak nitelendirilen Türkiye'yi hareketsiz bırakmak için "Kuzey Kürdistan" projesi oluşturulmuş ve bu politika ile ilgili olarak Bnb. E.W.C. Noel görevlendirilmiştir. Türkler'in 9 Eylül 1922'deki kati zafer yürüyüşüne kadar İngiltere bu politikanın peşini bırakmamıştır.

Son dönem Kürtçü teşkilatlar içinde en önemlisi 1974 yılındaki Ankara Demokratik Yurtsever Yüksek Öğretim Birliği adı altında başlayan daha sonra Partiya Karkaren Kürdistan (Kürdistan İşçi Partisi) yani PKK adını alan teşkilattır.

Bir yandan Marksist-Leninst, bir yandan Kürtçü bir ideolojiye sahip bu yeni teşkilat Irak, İran, Suriye ve Türkiye topraklarında büyük bir Kürdistan kurmayı hedeflemiştir. Abdullah Öcalan başkanlığında fiilen 1974 yılında teşkilatlanmaya başlamış görünüyorsa da kuruluş faaliyetlerinin 1970 yılına kadar indği görülmektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da bölgesel hücreler teşkil eden örgüt, 1979 yılında yapı olarak ortaya çıktı ve bu tarihde Lübnan'ın Sayda şehrinde PKK, Ermenistan Gizli Ordusu (ASALA) ile ortak bir deklarasyoın yayınlayarak ortak eylem kararlılığını açığa vurdular. 12 Eylül 1980 Askeri müdahalesini takiben birçok PKK militanı ve sempatizanı tutuklanmış kısa bir örgüt hareketsiz kalmıştır. Mayıs 1983 yılındaki eyleme kadar PKK, Besud Barzani'nin denetimindeki Kuzey Irak'ta barınma imkanı buldu. Mayıs 1983 eylemi ile birlikte Asala militanları da içinde bulunduğu halde Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde tam anlamıyla bir terör politikası takip etti.

Günümüzde de Türk Devleti bu terör örgütü ile bu mücadeleyi sürdürmektedir. Ve fakat ayrılıkçı hareketler de misyonerlik desteğinde devam etmektedir.

Papalığın ve onun şahsında Katolik kilisesinin Türkler ve Türk vatanı üzerindeki hesaplarının çarpıcı misalerinden birisi Papalığın PKK ve lideri Öcalan konusunda aldığı tavırdır. Roma'da bulunduğu zaman içerisinde Öcalan'a bizzat kiliseler tarafından sahip çıkıldığı kamuoyuna yansıyan bir hakikattir.

Yeni Mesaj Gazetesinin 23/11/98 tarihli haberinden şunları öğreniyoruz:

"Kardinal Achilli Silvestrini Abdullah Öcalan'a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan'da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, "Kendi bağımsızlığı ve düşünceleri için mücadele veren herkese siyasi sığınma hakkı tanınmalı" diye konuştu.

Kürt sorununun yalnızca Türkiye ve İtalya arasında bir mesele olarak görülmemesi gerektiğini dikkat çeken Kardinal, sorunun bütün Avrupa'pı ilgilendiren uluslararası bir konu olduğunu vurguladı.

Silvestrini Avrupa'nın dört bir yanından Öcalan'a destek vermek için Rom'ya gelen Kürt sığınacıların sorununun yalnızca diplomatik bir konuya indirgenemeyeceğini açıkladı.

Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz Abdullah Öcalan'ı hiçbir devletin himaye etmemesi gerektiğini söyledi. "Öcalan'ın iadesi konusunda Papa'ya bir mesajınız var mı?" şeklindeki soru üzerine Yılmaz "Otuz bin insanı katletmiş bir vaniyi himaye etmek devletin sonu bakımından pek parlak değildir" dedi.

Milliyet Gazetesinin 26/12/98 tarihli haberinde ise şöyle deniyor.

Vatikan'ın St. Peter Meydanı'nda yapılan geleneksel Noel ayininde çeşitli diller arasında ilk kez Kürtçe de konuşan Papa II: Jean Paul "Sersera ve Pirozde" diyerek Kürt halkına da yeni yılınızı tebrik ederim dedi. Ayin nedeniyle Avrupa'nın çeşitli yerlerinden gelen altmış kadar Kürt kadın da Papa'yı ziyaret ederek kendiine bir dosya erdi. Dosyada Kürt sorunun çözümüne ilişkin PKK'nın görüşlerini yansıtan bazı belgelerle Türkiye'nin güneydoğsundaki olaylara ilişkin fotogrfların yer aldığı öğrenildi. Papa II. Jean Paul Noel konuşasının bir bölümünde Kürt halkından da söz etti ve "bütün dünyada özgürlükisteyen insanlar Allah'ın kuludur. Bir tek Allah bizi korumak için yaratılmıştır. Burada bulunan Kürt halkını da selamlıyorum" dedi.

"Papa II. Jean Paul, dünyanın çeşitli dillerinden halka hitap ederken Türkçe olarak da yeni yılınızı tebrik ederim dedi. St. Peter Meydanı'nda on binlerce insanın katıldığı Noel ayininde Türkiye'nin Vatikan Büyükelçisi Altan Güen de hazır bulundu".

3/12/98 Cumhuriyet Fazetesinde, Sn. Aytunç Altandal Öcalan'ın Papa'ya mektubu üzerine bir değerlendirme yaptı. Altandal yazısında:

"Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir".

Bu sözler bölücü terör örgütü PKK'nın başı Abdullah Öcalan'a aittir. Ve Papa II. Jean Paul'e yazdığı meptupta yer almaktadır.

Şimdi sorumuz şudur: PKK ve ayrılıkçı Kürt hareketlerinin kiliselerle ne ilişkisi var?

İlkin şunu belirteyim: Kiliseler 1964'den bu yana Ortadoğu'daki Kürtçülük hareketleriyle ve 1983'den sonra da PKK ile çok yakından ilgilenmekteydiler. Güneydoğu Anadolu'daki ilk gizli ve örgütlü etnik ve dinsel ayırımcılığı esas alan istihbarat faaliyetlerini 1962'de Barış Gönüllüleri adıyla bölgeye gönderilen, çoğunluğu Katolik ve Anglikan kiliselerine kayıtlı Amerikalı uzmanlar başlatmışlardır.

Bunlar üç yıl süreyle bu bölgede yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulundular, bir çok vatandaşımıza din değiştirme telkinleri yaptılar, inanılmaz vaatlerde bulundular ve etnik ve dinsel ayırımcılığı körükleyecek bölgesel inanç farklılıklarını bilgi haline dönüştürerek ABD'deki çeşitli istihbarat birimlerine aktardılar. Bu gönüllülerin hazırladıkları raporların bir kısmı da doğrudan doğruya kiliselere gitti. (13)

Oğuz KÖRO?LU

Altı yıllık sessizliği yıkan şok delil

Gülistan Doku cinayetiyle ilgili Umut Altaş'ın, babasına ‘Parayı gönder yoksa savcıyı arar, her şeyi anlatırım’ diye şantaj yaptığı ortaya çıktı. Vali'nin oğluyla aynı araçtaki şüpheli, cinayeti örtbas için para istediği anlaşıldı

28.04.2026 11:50:00
Haber Merkezi
Altı yıllık sessizliği yıkan şok delil
Altı yıllık sessizliği yıkan şok delil
Tunceli'de 5 Ocak 2020'de Munzur Üniversitesi Öğrencisi Gülistan Doku'nun kaybolmasının ardından altı yıl süren sessizliğin ardından soruşturma dosyası hareketlendi. Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü cinayet soruşturmasına, kilit şüpheli Umut Altaş'ın babası Celal Altaş'a gönderdiği tehdit ve şantaj içerikli WhatsApp mesajları delil olarak eklendi.

Olay günü PTS (Plaka Tanıma Sistemi) kayıtlarına göre dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in oğlu Mustafa Türkay Sonel ile aynı araçta olduğu belirlenen Umut Altaş, 9 Ocak 2026 tarihli mesajlarda babasından para talep ederek "itiraf" kozunu kullandı. Yazışmalara göre Umut Altaş şöyle yazdı:

- "Sen öyle kolay sanıyorsun değil mi? Yaptıklarınızın bir bedeli olacak. Bugün hesabıma 9 bin dolar bekliyorum."

- "Bugün para gelmezse savcı hanımı arar, her şeyi anlatırım. Beni Amerika'ya niye yolladığınızı söylerim!"

- "Bırak rol yapmayı. Sen susturuyordun ya! Ötecem lan her şeyi. Göreceksiniz dünya kaç bucak."

Celal Altaş tutuklular arasında yer alıyor

Baba Celal Altaş ise oğluna "Size gönderdiğim 150 bin doları geri gönderin" yanıtını verdi. Celal Altaş, soruşturma kapsamında tutuklanan 12 kişi arasında yer alıyor ve oğlunun olayla ilgisi olmadığını savunurken, bazı konuşmalarda Umut'un "Mustafa Türkay silahını çıkarıp 'Ben bu silahla birini vurdum' dediğini" aktardığını iddia etti.

Umut Altaş, Mayıs 2022'de önce Meksika'ya, ardından yasa dışı yollarla ABD'nin Virginia eyaletine kaçtı. Hakkında Adalet Bakanlığı talebiyle kırmızı bülten çıkarıldı. Soruşturma dosyasında Altaş'ın "kasten öldürme" suçlamasıyla arandığı belirtiliyor.

Yeni deliller dosyaya etlendi

Soruşturmayı yeniden canlandıran Tunceli Başsavcısı Ebru Cansu'nun özel ekibi, KGYS ve PTS kayıtlarını, güvenlik kamerası görüntülerini ve yeni tanık beyanlarını dosyaya kattı. Mustafa Türkay Sonel "kasten öldürme" suçlamasıyla tutuklandı. Gizli tanık ve diğer deliller arasında Gülistan Doku'nun cinsel istismara uğradığı, hamile kaldığı ve olayın infazla sonuçlandığı iddiaları da yer alıyor. Hastane kayıtlarının silinmesiyle ilgili ayrı soruşturmada da tutuklamalar ve adli kontrol kararları verildi.

Gülistan Doku'nun akıbeti hâlâ bilinmiyor, arama çalışmaları devam ederken, dosyadaki yeni mesajlar olayın "organize bir cinayet ve delil karartma" şüphesini güçlendiriyor. Soruşturma derinleştiriliyor.

Halfeti Belediyesine operasyon

Şanlıurfa'da Halfeti Belediyesinin önceki yönetim dönemine ilişkin operasyonda aralarında eski Halfeti Belediye Başkanı Şeref Albayrak'ın da bulunduğu 29 kişi tutuklandı

28.04.2026 10:41:00
Anadolu Ajansı
Halfeti Belediyesine operasyon
Halfeti Belediyesine operasyon

Şanlıurfa'da Halfeti Belediyesinin önceki yönetim dönemine ilişkin "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" ve "edimin ifasına fesat karıştırma" suçlarına yönelik operasyonda gözaltına alınan 46 şüpheliden, aralarında eski Halfeti Belediye Başkanı Şeref Albayrak'ın da bulunduğu 29'u tutuklandı.

Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerince, Birecik Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde 24 Nisan'da düzenlenen operasyonda gözaltına alınan, aralarında eski Halfeti Belediye Başkanı Albayrak, eski belediye encümen üyeleri ile çeşitli birimlerde görev yapan personel ve esnafın da bulunduğu 46 zanlının adliyedeki işlemleri tamamlandı.

Aralarında Albayrak'ın da bulunduğu 29 şüpheli tutuklandı. 17 şüpheliden 3'ü serbest bırakılırken, 14'ü ise adli kontrol şartıyla salıverildi.

Halfeti Belediyesinin önceki yönetim dönemine ilişkin "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" ve "edimin ifasına fesat karıştırma" suçlarına yönelik 24 Nisan'da düzenlenen operasyonda 28'i kamu görevlisi olmak üzere toplam 51 şüpheli hakkında işlem başlatılmış, 50 zanlı gözaltına alınmış, 4'ü emniyetteki ifadelerinin ardından serbest bırakılmıştı.

Soruşturma kapsamında bir şüphelinin yakalanmasına yönelik çalışmalar devam ediyor.

Sarıyer'de karaya oturan gemi için kurtarma çalışması başlatıldı


 
 
İstanbul Yeniköy'de ünlülerin yalıları önünde karaya oturan konteyner gemisinin kurtarılması için çalışma başlatıldı.
 

28.04.2026 06:01:00 / Güncelleme: 28.04.2026 06:48:12
HABER MERKEZİ/AA
Sarıyer'de karaya oturan gemi için kurtarma çalışması başlatıldı
Sarıyer'de karaya oturan gemi için kurtarma çalışması başlatıldı

İstanbul Boğazı'nda seyreden "KAPPA" isimli 148 metre uzunluğundaki Türk bayraklı konteyner gemisi, gece saatlerinde Yeniköy önlerinde karaya oturdu. İhbar üzerine olay yerine polis ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü (KEGM) ekipleri sevk edildi.
Ekipler, konteyner gemisinin kurtarılması için çalışma başlattı.



İstanbul Boğazı gemi trafiği askıya alındı

KEGM'den konuya ilişkin yapılan açıklamada, "Rusya'dan Kocaeli'ye kılavuz kaptan alarak seyir halindeyken İstanbul Boğazı Yeniköy önlerinde karaya oturan KAPPA isimli 148 metre boyundaki konteyner gemisi için KURTARMA-5 ve KURTARMA-6 römorkörlerimiz ile balık adam ekibimiz ve KEGM-5 hızlı tahlisiye botumuz olay yerine ivedilikle yönlendirilmiş olup kurtarma çalışmalarına başlanmıştır. İstanbul Boğazı gemi trafiği çift yönde ve geçici olarak askıya alındı" ifadeleri kullanıldı.

Belediye personeline satırla saldırı

Ordu'da belediye binasında bir kişinin, belediye başkanının sekreterini satırla yaraladığı anların güvenlik kamerası görüntüsü ortaya çıktı

27.04.2026 16:18:00
İHA
Belediye personeline satırla saldırı
Belediye personeline satırla saldırı
Ordu'nun Aybastı ilçesinde 6 gün önce belediye binasında bir kişinin, belediye başkanının sekreterini satırla yaraladığı anların güvenlik kamerası görüntüsü ortaya çıktı.  

Olay, 21 Nisan günü saat 10.50'de meydana geldi. Aybastı Belediyesi'ne giden Yusuf Doğan isimli şahıs, belediye çalışanı ve başkanın sekreteri Adem Demirkale'ye bazı sorular sordu. Bir süre sonra Yusuf Doğan, Demirkale'nin başına satırın keskin kısmıyla 2 kez vurdu. Bu esnada Demirkale ve diğer belediye çalışanları şahsı etkisiz hale getirdi. Başından yaralanan Demirkale, olay yerindeki ilk müdahalenin ardından ambulansla Fatsa'daki bir hastaneye sevk edildi.

Olay anı güvenlik kamerasında

Olayın yaşandığı an ise belediyeye ait güvenlik kamerası tarafından kaydedildi. Görüntülerde, Yusuf Doğan isimli şahsın sekreterlik odasına geldiği, bir süre sonra ceketinin cebinden çıkardığı satırın keskin kısmıyla Demirkale'nin başına 2 kez vurduğu anlar yer alıyor. Ayrıca saldırıyı gerçekleştiren şahsın ikna edilerek güçlükle elinden satırın alındığı anlar da görüntülere yansıdı.

Öte yandan, olayın ardından gözaltına alınan ve emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen Yusuf Doğan, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Malatya'da 4,4 büyüklüğünde deprem

AFAD'ın internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Battalgazi ilçesi olan 4,4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi. Bölgede son günlerde yaşanan peş peşe depremler endişeye yol açtı

27.04.2026 16:13:00
Haber Merkezi
Malatya'da 4,4 büyüklüğünde deprem
Malatya'da 4,4 büyüklüğünde deprem
Malatya'nın Battalgazi ilçesinde, saat 15.42'de 4,4 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Battalgazi ilçesi olan 4,4 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.

Depremin 16,36 kilometre derinlikte meydana geldiği belirlendi.

Malatya'nın Battalgazi ilçesinde 4,4 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Deprem, Battalgazi'nin kırsal mahalleleri (özellikle Gülümuşağı civarı) merkezli olarak kaydedildi.

Bölgede depremler sıklaştı

Öte yandan, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, Bingöl, Erzurum ve Ağrı illerinde son günlerde kaydedilen depremlerle ilgili önemli bir açıklamada bulundu. Rasathane yetkilileri, bu sarsıntıların büyük bir depremin öncüsü olarak yorumlanamayacağını, ancak bölgenin yakından izlenmesi gerektiğini bildirdi.

Son günlerde Bingöl, Erzurum ve Ağrı bölgelerinde küçük ölçekli depremler kaydedildi. Kandilli Rasathanesi, bu tür sığ ve düşük büyüklükteki olayların bölgenin tektonik yapısından kaynaklandığını, ancak tek başına büyük bir depremi işaret etmediğini belirtti. Yetkililer, "Bu depremler büyük bir depremin öncüsü olarak yorumlanamaz; ancak Doğu Anadolu Bölgesi'nin aktif fay yapısı nedeniyle bölge yakından izlenmelidir" değerlendirmesinde bulundu.

Uzmanlar, bölgenin tarihsel deprem kayıtlarına dikkat çekerek, Kuzey Anadolu Fayı ile Doğu Anadolu Fayı'nın kesişim noktalarında enerji birikiminin olabileceğini hatırlattı. Ancak mevcut verilere göre, son depremlerin bağımsız ve yerel olduğu, artçı veya tetikleyici bir zincir oluşturmadığı ifade edildi.

Swiss Otel'de yangın paniği: Vatandaşlar tahliye edildi

Beşiktaş'ta bulunan Swissotel The Bosphorus'da henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın paniği yaşandı. Otelde konaklayan kişiler ve çalışanlar tahliye edildi. Ekiplerin çalışmaları sürüyor

27.04.2026 15:05:00
İhlas Haber Ajansı
Swiss Otel'de yangın paniği: Vatandaşlar tahliye edildi
Swiss Otel'de yangın paniği: Vatandaşlar tahliye edildi
Beşiktaş'ta bulunan Swissotel The Bosphorus'da henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın paniği yaşandı. Otelde konaklayan kişiler ve çalışanlar tahliye edildi. Ekiplerin çalışmaları sürüyor.
Beşiktaş'ta bulunan Swissotel The Bosphorus'da saat 13.30 sıralarında henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın paniği yaşandı. Yangının, otelin makine dairesinde çıktığı bildirildi. İhbar üzerine olay yerine itfaiye, polis ve sağlık ekipleri sevk edildi. Otelde konaklayanlar ve çalışanlar tahliye edildi. Ekiplerin otelde çalışmaları sürüyor.İHA

15 Temmuz darbe girişimi genç gazetecilerin manşetleriyle hatırlanacak

Basın İlan Kurumu, iletişim fakültesi öğrencilerinin kriz dönemlerinde doğru, hızlı ve sorumlu habercilik refleksi kazanmalarına katkı sağlamak amacıyla "15 Temmuz Manşetleri Gazetecilik Atölyesi" programını hayata geçiriyor. Programın ilk etkinliği 29 Nisan'da Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde gerçekleştirilecek

27.04.2026 14:30:00 / Güncelleme: 27.04.2026 14:32:07
Haber Merkezi
15 Temmuz darbe girişimi genç gazetecilerin manşetleriyle hatırlanacak
15 Temmuz darbe girişimi genç gazetecilerin manşetleriyle hatırlanacak
Basın İlan Kurumu tarafından 15 Temmuz Darbe Girişiminin 10. yıl dönümünde "Hafızayı Koru, Hakikati Yaz" temasıyla Türkiye genelinde 7 bölgeyi temsilen 7 üniversiteyle iş birliği içerisinde yürütülecek olan "15 Temmuz Manşetleri Gazetecilik Atölyesi", genç iletişimcilerin mesleki reflekslerini tarihsel bir olay üzerinden yeniden değerlendirmelerine imkân tanıyacak.

Teori ve uygulamayı bir araya getiren gazetecilik atölyesi, iki bölümden oluşacak. Atölyenin ilk bölümünde medya etiği ve sorumlu yayıncılık, dezenformasyonla mücadele, kriz ve olağanüstü durumlarda hızlı ve doğru haber üretimi ile haber ve kaynak doğrulama başlıklarında akademisyenler ve deneyimli gazeteciler tarafından teorik eğitimler verilecek.

İkinci bölümde ise öğrenciler gerçek bir haber üretim sürecini deneyimleyerek haber yazımı, görsel kullanımı, manşet oluşturma ve gazete birinci sayfasının tasarlanması aşamalarından meydana gelen uygulamalı çalışmayı gerçekleştirecek. Her biri 5 kişiden oluşan gruplar halinde çalışacak katılımcılar; deneyimli gazeteciler ve dizgi ekiplerinin rehberliğinde "O gece sen olsan nasıl manşet atardın?" refleksiyle 15 Temmuz darbe girişimini anlatan gazete birinci sayfasını baskıya hazır hale getirecek.

Basın İlan Kurumu'nun çalışması, özellikle kriz ve olağanüstü dönemlerde medyanın üstlendiği kritik rolü genç kuşaklara aktarmayı amaçlarken; aynı zamanda doğru bilgi, etik yayıncılık ve sorumlu haberciliğin önemine dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra genç gazeteci adaylarının demokrasi, millî birlik ve toplumsal sorumluluk temelli bir gazetecilik bilinci geliştirmesini hedefliyor.

"15 Temmuz Manşetleri Gazetecilik Atölyesi"nin ilk programı 29 Nisan 2026 Çarşamba günü Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Konferans Salonunda gerçekleştirilecek. Atölye çalışması; Ankara Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi İletişim Fakültelerinde düzenlenecek etkinliklerle devam edecek.

AYM Başkanı Özkaya: "Önemli bir aktör"

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Kadir Özkaya, "Anayasa Mahkemesi, 64 yıllık birikimiyle yalnızca Türk Hukuk sisteminin değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları hukukuyla etkileşim içinde gelişen çok katmanlı bir hak koruma mekanizmasının da önemli bir aktörü olarak faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdürmektedir" dedi.

27.04.2026 13:35:00 / Güncelleme: 27.04.2026 13:55:34
İhlas Haber Ajansı
AYM Başkanı Özkaya: "Önemli bir aktör"
AYM Başkanı Özkaya: "Önemli bir aktör"

Anayasa Mahkemesi'nin 64. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Yüce Divan Salonu'nda "Ne Bis İn İdem İlkesinin Farklı Yargı Alanlarındaki Etkileri" başlıklı sempozyum düzenlendi. Programda konuşan AYM Başkanı Özkaya, "Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulan ve Türk anayasal düzeninde ilk kez kurumsallaşan anayasa yargısının en somut tezahürüdür. Bu yönüyle Mahkeme, yalnızca yeni bir yargı organının ihdas edilmesini değil; aynı zamanda anayasanın üstünlüğü ilkesinin yargıce güvence altına alınmasını da ifade etmektedir. Bu da, Türk Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti ilkesinin Türkiye'deki en güçlü güvencelerinden biri olduğunu göstermektedir. Mahkememiz görev ve sorumluluklarını bu bilinç ışığında yerine getirmektedir. Bu şekilde de devam edecektir" ifadelerini kullandı.

"AYM, çok katmanlı hak koruma mekanizmasının önemli bir aktörü"
AYM'nin kuruluşundan itibaren, norm denetimi yoluyla yasama organının işlemlerini anayasal sınırlar içinde tutan ve hukuk devletinin temel gereklerini hayata geçiren bir fonksiyon üstlendiğini belirten Özkaya, "1982 Anayasası ile birlikte yetkileri yeniden şekillenen Anayasa Mahkemesi, anayasal sistem içindeki merkezi konumunu korumuş ve geliştirmiştir. Özellikle 2010 anayasa değişikliği ile kabul edilen bireysel başvuru mekanizması ise, Anayasa Mahkemesinin tarihi gelişiminde en önemli noktalardan birini teşkil etmiştir. Bugün gelinen noktada Anayasa Mahkemesi, altmış dört yıllık birikimiyle yalnızca Türk Hukuk sisteminin değil, aynı zamanda uluslararası insan hakları hukukuyla etkileşim içinde gelişen çok katmanlı bir hak koruma mekanizmasının da önemli bir aktörü olarak faaliyetlerini başarılı bir şekilde sürdürmektedir" dedi.
Anayasa yargısını ve onun fonksiyonunu doğru anlamak için öncelikle onun dayandığı temel ilkeleri hatırlamakta fayda bulunduğundan bahseden Özkaya, anayasa yargısının, yalnızca teknik bir denetim mekanizması değil; anayasanın üstünlüğünü ve bağlayıcılığını hayata geçiren kurumsal bir güvence olduğunu belirtti.
Özkaya konuşmasına şöyle devam:
"Anayasa, normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan temel hukuk normu olarak, yasama, yürütme ve yargı organları dahil olmak üzere tüm kamu gücünü bağlamaktadır. Bu yönüyle anayasa yargısı, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Zira anayasal denetimin bulunmadığı bir sistemde, anayasanın üstünlüğü ilkesinin pratik bir anlam ifade etmediğinin altını çizmek gerekir. Öte yandan anayasa yargısının günümüzde genişleyen rolü, onu yalnızca normları iptal eden bir yapının çok ötesine taşımaktadır. Anayasa yargısı demokratikleşme sürecinde aktif bir rol oynayan, hak ve özgürlüklerin korunmasının ötesine geçerek onların gelişimine katkı sunan bir mekanizma olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda anayasa yargısı, kanunların ve diğer normların anayasaya uygunluğunu denetleyerek, hukuk düzeni içinde bir uyum ve bütünlük mekanizması işlevi üstlenmektedir. Aynı zamanda anayasa yargısı, yalnızca normlar arasındaki hiyerarşik ilişkiyi korumakla kalmamakta; devlet iktidarının sınırlandırılması ve birey haklarının güvence altına alınması bakımından da temel bir fonksiyon üstlenmektedir."

"AYM, ulusal hukuk ile uluslararası insan hakları hukuku arasında köprü kuran bir içtihat merciine dönüşmüştür"
Bireysel başvuru yolunun kabulüyle birlikte AYM'nin yalnızca ihlalleri gideren değil, aynı zamanda hukuk sisteminin bütününe yön veren bir içtihat üretim merkezi haline geldiğini ifade eden Özkaya, "Yine Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru mekanizmasıyla birlikte ulusal hukuk ile uluslararası insan hakları hukuku arasında köprü kuran bir içtihat merciine dönüşmüştür. Bu tarihi gelişim, yalnızca kurumsal bir sürekliliği değil; aynı zamanda Anayasa Mahkemesinin değişen toplumsal ihtiyaçlara uyum sağlama kapasitesini de ortaya koymaktadır. Nitekim Mahkememizin son yıllardaki faaliyetlerinde de açıkça görüldüğü üzere, bireysel başvuru mekanizmasının etkin şekilde işletilmesi, başvuru sayılarındaki artışa rağmen kararların makul sürede sonuçlandırılması ve ihlal kararlarının hukuk düzeni üzerindeki dönüştürücü etkisi, anayasa yargısının dinamik niteliğini somut biçimde ortaya koymaktadır" diye konuştu.
Başkan Özkaya, AYM'nin bir yandan bireysel başvurular yoluyla temel hak ve özgürlüklerin korunmasına katkı sağlarken, diğer yandan verdiği kararlarla kamu gücünün kullanımına yön veren ve benzer ihlallerin önlenmesine hizmet eden bir içtihat bütünlüğü oluşturduğundan bahsetti.

"Dijital imkânların genişletilmesi, başvurucuların mahkemeye erişimini önemli ölçüde artırmıştır"
AYM'nin, şeffaflık, erişilebilirlik ve etkinlik ilkeleri doğrultusunda sürekli bir gelişim ve dönüşüm içerisinde olduğunu vurgulayan Özkaya, "Bu kapsamda hayata geçirilen uygulamalar, anayasa yargısının yalnızca hukuki bir faaliyet alanı olmadığını, aynı zamanda toplumsal güveni güçlendiren bir kamusal hizmet niteliği taşıdığını da ortaya koymaktadır. Anayasa Mahkemesi bu bilinç altında hareket etmektedir. Özellikle bireysel başvuru süreçlerinin kolaylaştırılmasına yönelik dijital imkânların genişletilmesi, başvurucuların Mahkemeye erişimini önemli ölçüde artırmış, hak arama yollarının daha etkin ve ulaşılabilir hâle gelmesine katkı sağlamıştır. Bununla birlikte, Mahkeme kararlarının zamanında ve sistematik bir şekilde kamuoyuyla paylaşılması, anayasa yargısının şeffaflık ilkesini somutlaştırmakta ve yargı faaliyetlerin daha geniş kesimler tarafından anlaşılabilir olmasına imkan tanımaktadır. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi, teknolojik imkânları etkin şekilde kullanarak, hem yargı süreçlerin hızlanmasını sağlamakta hem de anayasa yargısının toplumla olan bağını güçlendirmektedir. Bu durum, anayasa yargısının yalnızca hukuki değil, aynı zamanda kurumsal güven ve demokratik meşruiyet üreten bir işlev üstlendiğini açıkça ortaya koymaktadır" ifadelerinde bulundu.
Özkaya, gerçekleştirilen toplantıların AYM'nin kurumsal hafızasını canlı tutmanın yanı sıra, anayasal düşüncenin gelişmesine katkı sunan, içtihat ile doktrin arasında verimli bir etkileşim zemini oluşturan önemli platformlar olarak öne çıktığını belirtti.
Özkaya, etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen herkese teşekkürlerini ileterek, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi ve temel hakların etkin korunması yönündeki ortak çabaların artarak devam etmesi temennisinde bulundu.
Sempozyuma, AYM Başkanı Kadir Özkaya'nın yanı sıra Yargıtay Başkanı Ömer Kerkez, yüksek mahkeme üyeleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Türkiye yargıcı Saadet Yüksel, Avrupa Konseyi Ankara Program Ofisi Başkanı William Massolin ve hukukçular katıldıİHA

Yalova Emniyet Müdürü ifadeye çağırıldı

Gülistan Doku soruşturmasında 6 yıl sonra kritik gelişme. Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü Yılmaz Delen, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nda tanık olarak ifade veriyor. Delen, halen Yalova İl Emniyet Müdürü görevini yürütüyor

27.04.2026 10:12:00
Haber Merkezi
Yalova Emniyet Müdürü ifadeye çağırıldı
Yalova Emniyet Müdürü ifadeye çağırıldı
Tunceli'de 5 Ocak 2020'de Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku'nun kaybolmasıyla ilgili soruşturma, 6 yıl sonra cinayet şüphesiyle yeniden hareketlendi. Soruşturma kapsamında dönemin Tunceli İl Emniyet Müdürü olan ve halen Yalova İl Emniyet Müdürü görevini yürüten Yılmaz Delen, tanık sıfatıyla ifadeye çağrıldı.

Delen'in, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla Yalova'dan Erzurum'a geçtiği ve bugün sabah saatlerinde savcılıkta ifade vermeye başladığı öğrenildi. İfade sürecinin tanık olarak başladığı, ancak soruşturmada ihmale ilişkin değerlendirme yapılması halinde Delen'in sıfatının değişebileceği belirtiliyor.

Başsavcı Ebru Cansu ile soruşturmanın seyri değişti

Gülistan Doku'nun kaybolması "kayıp şahıs" olarak ele alınırken, yeni Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu'nun göreve gelmesiyle dosya yeniden incelendi. 700 saate yakın kamera görüntülerinin analizi, gizli tanık ifadeleri ve yeni delillerle soruşturma cinayet yönünde ilerliyor. Ceset hâlâ bulunamadı ancak Tunceli'nin çeşitli noktalarında Jandarma Arama Kurtarma (JAK) ve JASAT ekipleri, yeraltı görüntüleme cihazları ve helikopter destekli aramalarını sürdürüyor.

Soruşturmada daha önce dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, hastane başhekimi ve diğer şüpheliler tutuklandı. Engin Yücer gibi tanıkların ifadelerinde, dönemin emniyet yetkililerinin olaya ilişkin ihmalleri ve müdahaleleri iddiaları yer alıyor. Bu bağlamda Yılmaz Delen'in ifadesi, soruşturmanın seyrini önemli ölçüde etkileyebilir.

Rüşvet soruşturmasında yeni operasyon: 10 gözaltı

Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı'na yönelik yürütülen rüşvet soruşturmasında yeni bir operasyon başlatıldı. İstanbul merkezli 4 ilde gerçekleşen baskınlarda 10 şüphelinin yakalandığı bildirildi

27.04.2026 10:03:00 / Güncelleme: 27.04.2026 10:07:53
İhlas Haber Ajansı
Rüşvet soruşturmasında yeni operasyon: 10 gözaltı
Rüşvet soruşturmasında yeni operasyon: 10 gözaltı
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosunca yürütülen "rüşvet" soruşturmasında yeni bir operasyon başlatıldı. İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gerçekleştirilen geniş kapsamlı operasyonların ilki 26 Aralık 2024'te düzenlenmişti.

Soruşturma kapsamında düzenlenen 3. dalga operasyon sırasında şüphelilerden elde edilen telefonların bilirkişi incelemesi sırasında çok sayıda kişinin benzer eylemlere karıştıkları tespit edildi. Bu kapsamda imaj ve imaj inceleme tutanaklarında yer alan tespitlerde kimlikleri açığa çıkarılan şüphelilerin rüşvet suçuna karıştıkları, bu şahısların firma sahipleri ile ilişki kurarak cezai müeyyideden kaçınmaları karşılığında rüşvet talep ettikleri ve aldıkları belirlendi.

Yeni deliller ışığında harekete geçen Mali Suçlarla Mücadele Şubesine bağlı ekipler, Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı'na yönelik yürütülen rüşvet soruşturmasında bu sabah yeni bir operasyon başlattı. Uzun süre devam eden teknik ve fiziki çalışmaların sonucunda İstanbul merkezli 4 ilde eş zamanlı operasyon düzenlendi. Baskınlarda 10 şüphelinin yakalandığı belirtildi.

Yakalanan şüpheliler sorgulanmak üzere emniyete götürüldü. Soruşturma kapsamında yürütülen tahkikat işlemlerinin devam ettiği aktarıldı.
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.