logo
23 EYLÜL 2026

Avrupa'nın jeopolitik sıkışmışlığı ve çok kutuplu dünya arayışı

23.09.2026 00:00:00
 

Küresel siyasette taşlar yerinden oynarken, Soğuk Savaş sonrası ABD merkezli olarak şekillenen tek kutuplu veya Washington ile Pekin-Moskova eksenindeki iki kutuplu güç dengesi derin krizlerle sarsılıyor.

Bu küresel güç mücadelesinin ortasında kalan Avrupa Birliği (AB) ve diğer Avrupa ülkeleri, ABD'nin tek taraflı baskıları ile Doğu blokunun artan nüfuzu arasında sıkışmış olmanın bedelini ödemektedir. 

Son olarak New York'ta düzenlenen BM 81. Genel Kurulu marjında AB, Avustralya, Barbados, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Kenya sponsorluğunda başlatılan "Çok Taraflılık İçin Ortaklar" (Partners for Multilateralism) girişimi, Avrupa'nın küresel satranç tahtasında bağımsız bir kutup olma yolundaki stratejik hamlelerinin somut bir göstergesidir. 

Ancak transatlantik ittifakın derinleşen fay hatları ve küresel krizler, sadece Avrupa'yı değil, bölgesel bir güç olan Türkiye'yi de hayati kararların eşiğine getirmektedir.

Transatlantik çatlağı derinleştiren eksen kaymaları

Avrupa'nın bağımsız bir hareket alanı inşa etme arayışının arkasında, ABD ile yaşanan derin stratejik, hukuki ve ekonomik ayrışmalar yatmaktadır. 

Washington'ın özellikle Trump yönetimi döneminde öne çıkan korumacı ve tek taraflı politikaları, Avrupalı müttefiklerde ciddi bir "güvenilmezlik" ve "vesayet" algısı oluşturmuştur.

Bu durumun en somut örneklerinden biri Trump'ın Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) yönelik yaptırım tehditleridir. 

UCM'nin Gazze'deki insan hakları ihlalleri ve soykırım suçlamaları kapsamında İsrail Başbakanı Netanyahu ve İsrailli yetkililer hakkında çıkardığı tutuklama kararları, uluslararası hukukun bir gereği olmasına rağmen Washington yönetimi tarafından sert bir tepkiyle karşılanmıştır. 

ABD'nin UCM'nin küresel finans sistemine ve dolara erişimini kısıtlama girişimleri, evrensel hukuk ilkelerini savunduğunu iddia eden Avrupa ülkeleri için uluslararası hukuka açılmış doğrudan bir savaş anlamına gelmektedir.

Benzer bir egemenlik ve etki alanı gerilimi Grönland üzerinde yaşanmaktadır. 

ABD'nin Kuzey Kutbu'ndaki askeri erişim ve doğal kaynak arayışları çerçevesinde Grönland'da iki yeni askeri üs açma planları, Danimarka Krallığı'nın ve Avrupa'nın egemenlik hassasiyetlerini tetiklemektedir. 

Bunun yanı sıra, Arktik geçitleri, Diego Garcia üssü ve Avrupa'daki Çin altyapı yatırımlarına yönelik Washington baskıları, transatlantik ilişkilerdeki çatlağı büyütmektedir.

Ekonomik ve askeri alandaki makas değişimi de aşikardır.

ABD'nin NATO üyesi ülkelerin savunma bütçelerini GSYH'nin %2'sine hatta %5 seviyelerine çıkarma baskısı ve Ukrayna savaşının askeri/mali yükünü Avrupa'nın sırtına yıkma stratejisi, "Avrupa Stratejik Özerkliği" arayışını hızlandırmıştır.

Rus gazından kopan Avrupa'ya ABD şirketlerinin yüksek fiyatlarla LNG satarak "aşırı kâr" elde etmesi ve Enflasyon Düşürme Yasası (IRA) ile Avrupalı sanayi devlerinin ABD'ye çekilmesi, "müttefiklik değil, ekonomik rakip" algısını pekiştirmiştir.

AB'nin Dijital Pazarlar Yasası (DMA) ve Yapay Zeka Yasası gibi adımlarla Amerikan teknoloji devlerini denetleme çabası, Washington ile Brüksel arasında sürekli bir gerilim başlığıdır.

Avrupa aşırı sağının İsrail-ABD ikilemi ve üçüncü kutup senaryosu

Avrupa iç politikasında tırmanan aşırı sağ hareketler, bu jeopolitik sıkışmışlığın toplumsal tabandaki yansımasını oluşturmaktadır. 

Fransa'da Ulusal Birlik, Almanya'da AfD gibi yapılar imaj tazelemek için zaman zaman ABD ve İsrail çizgisine yakınlaşsa da, tabandaki radikalleşme ve genç seçmendeki dönüşüm sert bir Anti-Amerikanizm ve İsrail karşıtlığını körüklemektedir.

Avrupa aşırı sağında yükselen bu damarın temel dinamikleri şunlardır:

AB'nin ABD'ye bağımlı hale geldiği düşüncesi, NATO'nun Avrupa'yı çatışma alanına çevirdiği iddiası ve ABD dayatmalarının ulusal kimliği bozduğu algısı aşırı sağ tabanda geniş kabul görmektedir.

Gazze'de yaşanan insani kriz sonrası, genç aşırı sağ seçmen İsrail'e verilen koşulsuz desteğin Avrupa'yı Orta Doğu bataklığına çekeceği ve yeni göç dalgalarını tetikleyeceği gerekçesiyle Tel Aviv ile ilişkilerin kesilmesini savunmaktadır.

Avrupa'nın tüm bu iç ve dış baskılardan sıyrılarak askeri, ekonomik ve diplomatik açıdan tam bir "Stratejik Özerkliğe" ulaşması, küresel dengeleri radikal biçimde değiştirecektir. 

Üçüncü bir küresel kutup olarak belirecek olan Avrupa; ABD ile Çin-Rusya bloğu arasındaki savaşa dönüşme potansiyeli olan Soğuk Savaş mantığını kıracak, küresel açıdan alternatif bir "Üçüncü Yol" oluşturacak ve Avrupa'da Amerikan Doları dominasyonunu dengeleyecektir. 

Ancak Doğu/Baltık ülkelerinin Rusya korkusu nedeniyle ABD güvenlik şemsiyesine olan bağımlılığı ve Alman halkının tepkilerine rağmen Alman hükümetinin tarihsel suçluluk gerekçesiyle İsrail'e verdiği destek, Avrupa'nın bu özerkliğe kolayca ulaşmasını engellemektedir.

Öte yandan Almanya'da son seçimlerde ortaya çıkan tablo, Almanya'nın çizgisinde de ciddi bir değişiklik olcağının sinyallerini veriyor.

Türkiye'nin tarihi sorumluluğu

Dünya düzeni çok kutupluluğa doğru evrilirken ve Avrupa kendi kabuğunu kırma mücadelesi verirken, Türkiye'nin izleyeceği dış politika ve ekonomik strateji hayati önem taşımaktadır. 

Ne Batı'nın (ABD ve AB) ne de Doğu'nun vesayeti altına girmeden, tam bağımsız ve milli çıkarları merkeze alan bir duruş sergilenmelidir.

Türkiye, uluslararası ilişkilerde edilgen bir müttefik ya da taraf olmak yerine şu temel ilkeleri hayata geçirmelidir:

Tam mütekabiliyet ve bağımsız dış politika: Hangi ülke veya uluslararası birlik olursa olsun, ilişkiler kesinlikle mütekabiliyet esasına göre yürütülmelidir. Türkiye, kendi jeopolitik konumunu bir pazarlık unsuru değil, bağımsız bir güç olarak konumlandırmalıdır.

Askeri ve stratejik kendi kendine yetebilme: Savunma sanayiinde yakalanan yerlilik oranı, stratejik teknolojiler ve enerji güvenliği alanlarında nihai hedefe ulaştırılmalı; dışa bağımlılık tamamen sıfırlanmalıdır.

Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet: Küresel finans sisteminin ve dolar hegemonyasının krizde olduğu bu dönemde, Türkiye'nin ekonomik esaretten kurtulmasının yegâne yolu kendi kaynaklarına ve üretim gücüne dayanmaktır. 

Bu noktada Prof. Dr. Haydar Baş'ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet / Milli Devlet tezi, Türkiye için en somut yol haritasıdır. 

Milli Paralarla Ticaret yapılması, emisyon hacminin üretim ve maden karşılığında genişletilmesi, yerli üreticinin ve tüketim gücünün desteklenmesi, Türkiye'yi küresel finansal şantajlara karşı bağışık hale getirecektir.

Küresel denklemde güç dengeleri değişirken Türkiye, başkalarının kurduğu oyunların veya kışkırttığı savaşların faturasını ödemek zorunda değildir. 

Avrupa bile ABD vesayetinden ve İsrail'in diplomatik yükünden kurtulma yolları ararken, Türkiye'nin bağımlı ve uydulaşmış politikalar sürdürmesi kabul edilemez. 

Türkiye; ekonomik, askeri ve siyasi alanda "Tam Bağımsızlık" ilkesini benimsediği ve Milli Ekonomi Modeli gibi özgün stratejilerle kendi gücünü tahkim ettiği takdirde, dünyada kurulan yeni düzende esaret altında yaşayan değil, oyun kuran ve kazanan lider bir ülke olacaktır.

 
 
Murat Çabas / diğer yazıları
logo

Beşyol Mah. 502. Sok. No: 6/1
Küçükçekmece / İstanbul

Telefon: (212) 624 09 99
E-posta: internet@yenimesaj.com.tr gundogdu@yenimesaj.com.tr


WhatsApp iletişim: (542) 289 52 85


Tüm hakları Yeni Mesaj adına saklıdır: ©1996-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir. Yeni Mesaj Gazetesi'nde yer alan köşe yazıları sebebi ile ortaya çıkabilecek herhangi bir hukuksal, ekonomik, etik sorumluluk ilgili köşe yazarına ait olup Yeni Mesaj Gazetesi herhangi bir yükümlülük kabul etmez. Sözleşmesiz yazar, muhabir ve temsilcilere telif ödemesi yapılmaz.